PsikeArt, Temmuz Ağustos (40) 2015 (tercih), sa. 10-15
GİRİŞ
Birini seçmesi için Bektaşi’ye iki şarap getirirler. Baba Erenler ilkini tattıktan sonra yüzünü buruşturarak “Öteki daha iyi” der. Çevresindekiler “Daha onu tatmadın ki, nerden biliyorsun?” diye sorunca, “Bundan daha kötü olamaz” yanıtını verir.
Bu fıkra beynimizin nasıl seçim yaptığına dair kehanet kabilinden bilgiler içermekte olduğundan, taşıdığı hikmeti yeterli görüp yazı burada kesilebilirdi, fakat biraz daha ayrıntıya girmekte yarar olabilir. Sahiden de, diyelim bir yiyeceği, bir içeceği, bir eşyayı, bir kişiyi, vs. diğeriyle kıyaslarken nasıl bir ölçüt kullanıyor olabiliriz? Öte yandan, bu seçimleri yaparken kararlarımızı kendimize bakarak mı, yoksa başkalarını dikkate alarak mı yaparız? Bu ve buna benzer birçok soruya yanıt vermek için, karar verme süreçleriyle ilgili bilgileri kısaca hatırlamakta yarar olabilir. Son zamanlara kadar bu sorunun yanıtını bulma çabaları, bilişsel bilimde bazı gelişmelere yol açmıştı, ancak, konuya bilgisayar mantığıyla yaklaşılması sürecin önemli sonuçlara ulaşmadan tıkanmasına yol açtı. En iyi örnek, yapay zeka çalışmalarıdır: İnsandan daha zeki bir bilgisayar yapma düşüncesi dünya satranç şampiyonunu yenen gelişkin bilgisayar programları üretilmesine olanak vermiştir, ama bu bilgisayarlar, hâlâ gündelik hayatla ilgili kararlar verebilecek yetenekten çok uzaktır. Bilinen fıkradır; bu bilgisayarlar hâlâ “Ne var ne yok?” sorusuna devrelerini yakarak yanıt vermektedirler.

OYUN KURAMI
John Forbes Nash, New Jersey’de 23 Mayıs 2015’te geçirdiği trafik kazasında eşiyle birlikte öldü. Nash, Sylvia Nasar’ın Beatiful Mind kitabı ve Ron Howard’ın aynı adlı filmi sayesinde geniş kitlelerce tanınmış, delilik ve deha ilişkilerinin yeniden tartışılmasına yol açan, şizofrenisi olan bir bilim adamıydı. Film, Türkiye’de “Akıl Oyunları” adıyla gösterildi ve Nash’in bizde de tanınmasına vesile oldu. 21 yaşında (1949) hazırladığı Oyun Kuramı ile ilgili doktora tezi 1994’te Nobel Ekonomi Ödülü’nü almış olan Nash, aslında matematikçiydi. 30 yaşına kadar hızla yükseldi ve MIT’te (Massachusetts Institute of Technology) profesörlük yapmaya başladı. 1958 yılında hastalığının ilk belirtileri görünürleşti. Onlarca yıl sanrılar şeklinde çeşitli düşünce bozuklukları ve varsanılar yaşamış ve birkaç kez hastaneye yatırılmış olmasına rağmen, 1980’lerden itibaren durumu düzelmeye başladı. Kendisi bu durumu bir meslektaşına gönderdiği el-mekte şöyle anlatır: “Sonunda mantıkdışı düşüncelerden kurtuldum, üstelik yaşlanmanın doğal hormonal değişikliklerinden başka ilaç olmadan.”
