//
Şimdi...
Felsefe, Şizofrengi

PSİKOTERAPİNİN FENOMENOLOJİSİ

(Şizofrengi 1996; 22: 19-25)

Makalenin aslı: Varghese FT: The phenomenology of psychiatry. Am J Psychother 1988; 42(3): 389-403

Temelde bilinçli yaşantının doğasını açığa çıkarmakla uğraşan fenomenoloji, psikiyatri­de, ruhsal belirtilerin ayrıntılarını hastala­rın betimlediği gibi anlamak demektir. Çoğu psikiyatriste göre fenomenoloji, betimleyici psikopatoloji ile eş anlamlı­dır; psikiyatristin, hastanın bazı belirtileri nasıl yaşadığını anlama sürecinin altında yatan felsefî ilkeler pek önemsenmez. Fenomenolojik yöntemin psikoterapötik sonuçlarına daha da az dikkat edilir.

Şizofrengi 22 kapak

Ruhsal hastalık yaşantısının doğasını açıklayacak bir yöntembilim geliştirmeye çalışırken fenomenolojiyi psikiyatriye so­kan Jaspers’in en büyük katkısı, belirtileri, bu belirtilerin içeriklerinden çok, hasta­nın onları yaşama biçimine göre ayırt et­mekti. Fenomenlerin yaşantılanması üze­rinde odaklaşması onun “empatik olarak anlaşılabilen” ile “anlaşılamayan” arasın­da bir ayrım yapmasını da getirdi. Örne­ğin, sanrılı algılamanın tanımı, algıya bağ­lanan anlamın anlaşılamazlığına dayanır. Bu yüzden, sanrılı algılama ile algıya-bağ­lı sanrısal anlayış arasındaki ayrım, tama­men, ilkinde anlam yaşantısının dolayım­sızlığına dayanır, öyle ki anlam algının içinde taşınır.

HUSSERL’İN FENOMENOLOJİSİ

Bilinçli yaşantının, bilincin kendisi de dahil, dünyadaki şeylerin bilmesinin mümkün olup olmadığı sorusu, tarih ka­dar eski bir sorudur. Gerek Platoncu, gerekse Aristocu okullar zihnin, gerçekli­ği çarpıtacak kadar değişmiş ve ör­gütlenmiş olup olmadığını tartışmış, ikisi de karşıt sonuçlara ulaşmıştır.

Aydınlanma sonrası düşünüşünde aynı tavrı rasyonalist ve ampirik gele­nekler arasındaki tartışmada görüyo­ruz. Descartes’in düşüncenin bütün bilgilerden önce geldiği anlayışını iz­leyen Immanuel Kant (1724-1804) “kendinde-şeyler”in bilinmez olduğu­nu ve dünyaya ilişkin bilgimizin, zih­nin gerçekliği inşa etmesi kertesinde (tersi değil) a priori olduğunu savunu­yordu. Başka bir şekilde söylersek, Kantçı önerme, zihnin doğuştan ge­len, önceden belirlenmiş bir çerçeve­ye sahip olduğunu öne sürüyordu; algılamayı ve duyumu bu çerçeve için­de etkin olarak yorumlamaya alışmış­tık. O halde bilgi etkin bir algılama ve çağrışım oluşturma süreciydi. Hume ise, tersine, zihnin aslında bir boş sayfa olduğunu savunuyordu; dene­yim duyum aracılığıyla bunun üzerine işleniyordu. Bergson ve Wettersten’e göre bilim felsefesinin Kant/Hume di­kotomisinin üstesinden gelemediği temel sorunu “öğrenme süreci bize gerçeği verir” varsayımıydı. Her iki konum da bilimsel bilginin tümüyle doğru olduğunu varsayıyordu.

Locke’yi (1632-1704) izleyen Hu­me’ye göre kesinliğin kaynağı duyum iken, Kant’a göre doğuştan gelen çer­çeveydi. Popper’in bu tartışmaya ge­tirdiği yenilik, bilgideki güvenilir ger­çek anlayışını reddetmesiydi. Onun bilgi kuramına göre öğrenme, daha önce doğru olduğu varsayılan şeyle­rin reddedilmesini gerektiriyordu. Popper’in düşünceleri sadece bilgi kuramına yönelik sonuçlarından dolayı önemli değildir, aşağıda tartışılacağı gibi, psikoterapideki değişim sürecini anlamaya yönelik bir çerçeve de sağlamaktadır.

Husserl’in bu tartışmaya katkısı, herhangi bir önyargılı düşünceye ya da deneyime kapılmadan biliş, bilinç, yaşantı ve algılamayı inceleyebilecek bir yöntembilim geliştirmeye çalışma­sıydı. İlk bakışta Husserl’in amacı ampirik ideale uygun gibi görünse de, aslında durum bunun tersidir. Ampiristlerle uyuşarak araştırmayı bütün önyargılardan kurtarmaya çalıştı, ama onlardan farklı olarak Kant gibi zihnin bilgiyi a priori bir şekilde örgütlediğini kabul etti. Başka bir deyişle, önyargı zihnin temel bir özelliğiydi.

Husserl, Kant’tan farklı olarak, deneyimi örgütlemek için oluşturduğumuz ça­tının bizi gerçeğe götüreceğini önceden varsaymadı. Yine Kant’ın tersine, eğer araştıran zihin deneyimi düzene sokma eğilimini askıya alabilir, ona kapılmazsa; kendinde-şeylerin kuramsal olarak bilinebilir olduğunu öne sürdü. (Onun yön­tembilimsel ilkesi “dünyayı parantez içine alma” olarak adlandırılmıştır.)

