PsikeArt, Eylül Ekim (11) 2010 (yalnızlık), sa. 11-19
Giriş
Şöyle bir sahne hayal edelim (Bu sahneyi kimden ödünç aldığımı hatırlamıyorum, Adam Philips olabilir, ancak fikir Winnicott’undur): Evin salonunda anne ve küçük çocuğu sessizce oturmaktadır. Anne koltukta örgüsünü örmektedir, çocukla bir ilgisi yok gibidir. Çocuk da halının üstünde oyuncaklarıyla kendi kendine oynamaktadır, o da anneye ilgisiz görünmektedir. Az sonra anne aklına bir şey gelmiş gibi kalkar ve mutfağa doğru seyirtir. Çocuk oyundan başını kaldırmadan, göz ucuyla annenin çıkışını izler ve oynamaya devam eder. Odada yalnızdır. Herhangi bir huzursuzluk belirtisi göstermemektedir, çünkü az sonra annenin işini bitirip geleceğini, onu odada uzun süre yalnız bırakmayacağını “bilir” (belki bilişsel değil, sezgisel ya da yaşantısal bir şekilde). Bu sahne, yalnız olma kapasitesini anlatır.

Olaylar bu şekilde seyretmişse, çocuk ile anne arasında güvenli bir bağlanma ilişkisi gelişmiş demektir. Sahneyi iki farklı şekilde devam ettirirsek, yalnız olma kapasitesinin gelişmemesinin iki temel nedenini daha iyi anlayabiliriz. Bunlardan biri, annenin uzun bir süre geri gelmemesidir. Bu durumda çocuk zaman geçtikçe huzursuzlaşmaya, sonra anneyi aramaya başlar ve çabaları sonuçsuz kalırsa ardından çaresizlik duygusu ve çökkünlük gelir. Aslında bu, kayıp demektir ve en güvenli ilişki bile, böyle önemli bir kaybın telafisini sağlayamaz. İkinci versiyon, anne odadan ayrılmaya kalkar kalkmaz çocuğun oynamayı bırakıp annesinin eteğine sarılması ve onun peşini bırakmamasıdır ki, bu da güvenli bir bağlanma ilişkisinin baştan beri gelişmediğine işaret eder. Bu yazıda, anlatılan sahneyi akılda tutarak, yalnızlığın tanımlanması ve muhtemel klinik sonuçları üzerine derlediğim bilgileri özetleyeceğim. Okuduklarım ve -mesleki deneyimlerim dahil- yaşadıklarım sonunda vardığım kanı şudur: Yalnızlık ürkütücü bir deneyimdir, Tanrı için bile, evet; ama hep korku verici bir ruh hali olması şart değildir; hatta, yalnız olma kapasitesi gelişmiş bir halde, kendi başına kalabilmek, yaratıcı/yenileyici bir deneyim olabilir.
Tanım
Yalnızlık bir kişinin diğer insanlarla kurmak istediği ilişkiler ile o sırada sahip olduğunu algıladığı ilişkiler arasında bir uyumsuzluk olduğunda yaşadığı nahoş bir duygu durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu haliyle yalnızlık, kişiler arası ilişkilerin yetersizliğine işaret eder. ‘İçsel bir duygusal durum’ olarak yalnızlık sosyal ilişkilerin (diğerleriyle temaslarının sıklığı, arkadaş sayısı gibi) nicel ya da nesnel niteliklerinden etkilenmekle birlikte, yalnızlığı belirleyen şey, daha çok bu ilişkilerin (ilişkinin getirdiği doyum ya da algılanan toplumsal kabul gibi) nitel ya da öznel değerlendirmeleridir. Yani, bireylerin etkileşimlerinin anlamlılığına verdiği değer, yalnızlığı belirler. Ancak, yalnızlığı öngören bir nicel ölçüm vardır: kadınlarla geçirilen zaman yalnızlıkla negatif bir ilişki göstermektedir. Yani, kadınlarla geçirilen zaman arttıkça, yalnızlık azalmaktadır. Bu her iki cins için de geçerlidir. Bununla birlikte, genel olarak sosyal ilişkiler ağı dar olan kişilerin hepsi yalnız değildir ve kişinin toplam arkadaş sayısı yalnızlığın derecesini göstermez. (Bir çok insanın bir çok “arkadaşını” web’deki sosyal paylaşım ağlarında edindiği günümüzde, bu konu epey araştırmaya değer görünmektedir.) Kısaca, toplumsal