Nash, Oyun Kuramı’na, başka bir deyişle, “karar verme sürecinin matematiği”ne katkısıyla Nobel Ödülü almıştır. Filmde de anlatıldığı gibi, dört arkadaşın bir partide aynı sarışın kızı beğendiklerini fark etmeleriyle, tezinin ana fikri ortaya çıkar: Eğer dört erkek beraber bu sarışına kur yaparlarsa kız büyük ihtimalle şımarıp nazlanacak ve hiçbiri onunla olamayacaktır. Hepsinin amacı o akşam kendine bir kız bulmak olduğuna göre ve her biri sırf kendini düşünüp sarışın kıza kur yaparak bir sonuç alamayacaklarına göre, diğerlerinin birinci seçenek olarak birer esmer kıza kur yapmaları, hem her birinin bireysel hedefine ulaşmasını sağlayacak, hem de gruptaki başarı oranını yükseltecektir. Demek ki, bireysel hedef için hareket ederken grup çıkarları da değerlendirildiği zaman başarı oranı yükselmektedir. Bu düşünce Adam Smith’in “Bir grubun en yüksek performansı için, üyelerinin her birinin kendi başarıları için ellerinden gelenin en iyisini yapmaları gerekir” biçimindeki kuramının “…üyelerinin her birinin kendi başarıları için ve ayrıca da grubun toplam başarısı için ellerinden gelenin en iyisini yapmaları gerekir” biçiminde değiştirilerek ifade edilmesidir (aynadakileke, eksisozluk.com). “Nash Dengesi” denen bu teze göre, her birey ilişkide bulunduğu diğer bireylerin hareketlerini de göz önünde bulundurarak yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışmalıdır. Yani, bireyin tercihleri, diğerlerinin tercihlerine bağlıdır. Bu durumda bireyin yalnız kendi çıkarı doğrultusunda değil, diğer kişilerin de çıkarlarına göre bir tavır sergilemesi beklenir.
RASYONEL KARARLAR?
“Nash insanların yaşamları boyunca yapmak zorunda kaldıkları seçimleri tamamen rasyonel bir düzleme oturtmak istiyordu. Gelen asansöre mi yoksa bir sonrakine mi binmeliyim? Paramı hangi bankaya yatırmalıyım? Evlenmeli miyim? Bunların hepsi hesaplanabilen ve tek bir sonucu olan matematiksel işlemlerdi. Ne var ki insanlar kararlarında tek başlarına değillerdi, başkalarının verdiği kararlar bireyin kararını etkileyebilirdi. Böylece, doktora tezinde, her bireyin diğer bireylerin en iyi stratejilerine karşı strateji geliştirebileceği ve sonunda herkesin kazançlı çıkabileceği bir oyun kuramı geliştirdi” (ateh, eksisozluk.org). Oyun kuramıyla ilgili klasik örneklerden biri, “mahkum ikilemi”dir: İki zanlı bir soruşturma kapsamında polis tarafından göz altına alınmıştır. Polis elinde tutuklama için yeterli kanıt olmadığı için iki zanlıyı ayrı ayrı hücrelere koyup bir anlaşma sunmaktadır. Anlaşmaya göre, zanlılardan biri diğerinin aleyhinde tanıklık eder, diğeri ise suskun kalırsa, tanıklık eden serbest kalacak, susmayı tercih eden taraf ise 10 yıl hapse mahkûm edilecektir. Eğer ikisi de birbirleri aleyhinde tanıklık etmez, suskun kalırlarsa, her ikisi de 1 yıl hapis cezasına, eğer her ikisi de birbirleri aleyhinde tanıklık ederse, iki zanlı da 5’er yıl hapis cezasına çarptırılacaktır. Bu çerçevede iki zanlı tanıklık etmek veya suskun kalmak arasında tercih yapmak zorundadır. Her iki zanlıya da soruşturma sonuna kadar diğerinin kararını öğrenme imkânı tanınmamaktadır, yani, farklı odalarda bulunan iki zanlının birbirleri ile iletişim kurma imkânı yoktur. Buna göre karşı tarafın kararından habersiz olan oyuncu 10 yıl hapis yatma ihtimalini göze alamayarak sessiz kalmayacak, karşı taraf aleyhinde tanıklık edecektir. Karşı taraf aleyhine tanıklık ederek 5 yıl gibi daha kısa süreli bir hapis cezasına razı olacak ya da serbest kalacaktır. Oyuncu burada kaybını en aza indirmeyi (kazancını maksimize etmeyi) hedef alacaktır. Karşı tarafın da aynı koşullar altında rasyonel davranarak tanıklık etmesi kaçınılmaz olacaktır. Böylece birbirleri ile iletişim kurmayan iki tarafın “rasyonel” davranarak aldıkları karar aslında belki de daha az yatacakları hapis cezasının artmasına neden olmaktadır.