Fenomenolog, yöntembilimsel olarak herhangi bir araştırma düşüncesini ya da nesnesini daha önceki bütün kavramlardan soyacak ve böylece onun esas doğasına ya da özüne ulaşmaya çalışacaktır. Bu da “fenomenolojik indirgeme” kullanılarak yapılır. Bu, bütün kavramlardan bilerek kuşkulanma, bu sırada da herhangi bir kavramı daha önceki kavramlara ya da duyumlara indirgeme süre­cidir. Yapılacak iş, deneyimin ham verilerini, biçimin despotluğundan özgür olarak kavramaktır. Psikiyatristler birincil sanrıyı “fenomenolojik olarak indirge­nemez” olarak tanımlarken genellikle Husserlci bir anlayış kullandıklarından ha­bersizdirler. Husserl bu ilkesinin, Descartes’in “kuşku yöntemi”ne benzer oldu­ğuna işaret etmiştir; bununla birlikte, ondan farklı olarak kuşkulanılan dünya değil, tersine, dünyaya ilişkin yaşantımız ve yaşantıya verdiğimiz anlamdır. Hus­serl, bilgiye ilişkin bütün önyargıların askıya alınmasının bir araştırma için ideal olmakla birlikte, fenomenolojik indirgemenin nihayetinde olanaksız olduğunu bili­yordu.

Zihin, deneyimin ham verilerini kavramaya yönelik her girişiminde, bu dene­yimi düzene sokma eğilimiyle kısıtlanmıştı. Araştırma nesnesi bilincin doğası ya da kendisi olduğunda bu özellikle böyleydi. Deneyime anlam vermeye yönelik evrensel eğilim bu yüzden zihnin doğuştan gelen bir niteliğiydi. Dünyaya yük­lediğimiz anlamlara (yani dünyaya ilişkin bilgimize) dair yaşadığımız kesinlik, duyumlarımızın çıplak gerçekliğinin inkârıdır. Başka bir şekilde söylersek, ev­rensel inkâr, zihnin doğuştan gelen bir özelliğidir.

FENOMENOLOJİ, VAROLUŞÇULUK VE VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ

Husserl’in araştırma yöntembilimi, varoluşçu adı verilen okul tarafından ge­liştirildi. Her ne kadar varoluşçuluk bütünlüklü bir düşünce okulu olmayıp din, felsefe ve politika konusunda karşıt görüşlere sahip geniş yelpazeli konumlar­dan oluşuyorsa da, hareketin fenomenolojik kökenleri kabul edilir. Gerçekten de fenomenoloji ve varoluşçuluk çoğu zaman fiilî olarak eşanlamlı olarak görü­lürler. Bununla birlikte, varoluşçu hareket (en azından Jean Paul Sartre’nin dile getirdiği Fransız tarzı varoluşçuluk), sonunda Husserl’in fenomenolojisini kafası üzerine çevirir. Sartre fenomenolojik indirgemeyi kullanarak bizim deneyimi düzene sokma, böylece onu anlamlı kılmaya yönelik doğuştan gelen eğilimimi­zin, yaşamın kabul edilemez gerçeklerinin (ki o bunları yok olma ve anlamsızlık olarak görüyordu) inkârı olduğu sonucuna varmıştı. Bu melankolik sonucun di­ğer boyutu da, seçimin, özgürlüğün ve sorumluluğun inkârı olmasıydı.

Sartre’a göre insan, çıplak gerçekliğe bakmanın dehşetine, yaratılmış ideolo­jilere tutunarak ve yaşamın gerçeklerini çarpıtarak, böylece de onun gerektir­diği sorumluluk ve özgürlüğü inkâr ederek karşı çıkıyordu. Şeylerin ve yaşantı­nın anlamı konusundaki a priori varsayımlarımız, zihnin bizi yaşamın gerçekle­rinden korumak için kullandığı şemalardır. Sartre bu şemalara “kötü niyet” adı­nı veriyordu. Husserl’in yöntembilimi yaşantının özünü kavramaya çalışır ve bu yüzden “özcü” olarak tanımlanırken, varoluşçular şeylerin özünün insanın “zu­hur”undan önce geldiğini ve bununla belirlendiğini, “olma süreci”nin (ya da başka bir deyişle oluşmasının) insanın varlığı tarafından belirlendiğini savunu­yorlardı. Bu nedenle, “varlık özden önce gelir” ve varoşçuluk özcülüğün yerine geçer.

Varoluşçu yazılar bir yandan insanın biricikliği ve her bir kişinin yaşantısının tekliği ve oluşu üzerine, öte yandan da otantiklik ve anlam üzerine vurgularıyla bir çok psikoterapisti etkiledi; öyle ki, bugün varoluşçu bir psikoterapi okulun­dan söz etmek mümkündür. Varoluşçuluğun psikoterapi üzerindeki etkisi, dav­ranışçılığın önerdiği gibi insan davranışlarının ve güdülerinin mekanistik olarak anlaşılmasına ve de psikoanaliz ile psikoanalitik kökenli düşünce okullarının ideolojik metapsikolojisine bir tepki olarak anlaşılabilir. Ayrıca, gerek varoluş­çuluğun, gerekse varoluşçu psikoterapinin içinde geliştiği sosyokültürel ve poli­tik matriks gözardı edilemez,

Varoluşçuluk ve varoluşçu psikoterapinin kavramsal ayrıntıları üzerinde uzun uzadıya durmak bu makalenin boyutlarını aşar, Şu söylenebilir: Varoluşçu psi­koterapi yazarlarının kullandığı kafa karıştırıcı ve çoğu zaman belirsiz jargon bir yana bırakılırsa, yaklaşımlarının esası, terapistin, hastanın yaşam deneyimini mümkün olduğunca saf bir biçimde anlamaya çalışmasıdır. En azından bu an­lamda varoluşçu psikoterapistler (ya da kendilerini böyle adlandıranlar) Hus­serl’in yöntembilimine sadık kalırlar.