temas miktarı ve yalnızlık görece birbirlerinden bağımsızdır. Ampirik kanıtlar yalnız insanlar ile yalnız olmayan insanların katıldıkları günlük etkinlikler ya da yalnız başlarına geçirdikleri zaman miktarı açısından da farklılık olmadığını göstermektedir. Bu yüzden, yalnızlık (loneliness) nesnel olarak tek başına olma (solitude), toplumsal tecrit (isolation) ya da bir-başına-olmadan (being alone) ayırt edilebilir. Yalnızlık, yoğunluğu, nedenleri ve koşulları açısından değişen çok boyutlu bir fenomendir. Herkesin yalnızlık deneyimi kendine özgüdür, bu yüzden ‘yalnız olmak’ herkes için tam olarak aynı anlama gelmez. Örneğin, annesini kaybetmiş olan yalnız bir çocuğun yalnızlığı, oyun arkadaşı olmayan bir çocuğun yalnızlığından farklı bir şekilde yaşanır. Ayrıca, yalnızlık; süresine, nedenlerine, algılanışına, vb.ne göre de farklılıklar gösterir. Örneğin, yalnızlık duyguları kalıcı ya da kısa süreli olabilir. Geçici yalnızlık duyguları genellikle duruma bağlı ve normal olarak görülürken, kronik yalnızlık duyguları endişe sebebi olur. Uzun süreler boyunca yalnız olan kişilerin, sadece kısa bir zaman yalnız olanların tersine, yalnızlık puanları yüksek ve benlik-değerleri düşüktür. İnsanlar duygusal ve toplumsal yalnızlık arasında da ayrım yapma eğilimindedirler. Duygusal yalnızlık bağlanma yeteneğiyle ilgiliyken, toplumsal yalnızlık sosyal bütünleşme düzeyine bağlıdır. Başka bir kişiyle yakınlık (bağlanma) ve başkasından ilgi görme hisleri (beslenme olanağı) duygusal yalnızlığı öngörürken, iyi taraflarına diğerlerince değer verildiği hisleri toplumsal yalnızlığı öngörür. Duygusal yalnızlık ihtiyaçları, toplumsal ağın diğer üyeleri tarafından değil, ancak eş gibi bir bağlanma figürü tarafından karşılanabilir. Bu nedenle, farklı yalnızlıklar, farklı ihtiyaçlara karşılık gelir ve giderilmeleri için de farklı ilişki türlerine gereksinim duyarlar.
Tarihçe ve Nedenleri
İncil’de anlatıldığı şekliyle başlangıçta yaratmanın bütününde bir tamlık ve doygunluk belirgindir: “Ve Tanrı yarattığı her şeyi gördü ve dikkatle baktı, her şey güzel görünüyordu” (Genesis 1:31). Fakat sonra insana bakış tarzında esaslı bir ikilik ortaya çıkar: Bir yandan insan kendi başına mükemmel bir şekilde tam (kendine yeter, ayrı ve özerk) olarak yaratılır. Öte yandan, aynı zamanda tam gibi de görünmez, temelde eksik olan bu psikolojik yapıdan kaçmak için dışarıdan geliştirilmeye ve tamamlayıcılığa ihtiyaç duymaktadır. Yaratıcı, ilk-örnek insanı bilginin doğasında mevcut olan ve ölüme neden olabilecek bir tehlike (Hayat ve Bilgi ağacının meyvesinden yeme) konusunda uyardıktan hemen sonra onun bir şeyinin eksik olduğuna dikkati çeker: “Ve Efendi Tanrı şöyle dedi: İnsanın yalnız olmak zorunda olması iyi değil” (Genesis 2: 18). Hemen ardından da çaresi gelir: “Onun için bir canyoldaşı yapacağım” (agy). Havva’nın, kadın-eşin ya da canyoldaşının yaratılması, insanın mükemmel olmayan yalnızlığının düzeltilmesidir. O halde başlangıçtan itibaren yalnızlık temel bir insanî haslet ya da vasıf olarak görülebilir. Onun egemenliği bilme, arzu ve ölüm bağlamında ortaya çıkar ve mükemmele ulaşma ve mükemmel olabilme konusundaki ezelî sorunla içiçe geçer. İncil’in ima ettiği soru şudur: Hangi psikolojik koşullar altında yalnızlık yaratmanın ve varoluşun doruk noktası, daha fazla bir şey gerektirmeyen bir tamlık ve mükemmellik halidir? Ne zaman