Burada iki sorun olduğu görülüyor: 1) Başkalarının stratejilerini nasıl öngörebiliriz ve 2) Öngörsek bile, seçenekleri analiz ederek bir sonuca varmak, yani, “sırf rasyonel” bir karar mümkün müdür? İkincisinden başlarsak: Antonio Damasio, Descates’ın Yanılgısı kitabında, beyin hasarlı hastalarından yola çıkarak insanların “gerçek hayatta” sırf rasyonel kararlar vermesinin olumsuz, hatta bazen felaketlere yol açan sonuçlarına dikkati çeker. Söz konusu hastalar bilinen tüm zihinsel faaliyetleri açısından sorunsuz görünmektedir: hastalara uygulanan ve zeka, bellek, muhakeme, vb. bilişsel işlevleri inceleyen tüm testler normal çıkmaktadır. Fakat hastalar hayatlarında büyük güçlükler yaşamakta ve hep yanlış kararlar vermektedirler. Özel hayatları felakete dönüşmekte, işle ilgili kararları iflasa yol açmakta, çevrelerindeki insanlar giderek azalmaktadır. Neden? Damasio, araştırmaları (ve düşünmeleri) sonucunda şunu görür: Evet, günlük hayatımızdan da biliyoruz ki, duygu ve hisler akıl sürecini alt edebilir ve yanlış davranmamıza neden olabilir, fakat “duygu ve his yokluğu bizim için daha da zararlı olabilir, bizi insan yapan kişisel gelecek, sosyal uyum ve ahlak ilkelerine uygun karar vermemizi sağlayan ussallığımızı daha fazla tehlikeye atabilir” (Damasio, sa. 8). Bunun bir nedeni, karar vermek için analiz etmemiz gereken değişkenlerin muazzam sayısıdır. Örneğin, önümüzdeki aylarda bir tatil yapmak istediğimizi düşünelim. Nereye gideceğimize karar vermek için hem o anki tatil seçeneklerini, oraya ulaşma yollarını, maliyetini, hava durumunu, vb., hem geçmişte bu konuda yaşadığımız deneyimleri, hem de nasıl bir tatil arzuladığımızı denkleme dahil etmemiz, uygun zamanı belirlememiz, ayrıca tüm bu değişkenlerin tatile birlikte çıkacağımız kişiler için nasıl bir etkide bulunacağını da göz önünde bulundurmamız gerekecektir. Böyle bir denklemin çözümü, yılları olmasa bile, ayları bulabilir ve bu sırada tatil olanaklarını kaçırmış olabiliriz. Oysa gerçek yaşamda böyle olmaz, her ne kadar “rasyonel” bir karar veriyormuş gibi görünsek de, bize nerede tatil yapmanın daha iyi olacağını söyleyen “bir şey” vardır. İşte o şey, Damasio’ya göre, “duygular” (emotions) ve “hisler”dir (feelings).
“Hisler bize doğru yönü gösterir, bir karar verme ortamında bizi uygun yere götürürler ve biz burada mantık araçlarımızı daha iyi kullanabiliriz. Ahlaki bir yargıya varmamız, kişisel bir ilişkinin gidişatı hakkında karar vermemiz, yaşlandığımızda beş parasız kalmamak için bazı yöntemler seçmemiz ya da geleceğimizi planlamamız gerektiğinde, belirsizlikle karşılaşırız. Duygu ve his, temellerindeki gizli fizyolojik mekanizmalarla birlikte, belirsizlikler karşısında tahmin yürütüp seçim yapma gibi zor bir işte bize yardım ederler” (Damasio, sa. 8). Bu nasıl olur? “Olası seçenekler üzerinde herhangi bir yarar/zarar analizi yapmadan ve sorunun çözümü için akıl yürütmeden önce, son derece önemli bir şey olur: Belli bir tepki seçeneğiyle bağlantılı kötü sonuç aklınıza geldiğinde, belli belirsiz de olsa, içinizde hoş olmayan bir şey hissedersiniz”: işte buna bedensel durum (ya da somatik hal) ve onun işaretleyicisi (somatik işaretleyici) denir (Damasio, sa. 177).