Varoluşçu psikoterapistlere sorulması gereken bir soru, metapsikolojiye ve mekanistik davranışçılığa alternatif ararken, varoluşçu felsefeden insanlık duru­munu yansıtıyor gibi görünen bazı sözcükleri ve cümleleri almakla yalnızca bir yavanlığa düşüp düşmedikleridir, Hanly varoluşçuluğun felsefi kavramlarını psi­koterapiye aktarmanın mantıksal ve kavramsal sorunlarını incelerken buna de­ğinir. Ona göre, varoluşçu çerçeve içinde psikoterapi düşüncesinin kendisi bir sapma olarak görülmelidir.

Kendini değiştirme çabasına girmek, “kötü niyet” içinde bir çabadır ve bire­yin sorumluluk ve seçimden kaçmasına yönelik otantik olmayan bir eylemdir.

Varoluşçuluk bilinçdışı süreçler anlayışını da dışlar ve daha önemlisi, insan davranışları ve güdülerindeki nedensellik anlayışını reddeder, böylece hastanın sorunlarının “genetik” olarak anlaşılmasını olanaksız kılar. Hanly’ye göre varo­luşçu tavır insan acılarını, hatta intiharı romantikleştirirken, aynı zamanda her bireyin kendi acılarından sorumlu olduğunda ısrarlıdır. Gerçi Hanly’nin psiko­analitik metapsikolojiyi savunması ve varoluşçu düşüncelerin psikoterapiye yanlış bir şekilde uygulanmasına saldırması son derece polemikçi bir üslupla yazılmıştır, ama uygun bir şekilde reddedilmemiştir de.

FENOMENOLOJİ VE PSİKANALİZ

Ellenberger, Husserl’in yöntembilimsel ilkesini Freud’un “temel kural”ı ile karşılaştırır. Fenomenleri önyargısız bir şekilde beklerken “dünyayı paranteze alma” ile analizandın aklına gelen her şeyi dile getirmesini talep eden analitik durumun serbest çağrışımı arasında koşutluk kurar. Zihnin yaşantıyı düzene sokma yö­nündeki evrensel eğilimi (Margulies buna “evrensel inkâr” adını verir), serbest çağrışım yönteminde bulunan “direnç”lerde kendini gösterir.

Margulies, Ellenberger’in karşılaştırmasını daha da geliştirdi, iddiası şuydu: Ser­best çağrışımda analizaddan “zihnin içeriklerine ilişkin yargıları askıya almasıyla istenen şey, kendisini ‘parantez içindeki’ kendisinin gözlemcisi yerine koyacak şekilde indirgemesi”dir. Margulies’e göre, gerek fenomenolojik indirgeme, ge­rekse serbest çağrışım, bilinenlerin -daha önceden görülemeyenlerin bulgula­nabileceği şekilde- askıya alınmasını gerektirir. “Her ikisi de bilinen şeyle­rin yeniden, köklü bir şekilde algılan­masına yönelik bir hareketi başlatır; her ikisi de yeni anlama olanakları doğurur.” Margulies serbest çağrışım ilkesini terapiste de genişleterek ana­lojisini ilerletir. Analistin gözlemci tu­tumunu fenomenolojik indirgemeye (“bir sonuca varmama konumu”na) çok benzetir.

Margulies’in psikoanalitik yöntemin temelde fenomenolojik olduğu iddi­aları ciddi olarak sorgulanmalıdır. Onun bu analojisi ancak psikoanaliz zengin metapsikolojik varsayımların­dan sıyrılmış olsaydı doğru olabilirdi; bu durumda da psikoanalitik olmak­tan çıkardı. Serbest çağrışım ile fenomenolojik indirgeme arasında çekici benzerlikler bulunmakla birlikte, fark­lılıkları daha önemlidir. Serbest çağrı­şımda analizand çağrışımlarını gelişi­güzel akmaya bırakır. Sansürlenme­miş konuşmaların onu bilinçdışı sü­reçler diyarına götüreceği umulur. Süreçteki etkin öğe bilinçdışıdır.

Fenomenolojik indirgeme ise, tersi­ne, vargıların ve önyargıların etkin ve bile-isteye askıya alınmasını ve etkin bir kuşku sürecini gerektirir, öyle ki, yaşantının ham verileri, düzene sok­ma eğilimiyle sansürlenmeden ortaya çıkabilsin. Hatta analistin zihninin du­rumu fenomenologa göre çok daha önemlidir. Analist, analizandın serbest çağrışımları yoluyla bilinçdışı­nın açılıp ortaya çıkması amacıyla pe­kala yargıları askıya alıp müdahaleleri­ni gerçekten kısıtlayabilirse de, yine de serbest çağrışımın ham verilerini düzenli bir şekle sokabileceği bütün­sel ve zengin bir açıklama sistemiyle donanmıştır. Analist psikoanalitik ku­ramın yükünden kurtulmadıkça, bunu önleyebilecek bir yol yoktur.

Gerçi psikoanalizde ve analitik kö­kenli terapilerde hastanın kendine özgü yaşantısının görmezden gelindi­ğini söylemek haksızlık olacaktır, ama yine de hastanın terapistle ilişkisinin daima aktarımlar açısından görüleceği bir konumdur bu. Terapistin müda­halesinde dirençlerin ve aktarımın yo­rumu anahtar öğeler olmakla birlikte, esas önemi Ödipal durumların yeni­den yaratılması taşıyacaktır. Terapistin, hastanın çağrışımlarıyla ilişki için­de izlediği kendi düşünce ve duygula­rı bile kuramsal çerçeve tarafından ya da asıl olarak analistin eğitim analizi tarafından yönlendirilirler. Psikotera­pötik bağlamdaki biçim ve düşünce despotluğu, psikoanaliz ve psikoanali­tik kökenli terapilerden başka hiçbir yerde daha iyi görülemez. Bu elbette fenomenolojik yöntemin gereklerine terstir.