aslında bir kusurun kabulü ve bir eksikliğin itirafıdır? Freud son dürtü modelinde Platon’un Sempozyum’undaki efsaneden yararlanır. Burada ilk insanlar üç cinsli olarak betimlenirler: erkek, dişi ve ikisinin birleşimi. Bu ilk yaratıklar, genital organları da dahil, her parçaları ikişer olmak üzere yapılmışlardır, ta ki tanrılar onları ikiye ayırmaya karar verene kadar. Ayrıldıktan sonra, birbirlerini kucaklayıp yeniden birleşmeye derin bir özlem duyarlar. Freud, Hint Upanishad’larındaki benzer bir öyküye de değinir. Aynı tema burada da yinelenir: “Özgün durum” bir bütünlük halidir. Kendiliğin her şeyi içermesinden, dışarıdan bir şeye ihtiyaç duymamasından mükemmellik çıkar. Ancak bu durum sonsuza dek süremez. İlahi müdahale ile bu kendilik bir tür içsel bölünmeye uğrar ve yitik öbür yarısını özlemeye başlar. “Özgün durum”da ben/kendilik matematik olarak tektir/yalnızdır (alone), ancak, öyle bir yalnızlıktır ki bu, herhangi bir şeye özlem duyamaz, çünkü her şeyi, özellikle de nesneyi içinde taşır. Sonra kendilik/ben kendini tekrar yalnız (alone) bulabilir, fakat bu kez tek başınalık (aloneness), yalnızlıkla (lonelinesss) kaplıdır; kendiliğin bir parçasını kaybettiğini fark etmiştir ve o parçayı arzular ve özler. Freud bu özlemleri Eros’un istek dolu haliyle, cinsel dürtüyle özdeşleştirir ve nesne sevgisinin kökenlerine benzetir. Daha sonraki psikanalitik kuramlar benzer bir bakış açısını benimsemiştir. Mahler’in ayrılma-bireyleşmeyle ilgili betimlemesinde “özgün durum”, bir bütünlük ve tamlık duygusuyla karakterize olan bir ortak yaşam (sembiyozis) evresidir. Ayrılma ve bireyleşme “elmanın ikiye ayrılması”na benzer. Ardından yalnızlığın, kaybın ve özlemin bilgisi gelir. Her ne kadar bu ayrılık çocuğun ilk dönemlerde işlevsel eşgüdümünü geliştirir, duygulanımlarını daha incelikli ve yaygın bir şekilde ayarlamasını sağlar ve bu ayrılık büyük ölçüde bu gelişmeler sayesinde şifa bulursa da, sembiyotik evreye atfedilen mutluluğa ve kutsamaya tümüyle dönüş bir daha asla olmaz. Aslında belki de sembiyotik evreye atfedilen bu kutsallık, sadece bu gelişim evresinin romantikleştirilmesinden ibarettir. Bu durumun hiç olmadığı, peşinden gidilebilecek bir “kayıp” evre iddiası, temel yalnızlığın inkârı çabasıdır. Freud’dan önceki günlerde nasıl çocuk cinselliği inkâr edilmişse, bugünkü ideoloji de insanın doğası gereği yalnız olan yönlerini inkâr etme eğilimini sürdürüyor olabilir.
Yalnızlık ve Aidiyet
Başkalarıyla doyurucu ilişkiler kurma, sürdürme, buna bağlı olarak da ait olma ihtiyaçlarını karşılamakta kalıcı güçlükler yaşayan kişilerin yalnızlık, çökkünlük, kaygı ve öfke gibi bozukluklarla kendini gösteren bir yoksunluk duygusu hissetmeleri mümkündür. Tüm kültürlerde ve yaşam dönemlerinde insanlarda bir ait olma ihtiyacı vardır. Bazı yazarlara göre, insanları harekete geçiren şey, esasında, ait olma ihtiyacıdır. Bilişsel etkinlikleri, duygusal tepkileri ve kişiler arası davranışları ayrılmaz bir şekilde bu ihtiyacın doyurulmasıyla bağlantılıdır. Örneğin, insan düşüncesi genellikle olayların ve durumların ilişki açısından ne anlama geldiğine dair yorumlamalar çevresinde döner ve kişinin aidiyet durumunda algıladığı değişiklikler, bu aidiyetin azalmasına ya da artmasına bağlı olarak, olumlu veya olumsuz duygulanımlara yol açar. Doyurulmamış istekler (wants: arzular) geçici sıkıntıya (ör, negatif duygulanıma) yol