Somatik işaretleyiciler hisler temelinde çalışır. His, vücudun manzarasının doğrudan algılanmasıdır. Daha doğrusu, bir his, vücut manzarasının bir bölümünün anlık bir “görünüşü”dür. Böylece, değişmez bir dış gerçeklik yerine organizmamızın kendisi, tüm deneyimlerimizin bir parçası olarak hep varolan öznellik duygusunun ve çevremizdeki dünyaya bakarak yaptığımız yorumların temel referansı olarak kullanılır. En ince düşüncelerimiz ve en mükemmel hareketlerimiz, en büyük sevinçlerimiz ve en derin üzüntülerimiz, vücudumuzu bir ölçü aleti gibi kullanırlar. Bunu yapabilmemizin nedeni, insan beyni ve vücudun diğer bölümlerinin birbirinden ayrılamaz bir organizma oluşturmasıdır. Bu bütünleşme karşılıklı etkileşim halindeki biyokimyasal ve sinirsel düzenleyici devrelerle sağlanır (içsalgı, bağışıklık ve otonom sinirsel öğeler). Dolayısıyla, zihin olarak adlandırdığımız fizyolojik işlemler, sadece beynin değil, yapısal ve işlevsel bir topluluğun türevidir; zihinsel fenomenler yalnızca, bir organizmanın çevresiyle etkileşimi bağlamında tam olarak anlaşılabilir. Bir anlamda çevrenin de kısmen organizmanın etkinliğinin ürünü olması, hesaba katılması gereken etkileşimlerin karmaşıklığını gösterir (Damasio, sa. 10-12).
Demek ki, somatik işaretleyici bedeni bir referans olarak kullanarak “dikkati belirli bir eylemin yol açabileceği olumsuz sonuca yönelmeye zorlar ve otomatik bir alarm gibi çalışarak şu sinyali verir: Eğer bu sonucu verecek seçeneği yeğleyecek olursan, tehlikeye karşı dikkatli ol. Bu uyarı sizi hemen olumsuz hareket tarzını reddetmeye ve dolayısıyla diğer seçenekler arasında tercih yapmaya yöneltebilir. Otomatik sinyal sizi daha fazla ileri gitmeden gelecekteki zararlara karşı korur, sonra da daha az sayıdaki seçenek arasından seçim yapmamızı sağlar. Olumsuz bir somatik işaretleyiciyle gelecekteki belirli bir sonuç yan yana geldiğinde, ortaya çıkan bileşim bir alarm zili işlevi görür. Olumlu bir somatik işaretleyiciyle yan yana geldiğinde ise, teşvik edici bir uyarı olur” (Damasio, sa. 178).
ZİHİN KURAMI
Sonuç olarak, herhangi bir konuda sırf rasyonel kar/zarar analizleriyle “doğru” bir karar vermek olası değildir. O halde, karar sürecinin sağlıklı çalışması için gerekli olan ikinci koşula bakalım: Oyun kuramında “bireyin tercihleri, diğerlerinin tercihlerine bağlıdır” demiştik. Nitekim toplumsal ortamlarda karar verme, genellikle sadece kişinin kendi eylemlerine değil, ilgili diğer kişilerin eylemlerine de bağlıdır. Bu yüzden, toplumsal ortamlarda olası en iyi kararları vermek, diğerlerinin niyetlerini ve duygularını hesaba katmayı gerektirir. Bunu yapmak, başkalarının davranışlarını öngörmeyi ve ardından kendi davranışını uyarlamayı mümkün kılar. Niyetler ve duygular gibi zihinsel durumları başkasına ya da kendine atfetme yeteneği “zihin kuramı” olarak adlandırılır. Yaklaşık olarak 4 yaş civarında geliştiği kabul edilen “zihin kuramı”, kısaca, başkasının da bizim gibi bazı düşünceler, duygular, niyetler, arzular, vb. ne sahip olduğunu bilme; kendine ve başkalarına zihinsel durumlar yükleme yetisi olarak tanımlanabilir. Aslında hepimiz her gün sürekli olarak başkalarına dair izlenimlerimizi çözümler; aldığımız işaretlere / ipuçlarına dayanarak kuramlar inşa ederiz. Bu kuramları da kendimizi ve başkalarını anlamada, düşüncelerimizi ve duygularımızı ayarlamada kullanırız. O halde, eğer oyun kuramında söylendiği gibi, bir karar verirken başkalarının kararlarını da öngörerek karar vereceksek, zihin kuramı yetimizin gelişmiş olması gerektiği açıktır.