PSİKOPATOLOJİ VE DEĞİŞİM

EPİTEMOLOJİK BİR GÖRÜŞ

Epistemoloji insanların bilgi edinme süreçlerinin, bu bilginin kesinliğinin kaynaklarının ve bilgilerine ilişkin kuş­kularının incelenmesidir. Epistemoloji hem insan bilgisinin çağlar boyu edi­nildiği tarihsel süreçlerin araştırılma­sını, hem de tek tek insanların bilgiye nasıl ulaştığının irdelenmesini içine alır. Thomas Kuhn’un insanın bilimsel bilgisinin gelişme tarzı üzerine düşün­celeri, insan bilgisinin gelişimine iliş­kin “filogenetik” bir açıklama olarak nitelenirse, bunun ontolojik eşdeğeri Piaget’in gelişimsel şemalarıdır. Evrim ilkesine uygun olarak, ontojeni fıloje­niyi yineler.

Kuhn haklıysa, bilimsel bilgi, muzaf­fer bilimcilerin iddia ettikleri gibi doğrusal, hatta eksponansiyel bir şe­kilde değil, daha çok kuantum tarzın­da ilerlemektedir. Kuhn’a göre bilim tarihi, bilimsel kuram oluşturma, açık­lama ve hipotez geliştirmenin çeşitli dönemlerde farklı paradigmalar ya da kuramsal çerçeveler tarafından belir­lendiğini göstermektedir. Tarihin ve­rili bir döneminde belli bir egemen paradigma rakip kuramları hegemon­yası altında tutar ve değişmeye karşı görece direnir. Paradigmaya ters dü­şen ya da karşı çıkan veriler ya gör­mezden gelinir ya da paradigma içinde yorumlanır. Çelişkin verilerin artık pa­radigma içine alınamayacağı ve değerlendirilmesi gereği ortaya çıkana kadar bu süreç devam eder. Bu noktada göreli bir belirsizlik dönemini takiben bilimsel devrim ortaya çıkar ve yeni bir paradigma düşüncelere egemen olur, bu sırada daha önceki paradigmalar reddedilir.

Piaget’in tek insan organizmasının bilgi edinme yöntemine ilişkin açıklaması, Kuhn’un bütün olarak insan bilgisinin gelişimine ilişkin açıklamasıyla neredeyse tamamen koşuttur. Gerçekten de ikisi arasındaki benzerlik o kadar çarpıcıdır ki, daha önce buna dikkat çekilmemiş olması şaşırtıcıdır.

Piaget’in bireysel insan organizmasının gelişimsel şemaları, Kuhn’un bilim ta­rihine ilişkin paradigmatik kuramının analogudur. Piaget’e göre insan organiz­ması bir kuantum sıçramasına ulaşan şeyleri daha gelişkin bir şemaya alır, dün­yayı bununla görür ve duyumlarını buna göre düzenler, bu sırada daha önceki şemalar organizmanın deneyimleri ışığında artık savunulamazlar. Başka bir de­yişle, yeni verilerin “özümlenmesi” ve “uyarlanması” süreçleri şemaları sürdür­mekte yetersiz kalır. Kuhn’un bilimsel devrimlerinde ortaya çıkan şey de tam olarak budur.

Karl Popper’in epistemolojisi, gerek Kuhn, gerekse Piaget’i tamamlar. Yukarı­da kısaca değinildiği gibi, Popper’in Kant/Hume sorununa getirdiği çözüm; bilgi­lerin, daha önceki bilgilerin reddedilmesi süreciyle edinildiğini ortaya koymaktı. İnsan aklının veriler üzerine hipotez oluşturma ya da tahmin yürütme eğilimi kabaca Kuhn’un paradigması ve Piaget’in şemaları ile koşuttur. Popper, Kuhn ve Piaget ile uyumlu olarak, reddetme ya da çelişkinin yeni bilgilerin anahtarı olduğunu iddia eder. Kuhn, Popper ve Piaget’in epistemolojileri her ne kadar normal gelişimde insan bilgisinin edinilmesi ile ilgiliyse de, psikopatolojik du­rumları ve psikoterapide değişim sürecini anlamak için ilginç bir çerçeve sunar. Gerçekten de paradigmatik modeli ve reddetme aracılığıyla değişim anlayışını kullanarak psikopatoloji üzerine genel bir kuram oluşturmak mümkündür.

Böyle bir modelde psikopatolojik durum, acıları olan kişinin çevreyi ve kendi içsel duygu durumunu yapılandırmak amacıyla kullandığı uyum-bozucu bir pa­radigma olarak görülebilir. Bunu sanrılı durumların fenomenolojisini inceleye­rek açıklayabiliriz. Tam gelişmiş bir sanrısal durumun ortaya çıkmasından önce çoğu zaman Jaspers’in sanrılı duygudurumu ya da sanrılı atmosfer adını verdiği bir dönemden geçirilir. Bu bireyin tuhaf bir şey olup bittiği, ama bu olup biten şeyin ne olduğunu tam olarak bilemediği bir dönemdir. Çevredeki bazı öğeler öne çıkıyor gibi görünmekte, daha önce sıradan olan şeyler, olağandışı anlamları olan tuhaf bir nitelik taşımaya başlamaktadır. Hasta artık çevresindeki olayların an­lamından emin olamadığından, bunun hasta için yoğun bir anksiyete dönemi ol­ması şaşırtıcı değildir.