açarken, doyurulmamış ihtiyaçlar (needs: gereklilikler) hastalıklı sonuçlar (ör, kaygı, çökkünlük, sağlıksızlık) doğurur. Aidiyet duygusunun azlığının hastalık halleriyle birlikte olduğu görüldüğünden, aidiyetin istek değil bir ihtiyaç olduğu düşünülebilir. Ancak, sadece toplumsal temas, aidiyet ihtiyaçlarını doyurmaya yetmez. Aidiyet ihtiyaçları yeterince karşılanmadığında yalnızlık ortaya çıkar, ancak, başta da değinildiği gibi, yalnız olan ve yalnız olmayan insanların diğer insanlarla etkinlikleri ve geçirdikleri zaman açısından anlamlı bir farklılık göstermedikleri bulunmuştur. Bu nedenle, toplumsal temasların yalnızlığa karşı bir tampon oluşturması şart değildir, çünkü yalnızlık yaşantısı daha çok kişinin toplumsal etkileşimlerinin niteliğine dair algılarıyla ilgili gibi görünmektedir. Ait Olma İhtiyacına Evrimsel Bakış Ait olma ihtiyacının evrimsel olarak hazırlanmış olduğu, muhtemelen eski atalarımızda evrimsel avantajlar sağlayarak insan türünün bekasını teşvik ettiği ileri sürülmüştür. Atalarımızın bir araya geldiği gruplar avcılık ve toplayıcılık etkinliklerini örgütleme, besini paylaşma, barınaklar yapma, kaynakları ve kendilerini korumada kuşkusuz tek tek bireylerden daha başarılıydılar. Üstelik gruplar birlikte üremek ve çocukları büyütmek için eş bulmada daha fazla olanak sunuyordu. Bu nedenle, çocuklar eğer biyolojik olarak kendi gruplarına yakın kalma eğilimindeyseler, üreme yaşına ulaşma olasılıkları daha yüksekti, çünkü daha fazla bakım, yiyecek ve korunma elde ediyorlardı. Sahiden de doğal seçilim olumlu toplumsal temasları duygulanımsal olarak ödüllendiren ve toplumsal yoksunluğu cezalandıran içsel mekanizmaların geliştirilmesine neden oldu. Sonuç olarak olumlu kişilerararası ilişkilerin kurulması ve sürdürülmesi insan için merkezî hale geldi.
Modern Toplumda Sosyal İlişkilerin Önemi
Eski atalarımız için toplumsal ilişkilerin birincil önemi onların sağkalım ve üreme değerinde yatarken, modern toplumda sosyal ilişkilerin önemi tartışmasız bir şekilde genişlemiştir. Bugün sosyal ilişkiler şu ihtiyaçları karşılıyor olabilirler: 1) bağlanma;güvenlik ve adanma duygusu sağlayan ilişkilerden doğar, 2) sosyal bütünleşme; arkadaşlık, ilgilerin paylaşılması ve etkinlik duygusu sağlayan ilişkilerde kazanılır, 3) beslenme fırsatı; ihtiyaç duyulma, bir başkasının esenliğinden sorumlu olma duygusu sağlayan ilişkilerden elde edilir, 4) değer verilme güvencesi; yeterlilik ve değer verilme duygusu sağlayan ilişkilerden çıkar, 5) güvenilir bir işbirliği; sürekli bir destek duygusu sağlayan ilişkilerden kaynaklanır ve 6) rehberlik; kişilerin güven verici öğütler edinebilecekleri ilişkilerden çıkar. İnsanlar doyurucu toplumsal ilişkiler kurmakta ve geliştirmekte güçlük yaşadıklarında çökkünlük, kaygı, yalnızlık ve öfke duyguları yaşayabilirler. Yine sosyal ilişkiler bağlamındadır ki biz hem iletişim becerileri, çatışmanın idaresi ve çözümü, karşılıklılık, arkadaşlık becerilerini, hem de normatif davranışlar gibi becerileri öğreniriz. Bu yüzden, insanlar sosyal ilişki güçlükleri yaşadıklarında, toplumsal duygusal gelişimleri de aksayabilir. Sosyal ilişki güçlükleri, toplumsal ilişkilere daha az katılmaya ya da olumsuz akran etkileşimlerine neden olabilir, bu da sonuçta kişinin kendisinden olumsuz şeyler beklemesine ve sosyal becerilerini uygulama ve geliştirme fırsatlarının azalmasına yol açabilir.
Yalnızlık Duygusunun Toplumsal İşlevi
Bazı duygular belli durumların ve olayların bilişsel olarak yeniden değerlendirilmesini başlatmak işlevi görebilir, öyle ki davranış değişiklileri yapılarak ait olma ihtiyaçlarına yönelik tehditler engellenebilsin ve bu tehditlerle ilgilenmeyi amaçlayan davranışlar motive edilebilsin. Örneğin, yalnızlıkla ilgili duygular insanları ait olma ihtiyaçlarının yeterince karşılanmadığı konusunda uyarma ve ait olma ihtiyaçlarını uygun bir şekilde karşılamak için harekete geçmeye teşvik etme ve böylece yalnızlığını giderme işlevi görebilir. Başka bir deyişle, yalnızlık duygusu bir eksikliğin fark edilmesini sağlar ve bir tamamlanma ihtiyacına işaret eder. Ancak bazen yalnız insanların davranışlarının kişisel iletişim üzerine olumsuz etkileri olabilir ve böylece başkalarıyla doyurucu ilişkiler kurma olasılığını azaltabilir. Bu nedenle, yalnızlık ait olma ihtiyaçlarını karşılamada bir yetersizliğe dikkati çekerken bazı insanlar için kronik yalnızlık yaşantısı hatalı ya da işlevsiz bilişler, duygular ve davranışlar nedeniyle ait olma ihtiyacının gelecekte karşılanmasını önleyebilir. Sıklık ve Eşlik Eden Özellikler Yalnızlığın görülme sıklığı ve ona eşlik eden özellikler de farklılıklar gösterir. İnsanların yaklaşık % 15-30’u sürekli yalnızlık duygusu yaşarlar. Erkekler daha sık yalnızlık yaşar gibi görünseler de, kadınlar yalnız olduklarını erkeklerden daha kolay kabul etme eğilimindedirler. Popüler inanışın tersine, yalnızlık erken gelişim dönemlerinde ileri yaşlara göre daha sık ortaya çıkar; örneğin, en belirgin olduğu dönem ergenliktir. En acı verici yalnızlık tek bir kişiyle yoğun bir yakınlık ihtiyacı duyulan ergenlik yıllarının başlarında ortaya çıkar. Herhangi bir arkadaş olması, hiç olmamasından iyidir, çünkü yalnızlık kaygıdan daha kötüdür. Yalnız kalmaktansa nefret ettiğimiz birine bağlı kalmayı tercih ederiz. Yalnızlığın psikososyal sorunlar, zihinsel ve fiziksel sağlık üzerine büyük bir etkisi vardır, çünkü yalnız insanlar çoğunlukla olumsuz duygulanımlar yaşarlar. Bunlar dört duygu kümesinde özetlenebilir: umutsuzluk, çökkünlük, sabırsız bir can sıkıntısı ve kendini eleştirme. Benlik-değeri, dolu dolu ve sağlıklı bir hayat yaşadığı duygusu başkaları tarafından arzulanmaya, anlaşılmaya ve değer verilmeye bağlıdır. Başkalarından özen görememek yetersizlik, çökkünlük ve yoğun yalnızlık duygularına yol açar. Psikososyal sorunlarla en yakından ilişkili ve sürekli gözlemlenen bir bulgu yalnızlığın düşük benlik-değeri ile birlikte olmasıdır.Yalnız insanlar kendilerini olumsuz ve küçümseyici bir şekilde görür; aşağılık, değersiz, itici, sevilmeye değmez ve toplumsal açıdan beceriksiz olduklarına inanırlar. Yalnızlık, hayattan duyulan memnuniyetle de ters orantılıdır. Yalnız insanların gerçek kendilikleri (nasıl olduklarına inandıkları) ile ideal kendilikleri (ideal olarak nasıl olmak istedikleri) arasında, yalnız olmayan insanlardan daha büyük uyumsuzluklar olduğuna inandıkları gözlemlenmiştir. Yalnızlığın daha fazla kendinin farkında olma ve yüksek düzeyde kendine odaklanma ile birlikte olduğu bulunmuştur. Bu özellik başkalarının düşmanca ya da sevecen niyetlerini yanlış yorumlama ya da abartma eğilimine neden olabilir. Bu onları reddedilmeye daha duyarlı kılar. Yalnızlık çökkünlüğün gelişmesi ve devam etmesinde nedensel bir rol oynayabilir; intihar düşünceleri için de bir hassasiyet yaratır. Burada da, farklı yalnızlık tiplerinin farklı çökkünlük tipleriyle ilişkili olabileceği unutulmamalıdır. Bunlara ek olarak, yalnız insanların uykuya dalmaları daha uzun sürer ve uyku kaliteleri düşüktür. Son olarak, toplumun bazı kesimlerinin yalnızlığa daha duyarlı olduklarını belirtmek gerekir. Bunlar fiziksel düşkünlükleri ve hastalıkları olanlar, yas yaşayanlar, damgalanmış gruplar, göçmenler, gelişimle ve öğrenmeyle ilgili güçlükleri olanlar, savaş gazileri, alkolik ve boşanmış erkeklerdir.