Sanrılı duygudurumu hali, bir paradigmayı sürdüren düşüncelerin sorgulan­maya başlandığı zamanki paradigmatik değişim dönemlerine benzetilebilir. Hasta -sağlıksız ruhsal süreçlerden dolayı- çevreye (ve anlamına) ilişkin kesinlik duygusunu yitirir ve çelişkin verileri özümseyemez. Bu durumda hastanın veri­leri yeni bir paradigmayla anlamlandırmaktan başka seçimi yoktur. Sanrılı duy­gudurumu hali bu aşamada sanrısal düşüncenin gelişmesiyle sona erer. Durum, belirsizliğin kaybolmasıyla büyük bir rahatlama yaşayan hastaya birden anlamlı gelmeye başlar. .

Sanrısal düşünce ortaya çıktı mı, hasta düşüncelerini özgün sanrı temelinde sürdürebilir, ama bu düşüncelerin reddine yönelik her çabaya direnç gösterir, bu da tabiî sanrısal durumların bir göstergesidir. Ne yazık ki, sanrılı hasta para­digmasına saplanıp kalır, çünkü temel hastalıklı süreçlerinde bir değişme olmadıkça bu inançları yadsıyabilen herhangi bir veriyi işleyemez.

Sanrısal durum değişime direnç gösteren paradigmatik kaymanın aşırı bir ör­neği ise de, daha az patolojik klinik durumlar da bu model içinde anlaşılabilir, Örneğin, yeni miyokard enfarktüsü geçirmiş orta yaşlı bir adamın durumuna bakalım. İdareci olarak başarılı olan bu adam katı kurallara sahip, çok çalışkan birisidir. Sağlığını çok ciddiye alır, egzersiz, diyet ve perhizle uğraşır. Gerçekten de benlik-kavramı ve benlik-değeri, kusursuz olma ve işinde başarılı olma gibi kendilik anlayışlarıyla yakından bağlantılıdır. Miyokard enfarktüsünün onun benlik kavramını zedeleyen katastrofik bir olay olması anlaşılır bir şeydir; ya­şam tarzına, hatta meslekî başarısına kısıtlamalar getirme potansiyeli taşımakta­dır. Popper’ci anlamda benlik-hipotezleri yadsınmış, Kuhn’cu anlamda yaşam paradigması sürdürülemez hale gelmiştir.

Paradigmalarını değiştirmek dışında bir seçeneği yoktur. Yaşam tarzı için uygun değişiklikler yapabilir, kariyer tutkularını azaltabilir, buna rağmen müm­kün olduğunca normal ve başarılı bir yaşam götürebilir. Oysa o kronik bir “hi­pokondriyak” haline gelir, kendini hasta ve zayıf olarak görür, göğüs ağrısı ve nefes darlığı yakınmasıyla sık sık doktorlara gider ve işe dönmeye yönelik her düşünceyi bir yana bırakır. Psikodinamik açıdan adamın davranışı narsisistik ze­delenmeye karşı bir tepki olarak anlaşılabilir. Bir başka düzeyde onun meslekî açıdan çok fazla başarılı olmadan kişisel onurunu sürdürebilmesinin tek yolu, fiziksel hastalığın sonucu olarak çürüğe çıkmasıdır. Seçilen paradigma -sancısız olmamakla birlikte yine de- akılcı savlara meydan okuyan içsel bir mantığa sa­hiptir.

Kronik ağrılı hastalarda ve tazminat nörozu durumunda benlik kavramına ilişkin benzer bir paradigmatik kaymanın ortaya çıkması anlaşılabilir. Depresif durumlarda hastaların paradigmatik kayması ne mutlu ki geçicidir, çünkü onu sürdüren içsel hastalıklı ruhsal durum çözülür ya da tedavi edilir. Bir başka dü­zeyde, karakterlerinin bir parçası olarak sürekli benlik değerinden yoksunluk, kimlik duygusunun olmaması, hoşnutluk ya da içtenlik yaşama güçlüğü olan hastalar, daha önceki işlev görme düzeyinden bir gerileme olmasa bile, uyum­suz paradigmalara yapışıp kalmış kişiler olarak anlaşılabilirler. Ciddi karakter bozukluğu olan bazı hastalar çevreleri ya da kendileri için hastalıklı bile olsa ­bir anlam taşımayan paradigmalara tutsak olurlar. Onlar için yaşam, yaşamları­na anlam vermeye yönelik sürekli bir mücadeledir.

Her birey elbette dünyayı onların aracılığıyla gördüğü birtakım farklı kişisel yapılarla ya da paradigmalarla çalışır. Kendimize, başkalarına ve dünyadaki olaylara ilişkin hissetme tarzımız; kendimizi, başkalarını ve olayları nasıl tasarla­dığımıza bağlıdır. Fenomenolojik bakış açısından, tutunduğumuz paradigmalar kendimizi, başkalarını ve ilişkilerimizi yaşantılamanın bildik yollarıdır. Klinik dü­zeyde bu alışılmış tasarlama biçimleri hastalıklı olabilir.

Bunun psikoterapi için anlamı, yaşantısal paradigmalarımızın bir oranda deği­şime dirençli olmasıdır. Bu yüzden, özellikle de paradigmaların değişime çok daha dirençli olduğu ağır psikopatoloji olgularında kısa sürelerde hastalarda büyük ve hızlı değişim iddiasında bulunan psikoterapi kuramlarını kuşkuyla kar­şılayabiliriz. Bununla birlikte, aynı oranda önemli bir sonuç da yalnızca değişi­min mümkün olması değil, olduğunda kuantumlar şeklinde gerçekleşmesidir. O halde psikoterapinin işi bu kuantum sıçramalarını ya da bireysel bilimsel dev­rimleri kolaylaştırmak olarak görülebilir.