Yalnız Olma Kapasitesi
Yalnızlık, tanım gereği, istenmeyen bir durum olmakla birlikte, tek başına olmak aslında yaratıcılığı besleyen, kendiyle ilgili ve genel olarak düşünmeyi, kendini düzenlemeyi, kimlik oluşumunu, yoğunlaşmayı ve öğrenmeyi kolaylaştıran arzulanabilir ya da olumlu bir durum da olabilir. Bu nedenle, yalnız olma korkusu ya da yalnız olma isteği kadar, yalnız olma yeteneğinden de söz etmek gerekir. Fiilen yalnız olmak ile yalnızlık hissini birbirinden ayırmak gerekir: insan tek başına bir yere kapatılmış olabilir, ama yalnız olmayabilir. Ayrıca, yalnızlık ıstırap verici olabilir, fakat insan çocukluktan çıkmadan önce tek başına kalmaktan zevk alma yeteneğini kazanabilir ve buna çok değer verebilir. Bu yetenek üç kişilik ilişkiler (Ödipus karmaşası), iki kişilik ilişkiler (anne-bebek ilişkisi) ve tek kişilik ilişkiler (narsisizm) bağlamlarında ele alınabilir. Üç kişilik ilişkilerle ilgili yalnızlık Ödipus karmaşası ve özellikle ilksel sahne ile ilgilidir ve üzerinde çok şey yazılmıştır. Kısaca, çocuğun annebabanın cinsel ilişkisini görmesi olgusu ya da daha doğrusu fantezisine dayanan ilksel sahneye katlanabilme becerisi, erotik gelişimin olgunlaştığının, (ebeveyne yönelik hissedilen) saldırgan ve erotik itkilerin kaynaştığının ve ambivalansa katlanılabildiğinin işaretidir. Bir ilişkiden sonra çiftin yaşadığı duygu, yalnız olan birinin, diğeri de yalnız olan biriyle aldığı zevkle ilgilidir. Bu durum, aynı zamanda yalnızlığın “paylaşıldığı” ender anlardan birini tanımlar. İki kişilik ilişkilerde gelişen yalnız kalabilme yeteneği, yazının başında betimlenen sahnede olduğu gibi, anne ile çocuk arasındaki ilişkiden köken alır. Yalnız olma kapasitesine götüren temel yaşantı bebek ya da küçük çocukken annenin varlığında yalnız olma yaşantısıdır. Bu yaşantı annenin fiilî varlığını gerektirmez, bir beşik, bebek arabası ya da o andaki atmosfer anneyi temsil edebilir. Bowlby’nin ampirik çalışmalarla da doğrulanan “bağlanma kuramı”na göre, çocuklar, ebeveynleriyle, kendilerine bir sıcaklık, yakınlık ve güvenlik hissi sağlayan bağlanma ilişkileri geliştirirler ve bu ilk güvenli ilişkiler toplumsal bağlar kurarken sıcaklık ve yakınlık kapasitesi geliştirmek için gereklidir. Yalnız olma kapasitesi, bireyin ruhsal gerçekliğinde bir iyi nesnenin (“yeterince-iyi annenin”) varolmasına bağlıdır. İyi içsel göğüs, penis ya da iyi içsel ilişkiler, kişinin kendisini şimdi ve gelecekte güvende hissetmesini sağlayacak şekilde kurulmuştur. Bireyin içsel nesnelerle ilişkisi, ayrıca içsel ilişkiler açısından duyduğu güven, kendi başına yaşamak için yeterlidir, böylece dışsal nesneler ya da uyaranlar olmadan da geçici olarak kendinden memnun ve rahat olabilir. Olgunlaşma ve yalnız olma kapasitesi, kişinin iyi bir çevrede yaşadığına inanmasını sağlayan, yeterince-iyi bir annelik görme şansı bulmuş olduğunu gösterir. Yalnız olma kapasitesinin geliştiği bu evre, Ödipus karmaşasının egemen olduğu evreden çok daha erken bir evredir. Ancak, ben de yeterince olgunlaşmış ve bütünleşmiş olmalıdır ki, bir iç ve dış kavramı olsun. Bu, başlangıçta birinin mevcudiyetini gerektirir. Bu evrede ben olgunlaşması, anneden gelen ben desteğiyle doğal bir şekilde dengelenir. Zaman geçtikçe birey beni destekleyen anneyi içine alır ve bu şekilde sık sık anneye ya da anne simgesine başvurmadan yalnız kalabilir hale gelir. Özetle, çocuk ancak birinin varlığında yalnız olduğunda kişisel hayatını keşfedebilir. Bunun patolojik alternatifi dış uyaranlara verilen tepkiler üzerine kurulan sahte bir hayattır. Birinin varlığında yalnız olma kapasitesi geliştiğinde, içten gelen uyaranlar olduğu gibi, sahici olarak, algılanır, zamanla kişi bu algılama için başkasının varlığına ihtiyaç duymaz hale gelir.