PSİKOTERAPİ SÜRECİ

Psikoterapi ve değişime ilişkin yukarıda sözü edilen epistemolojik modeli kullanarak psikoterapi sürecinin feno­menolojisi incelenebilir. Psikoterapö­tik ilişki bağlamında, hastanın kendisi, başkaları ve çevreye ilişkin bir çok uyumsuz paradigması sorgulanmaya başlar. Bu sorgulama elbette -bilişsel psikoterapinin “bilişsel yeniden yapı­landırma” dediği durumda olduğu gi­bi- hastanın düşüncelerinin sorgulan­ması ve başka düşünceleri kabullen­meye yönlendirilmesi anlamında salt bilişsel bir sorgulama değildir. Ger­çekten de, Yesavage’nin işaret ettiği gibi, bilişsel psikoterapi inanç, duygu ve algının epistemolojisini hesaba katmakta yetersiz kalmakla, insan ya­şantısının bu alanları arasındaki ilişki­ler üzerine safdil varsayımlarda bulu­nur ve böylece kendi sınırlarını (çiz­meyi) aşar.

Fenomenolojik olarak psikoterapi süreci bilişsel olmaktan çok yaşantı­saldır. Hastanın başkalarıyla alışılmış ilişki kurma biçimleri ve -içinde yerle­şen başkalarıyla ilişki içinde- kendine bakma yöntemleri terapötik ilişkide yeniden yaratılır. Hasta terapistini geçmişte ve bugün başkalarını yaşadı­ğıyla aynı tarzda yaşar, ama daha önemlisi daha önce hiç yaşamamış olduğu gibi de yaşar.

Aynı şekilde, terapistle ilişkisi için­de kendini alıştığı yollarla, aynı za­manda da daha önce hiç hissetmedi­ği şekilde yaşar. Böylece hasta terapi­nin destekleyici çerçevesi içinde ken­disi ve başkalarıyla ilişkisi üzerine bir belirsizliğe atılır. Bu belirsizlik hasta için (depresyona ya da psikoza gir­mek ya da terapiye başka olumsuz tepkiler göstermek gibi) olumsuz so­nuçlar oluşturacak kadar güçlü olabi­lir. Bu yüzden belirsizlik psikoterapö­tik değişim için esas olmakla birlikte, pozitif olduğu kadar negatif paradigmatik değişime de yol açabildiği için, yeterli değildir.

Psikoterapinin görevi, o halde, has­tanın daha önceki paradigmalarından daha çok işe yarayan paradigmatik sıçramaları kolaylaştırmaktır. Pozitif değişmenin kolaylaştırılmasında esas olan “düzeltici duygusal yaşantı” te­rapistin yorumlama becerisinden çok hasta ile terapist arasındaki ilişkinin niteliğinin bir sonucudur.

Psikoanalitik yönelimli psikoterapi­de hastanın önceki ilişkiler ışığında terapisti yaşaması, aktarım modeli içinde anlaşılır. Aktarım gelişiminin, bunun terapideki ve yorumlanmasın­daki çeşitli özelliklerinin psikoanalitik yönelimli psikoterapi için esas olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, fenomenolojik yönelimli psikoterapide hastanın terapiste yönelik duyguları­nın anlamına ilişkin varsayımlarda bu­lunması zorunlu değildir; tersine, bu duygular hastanın hisleri, düşünceleri ve inançlarının kökeni ve anlamı üze­rine önceden belli bir düşünceden mümkün olduğunca özgür olmasını sağlayacak şekilde, oldukları gibi, in­celenirler. Bu yüzden, fenomenolojik yönelimli terapist önceden kabullenil­miş herhangi bir düşünceyi hastanın yaşantılarına ilişkin ham verilere bağ­lamaktan kaçınacaktır. Bu, terapistin, belirsizliği kadar acılarında da “hasta nerede ise orada olmasına” izin verir. Terapisti kendisiyle birlikte olarak ya­şadığı için, adım adım belirsizliğe gir­me korkusu (psikoanalitik yönelimli psikoterapide “direnç”) uyum sağla­yıcı olmayabilecekken, belirsizliği kav­rama eğilimine dönüşerek engellenir.

Bu, psikoterapinin temel unsurları sorununu ortaya çıkarır. Psikoanalitik yönelimli terapistlerin iyi bildiği gibi, direnç her zaman öyle bir şekilde iş­ler ki, hastanın onlarla kendisini ve dünyayı anladığı paradigmaları sadece sorguladıkları ve seçenekler sunuldu­ğu için bırakması pek olası değildir.

Psikoterapi süreci, terapistin, has­tanın paradigmalarını en gerçek anla­mında kavramasını, gerçekten onların içine girmesini gerektirir. Empatik an­layış sadece hastanın kendisini nasıl hissettiğine ilişkin bilgiden çok, hasta­nın ne hissettiğini gerçekten hisset­me yeteneği demektir. Hastanın ken­disi olarak nasıl bir şey olduğunu bir başka şekilde anlama ya da anlamaya çalışma ve onun dünya görünüşünü hissetme yaşantısı paradoksal olarak bu dün­ya görüşünün sorgulanmasını ve farklı yaşantılama yollarının ortaya çıkmasını sağlar. Terapistin kendisini empatik bir şekilde anladığını görerek ona bağlan­ması, hastanın bilmediği sulara girmenin belirsizliğine katlanmasını sağlayan sağlam bir güvence oluşturur.

Bu yüzden, Carl Rogers’in tanımladığı psikoterapötik değişim için gerek ve yeter şartlardan olan, terapistin hastanın dünyasına girme ve onun bulunduğu yerde olma çabası, merkezî bir konum işgal eder. Aynı şekilde, psikoanalitik kökenli psikoterapi okulları içinde terapist-hasta ilişkisinin niteliği, özellikle de empatik anlayışın rolü üzerine bugün daha çok vurgu yapılmaktadır. Bu yalnız­ca Heinz Kohut’un yazılarında değil, Ian Suttie, D. Winnicott, W. R. D. Fairba­irn ve Kohut’un self psikolojisinin büyük bölümünü önceden ortaya koyan Harry Guntrip’in görüşlerinde de görülebilir.

Bu noktada Kohutçu psikolojide psikopatolojinin oluşmasında merkezi öğe­nin insan organizmasının gelişim seyrinde önemli başkalarından empatik anlayış görme yetersizliği olarak anlaşıldığına dikkati çekmeye değer. Burada özetle­nen epistemolojik model içinde bunu söylemenin bir başka yolu dışsal onayla­ma ve olumlamanın -özellikle de büyük paradigmatik geçiş zamanlarında- deği­şimin doğrultusunu etkileyebilmesidir. Gelişmekte olan insan yavrusunun uyum sağlayıcı paradigmatik değişimle birlikte ilerlemesini sağlayan, önemli başkalarından gelen empatik çelişkinin rolü bu model için daha elverişlidir. Bu modelde psikoterapi süreci bir empatik çelişki süreci olarak görülebilir.

O halde psikoterapide değişimin sırrı, hastanın kendini farklı tarzda yaşama­ya başladığı bir süreç şeklinde anlaşılabilir; bu süreçte kendine ve başkalarına ilişkin daha önceki yaşantılarını artık savunamaz ya da reddeder. Yeni yaşantı­nın kendisi, hastanın terapistini yaşamasıyla ve aynı düzeyde önemli olarak bu terapistin onu nasıl yaşadığına ilişkin deneyimini yaşamasıyla mümkün hale ge­lir. Bu son durum, bir başka önemli fenomenolojik sorun doğurur. Dünyanın doğası ve insan varoluşunun doğası üzerine sabit paradigmalara göre çalışan elbette sadece hasta değildir. Gerçekte terapistin paradigmaları, tam da tera­pistin elinin altında zengin ve her şeyi kapsayan bir metapsikoloji bulunabilece­ğinden, muhtemelen aynı oranda sabit ve belki de daha esnektirler. Aslında terapötik karşılaşmanın düşüncelerin despotluğuyla kirlenmesi, insan davranışla­rının. doğası ve anlamına ilişkin kesinlik iddiasında bulunan çeşitli psikoterapi okullarının karmaşık metapsikolojisinden başka hiçbir yerde bundan daha iyi gösterilemez.

İster Freudcu, isterse Jungcu, Kleincı vb. olsun, psikoloji ve psikopatoloji üzerine düşünce okullarının giderek çoğalması, Kuhncu anlamda paradigmala­rın düşünmeyi nasıl egemenliği altına aldığının iyi bir örneğidir. Analitik eğilimli terapistler bir çok açıdan fenomenolojik olarak en dezavantajlı olanlarıdır, çünkü kuramın zenginliği bir yana, kendi eğitim analizlerinde kurama ilişkin duygusal bir deneyim de yaşarlar ve bu durum paradigmayı özellikle çelişkin verilere karşı dirençli kılar. Psikoanalitik kuramın o muazzam güzelliği, büyük çekiciliği ve gerçekten de zorlayıcı özelliği, yani geniş kapsamlı açıklama gücü kesinlikle onun en büyük yetersizliğidir. Bilinçdışı ya da insan davranışları (ve bunları yöneten sözde yasalar) konusunda evrensel bilgi iddiasında bulunan her şeyi kapsayıcı kuramlar için de aynı şey söylenebilir.

ANLAMLI BAĞLANTILAR: KAVRAMA MI YOKSA AÇIKLAMA MI?

Burada özetlenen fenomenolojik yaklaşımın eleştirisi, kendi kendisiyle çeliş­mesidir. Çünkü bunun zihnin temel bir özelliği olduğunu savunurken, verileri entelektüel olarak kavrama çabasını ortadan kaldırmaya çalışır. Bu anlamda fe­nomenoloji anti-entelektüel olmakla suçlanabilir, çünkü varsayımları ne birey­sel hastanın psikopatolojisinin genetik olarak anlaşılmasına, ne de bireye oldu­ğu gibi gruplara ya da sınıflara da uygulanabilecek bir hipotez üretmeye izin ve­rir. Bireysel hastanın kendine özgü yaşantısını ve varoluşunu anlamak yanında, bireyin ötesine geçebilen hipotezler üretmek ve sınamaktan da psikopatoloji­nin görevidir.

Jaspers’in bu soruna yaklaşımı psikolojik olaylar ile yaşantılar arasında bağ­lantılar kurmanın iki tarzı bulunduğunu ortaya koymaktır. Açıklayıcı tarz fiziksel bilimlerin paradigması içinde savunulan doğrusal nedensellik anlayışla, fiziksel bilimlerin yöntemidir. Reserpin’in beyin içi dopamin hücrelerini boşaltarak depresyona neden olduğu önermesi, fiziksel bilim paradigması içinde sınanabi­len açıklayıcı bir önermedir. Jaspers bu tür açıklayıcı bağlantıların ruhsal olayla­rı ilişkilendiren çıkarım kurallarına aktarılamayacağını savunur. Jaspers’e göre açıklayıcı bağlantılar sağlayacak, düşüncelerin, duyguların gelişimini ve insan davranışlarının karmaşıklığını yöneten genel bir kural hiçbir zaman olamaz.