Tek Kişilik Yalnızlık
Klasik kuramda narsisizm (dışsal) dürtü nesnesine duyulan ihtiyaca karşı bir korunma oluşturur. Narsisistik duruş, dürtünün egemenliğindeki durumun tersidir: dürtü nesneye yönelik bir arzu üretirken ve nesnenin içselleştirilmesi ve simgesel olarak dönüştürülmesi yoluyla onun yokluğuna dair yaşantıları kaçınılmaz bir şekilde bilme ve tanıma kapasitesine yol açarken, narsisizm bu ihtiyacın olumsuzlanması ve yoksanmasıdır. Narsisistik kişi için, bu tür ihtiyaçlar ve gerekliliklerin doğurduğu kaçınılmaz eksiklik ve sınırlılık duygusu dayanılmaz bir durumdur. O bu ihtiyaçları o kadar dayanılmaz bulur ki, kendisini başkalarına hiç ihtiyaç duymayacağı ya da bu ihtiyaç hissinden kaçabileceği bir konuma sokar. Böylece narsisistik kişi, içinde her şeye sahip olduğu bir tür balon ya da küre oluşturur etrafında; onun içinde olduğu varsayılan her şey güzel, alımlı, hayran olunası ve tapınılası olarak yaşanır. Bu durumda, onun böyle bir ihtiyaç duyabileceği başkaları, sadece onun varlığını doğrulamak için oradadırlar; onun değerini, büyüklüğünü, güzelliğini ve diğer hayran olunası niteliklerini yansıtan, hatta belki de büyüten bir ayna işlevi görürler. Aslında narsisist bu arzulanan niteliklere ne kadar çok sahipse, kendisini o kadar az başkalarına bağımlı, onlar tarafından o kadar tamamlanma ihtiyacında hissedecektir. Sonunda bu kendine-yeterlilik efsanesi, nesne ilişkilerini ve bu tür bir simgeleştirme için gerekli olan varlığı/yokluğu doğru bir şekilde kavramsallaştırma kapasitesini tamamen ortadan kaldırır. Demek ki klasik psikanalitik kuramda narsistik kişinin başkasıyla sahiden birlikte olma, başkasına bağlanabilme yeteneği yoktur, çünkü libidinal ve duygusal olarak kendisine yatırım yapamaz. İster tek başına olsun, ister olmasın, narsisistik kişi fiilen kendisini yalnızlık yaşantısına karşı bağışık kılmıştır: Onun bütün yapısı ihtiyaç duyma ve yalnızlık yaşantısına karşı bir savunmadır. Bununla birlikte, aynı zamanda altta örtük ve tamamen dile getirilmeyen bir varsayım vardır: Kendini sınırlamaya ve kendine yeterli olmaya dönük bu yoğun çabalara rağmen, narsisist gerçekte – başkalarından hiç de az düzeyde değil, belki de daha fazla- ilişkiye, sevgiye ve yakınlığa büyük bir özlem duyar. Fairbairn ve Guntrip için bu durum; yani, yakınlık ve ilişki isteği ile bundan neredeyse tamamen kaçınma hali, nesneye karşı boğucu bir açgözlülük ve yıkıcı bir açlıkla kendisini gösteren, kişinin kendi sevgisinden duyduğu korkudan kaynaklanır ve trajik bir yalıtlanmaya ve yalnızlığa yol açar. Kohut da narsisistik kişiyi aynı şekilde Trajik İnsan olarak adlandırır.
Yalnızlık ve Zaman Algısı
En derin insani yaşantılarımız mekan boyutundan çok zamanla ilişki içinde ortaya çıkar. Bu yaşantılar “Keşke bu yaşantı sonsuza kadar devam etseydi!”den “Bir daha böyle bir ana katlanamam!”a uzanan bir sürekliliğin bir noktasında yer alır. Yalnızlık şimdiki ânın -onun olasılıklarının ve taleplerinin- inkârıdır. Böyle bir yalnızlık varoluşsal bir ikilem ortaya koyar. Hayatımızın normal akışı sırasında varoluşumuzun hızla kayıp gittiğini görürüz. Neşeli olduğumuzda zamanı durdurmak, askıya almak, onun her anını kutsamak isteriz. Fakat çoğumuz bunun nasıl olacağını bilmeyiz. Acı çektiğimizdeyse, zaman yavaşlamış gibi gelir, onun nahoş sınırlandırıcılığı ağır bir şekilde üzerimize yapışır kalır. Tek başına taşımamız gereken yaygın utanç ve çaresizlik hissinin hiç bitmeden süreceği ihtimaliyle kaybolmuş hissederiz kendimizi. Tek başına utanç verici çaresizlik hissi, yalnızlığın tam karşılığıdır. Sonuç Yalnızlık öyle tahrip edici bir yaşantıdır ki, insanlar onun sınırlarından kaçmak için hemen her şeyi yaparlar, çoğu insanın kaçmaya çalıştığı kaygı uyandırıcı yaşantılara bile başvurmaktan çekinmezler. Yalnızlık eğilimi, öznenin kendisi için önemli olan diğer kişilerle ilişkilerinde davranışlarının karşılık görmemiş olmasının bir sonucudur. İdeal durumda anne çocuğuna sadece nasıl seveceğini ve başka bir kişiyle nasıl yakınlık kuracağını değil, kendisiyle nasıl yakınlaşacağını da öğretir. Annenin özellikle gözleri ve yüz ifadeleriyle iletilen sevecen duyarlılığı, simgesel olarak çocuğa annenin ruhunun gizemlerine ulaşma yeteneği verir. Ardından da çocuk kendi arkadaşlığından zevk almaya izin verildiğini hisseder. Bu duygusal beslenmesi eksik olan çocuklar doğuştan gelen yakın bağlanma özlemlerini rahatsızlık ve acı verici olarak görürler. İhmal edilmek, yani, ebeveynin çocuğa ilgisini, rehberliğini ve şefkatini esirgemesi, fiziksel istismar kadar yıkıcı olabilir. Hepimiz acı, terslik ya da yoksunluk yaşarız. Fakat bu yaşantılar bir anlam kategorisine tercüme edilene kadar ıstırap haline gelmezler. Gerçekten de, kendimizi başkaları gibi görmeye çalışmadan acı çektiğimizi bilmeyiz. Acı verici yalnızlık ve özlem hisleri, zaman geçtikçe ihtiyaçların karşılanmadığının keskin bir şekilde farkına varılmasından kaynağını alır. Kierkegaard’a göre yalnızlığı yaşama biçimlerinden biri “istek dolu bir özlemdir, diğeri melankoli fantastik – yani, bir yanda umut, öte yanda korku ya da öldürücü bir dehşet.” İnsanların bu korku ve/veya dehşet duygusuna karşı kimi tepkiler geliştirmişlerdir: İsteyerek tek başına olmak (solitude) (ör. çalışma, yazma, müzik dinleme, egsersiz, yürüyüş, hobiyle uğraşma, sinemaya gitme, okuma, müzik aleti çalma), para harcamak (alışverişe çıkmak), toplumsal temaslar kurmak (bir arkadaşı arama, birini ziyaret etme) ve üzüntüyle ve edilgin bir şekilde yaşamak (ağlama, uyuma, oturup düşünme, bir şey yapmama, fazla yemek yeme, sakinleştiriciler alma, televizyon seyretme, içki içme ya da “zom olma”). Oysa yalnızlık hiçbir zaman mutlak değildir, çünkü evrensel olanın içeriği her birimizin içindedir. Yalnızlık (aloneness) sözcüğünün etimolojik kökeni de belki bize bunu anlatmaktadır: İngilizce’de “aloneness”in “all-one-ness”den dönüştüğü söylenir. Aloneness, bir-likte-her-şey demek olan ilk anlamıyla, bir-olan’ın aslında her-şey, her şeyin de aslında bir olduğu kadim düşüncesiyle birleşir.
Kaynaklar:
Winnicott DW. The Capacity To Be Alone. Int J Psychoanal 1958; 39: 416-20.
Erlich HS. On Loneliness, Narcissism, and Intimacy. Am J Psychoanal 1998; 2: 135-62.
Goldberg C. Loneliness and Dread as Time Sense Disturbances. J Contemp Psychother 2001; 4: 269-78.
Ernst JM, Cacioppo JT. Lonely hearts: Psychological perspectives on loneliness. Appl Prevent Psychol 1999; 8: 1-22.
Heinrich LM, Gullone E. The clinical significance of loneliness: A literature review. Clin Psychol 2006; 26: 695-718.
Tartışma
Yorumlar kapatıldı.