Bu, hiçbir bağlantı kurulamayacağı ve psikopatolojiye ilişkin hiçbir genetik anlayışın mümkün olmadığı anlamına mı gelir? Jaspers psikopatolojik olayları bağlamak için alternatif bir yöntem önerir ve buna “anlamlı bağlantılar psiko­lojisi” ya da “anlayış psikolojisi” adını verir. Terapide ya da bir görüşmede bize sunulan veriler üzerine ampirik içe-bakış yeteneğimizi kullanarak hastanın ya­şam deneyiminin çeşitli yönleri ile mevcut sorunları arasında anlamlı bağlantı­lar kurmak mümkündür. Bu yöntem hastanın sorunlarının genel olarak uygula­nabileceği bir açıklama sağlamaz, ama birey olarak hastanın anlaşılmasını sağlar.

Karısının ölümünden sonra değersizlik ve terk edilme duygularıyla birlikte ağır bir dep­resyona giren bir adamı ele alarak kavrama sürecini açıklayabiliriz. Eğer aynı hastanın dört yaşındayken annesini ölümle yitirdiğini öğrenirsek, adamın şu an­daki depresyonunu erken bir yaşta anne kaybı yaşamasıyla ilişkili olduğunu -empatiyle- anlayabiliriz. Bu anlayış tamamen empatiktir. İnsanî bağlanma ve kayıp üzerine genel bir kuramdan çok, hastayı yaşamamıza ve empatik içe-ba­kışımıza dayanır. Açıklayıcı tarzda erken dönemdeki ve daha sonraki kayıplar arasındaki ilişki üzerine genel, uygulanabilir bir kurama varamayız, oysa empa­tik anlayış yöntemi sınanabilir bir varsayım üretir. Bu nedenle, Jaspers’in an­lamlı bağlantılar psikolojisi hastanın yaşam öyküsündeki psikolojik verileri an­lamlandırmamızı sağlar. Avantajı, “anlamlandırma”nın her şeyi kapsayan ku­ramsal bir açıklayıcı sistemden çok, bireysel hastayla empatik ilişkiden çıkması­dır.

SONUÇ

Bu makalenin içeriği, eğer terapist hastayla karşılaştığında “dünyayı parantez içine” ya da “kuramı parantez içine” alabilirse, hastada paradigmatik değişme­nin yaratıcı bir şekilde kolaylaştırılmasının mümkün olmasıdır. Bu Husserlci yaklaşım hastanın oluşuna ve varoluşuna yönelik fenomenolojik bir anlayışa ka­pıyı açar. Hastanın kendisini farklı bir şekilde yaşamasını ve böylece değişiklik­ler yapmasını sağlayan psikoterapinin düzeltici duygusal yaşantısı, terapistin, önyargılı ideolojik kavramları bir yana koyarak hastanın içine girme, onun ol­duğu yerde olma ve gerçekten onun paradigmasını paylaşma düzeyine bağlıdır.

Bu yalnızca açıklayıcı kuramın koruyuculuğundan geçici olarak vazgeçmeyi değil, hastanın yaşantısına ve terapistin kendi yaşantısına yönelik olarak (psiko­terapinin ham verilerinin ortaya çıkmasına izin veren) bir zihinsel tutum gerek­tirir. Psikoterapi o zaman bir başka­sıyla ilişki içinde hastanın kendisini farklı biçimde yaşantılamaya başladığı bir süreç haline gelir. Bu şekilde onun kendinden nefret ve yabancı­laşma paradigmaları, başkalarını uzak ya da tehdit edici bulması, onu anla­maya çalışan başkasını yaşantılama­sıyla sarsılır. Yalnızca yeniden yaşan­tılamak değil, “hata” yaşantısı da de­ğişime yol açar.

ÖZET

Husserl’in araştırmayı bütün önyar­gılı düşüncelerden ve varsayımlardan kurtarmaya yönelik fenomenolojik yönteminin psikiyatriye dair sonuçları da vardır. Bu yaklaşım ile serbest çağrışım arasında benzerlikler bulun­makla birlikte, psikoanalizin bilgisini oluşturan zengin metapsikolojik ku­ram fenomenolojik kavrayışı engeller. Fenomenoloji, varoluşçu psikoterapi denen şeyden de ayrıdır.

Psikopatolojik durumların ve psikoterapötik değişimin fenomenolojisi, epistemolojik olarak anlaşılabilir. Kuhn’un bilimsel devrimlere ilişkin paradigmatik kuramı ve Piaget’in gelişimsel şemalara ilişkin açıklamaları aynıdır. Popper’in daha önce doğru olduğuna inanılan şey­lerin reddiyle bilginin ilerlediğine iliş­kin formülasyonu Kuhn’u ve Piaget’i tamamlar.

Psikoterapötik değişimde de ben­zer bir süreç ortaya çıkar. Terapide hasta yeniden yaşantılar, ama daha önemlisi, kendini ve başkalarını yaşantılamaya ilişkin daha önceki paragmatik yöntemleri terapötik iliş­kinin niteliğiyle sarsıntıya uğrar. Bu süreci kolaylaştırmak için terapistin açıklayıcı ideolojiyi bir yana koyması ve hastanın iç dünyasını fenomenolojik olarak kavramaya çalışması gerekir.

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About atalayhakan

"Ana Sayfa"da var zaten:)

Tartışma

Yorumlar kapatıldı.

İletişim

+905452275336

Kategoriler

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com