Zihin kuramının öncülleri, doğumda işlev görmeye başlayan sözsüz iletişim biçimleri ve her türlü bilgi işlevleridir: anne ile çocuk arasındaki karşılıklılık, angajman, empati ve taklidi içeren fiziksel ve duygusal temas. Çocuk, annenin ifade ettiği hisse eşlik ederek ona karşılık verebilmek için, farklı duyulardan gelen bilgileri (yüz ifadesiyle anne sesindeki prozodik farklılıklarla birlikte, onun dokunmasını, kokusunu) bütünleştirir. Anne ile çocuk arasındaki bağlanma sistemi, çocuğun kendi olgunlaşmamış beyni (ve bedeni) yerine ebeveynlerin olgun işlevlerini kullanmasını sağlayarak sağkalım şansını artırır. Bu süreçte çocuk annesiyle ilişkisi yoluyla yaşantılarını pozitif ve negatif işaretlemeyi içeren bir değer sistemi içinde bütünleştirmesini de öğrenir. Böylece, çocuk (ben)-anne (öteki)-pozitif değerlilik (valans) ya da çocuk-anne-negatif değer birimlerden ibaret yaşantılarla şekillenen sonsuz sayıda davranış kalıpları birleşerek “kişi” denen yapılanmayı oluşturur. İşte karar verme süreçlerinin ve somatik işaretleyicilerin çalıştığı yer burasıdır; her karar süreci beden-zihinde pozitif ya da negatif “hisler” üreterek çok sayıda değişkenin elenmesine yol açar, dolayısıyla, karar verme süreci kolaylaşır ve bilincin (ya da çalışma belleğinin) katkısına açık hale gelir.
Aslında insanlar bir kişinin yüzüyle karşılaştıktan 40 ms’den kısa süre sonra kişisel izlenimler oluşturabilirler. Bu yargılar kişilerarası etkileşimleri, sonuç olarak da politik seçimler, suça hükmetme gibi önemli kararları etkileyebilirler. Ancak, insanlar yüzlerin kişisel izlenimleri yönlendiren tek ipucu olarak bir görünüp bir kayboldukları durağan bir toplumsal dünyada yaşamazlar: kısa etkileşim dönemleri bile daha incelikli ve doğru değerlendirmelere katkıda bulunacak şekilde, başkalarının davranışlarından öğrenme olanağı verir. Ve yüzlere dayanan izlenim oluşumuyla birlikte, davranışa dayanan çıkarımlar da hızlı bir şekilde ve dikkat kaynaklarından bağımsız olarak ortaya çıkabilirler. Nitekim çalışmalarda pozitif davranışlarla birlikte olan yüzlerin, güvenilirliklerinden bağımsız olarak, daha pozitif olarak yargılandıkları gösterilmiştir. Demek ki, diğer kişiye dair yargılar sadece yüzlerden değil, yüz-davranış birlikteliklerinden de etkilenmektedir.
Erken dönemde yerleşen yüz ve davranış tanıma kalıplarının kullanımı erişkin hayata geçmeden önce oyunla pekiştirilir, çünkü oyun sayesinde “ben ve öteki” konumlarını tekrar tekrar yaşantılama, zihnimizdeki imgeler ile gerçek dünya arasındaki ilişkileri sınama ve kararları gözden geçirme yetisi geliştirilir. Bu süreçte ebeveynler, arkadaşlar ve kendimiz bir referans çerçevesi oluşturarak, gerçekliğin dışında denemeler yapma olanağı buluruz. Örneğin, annemiz eline bir muz alarak kulağına götürür ve telefon eder gibi yapar. Oyun başlamıştır; bu referans çerçevesi içinde artık “Bu muz telefondur” ibaresiyle her türlü oyunsu kombinasyon serbesttir. Böylece, çarpıtılmış da olsa, bir temsil sistemi ortaya çıkmıştır; daha sonra başka bir zaman başka bir referans çerçevesinde, başka bir nesne, daha başka bir nesnenin yerine geçebilir. Gerçeğe demir atmış olduğu ve referans çerçevesi, yani, “Bu muz telefondur” tırnak içindeki ifadesi tırnak dışına çıkarılmadığı, tüm muzlara telefon muamelesi yapılmadığı (temsil istismar edilmediği) sürece, belli bir temsil içinde sonsuz sayıda çeşitleme mümkün hale gelir.
Gerçek hayatta karar verme süreçlerini inceleyen çalışmaların giderek daha fazla oyun kuramından yararlanmalarının bir nedeni de budur: Oyunlar gerçek hayatın sayısız olasılıklarını görme olanağı verirler. Oysa “gerçek hayatta, önerilen her bir seçenek için karşı tarafın ürettiği bir yanıt olacak ve bu da durumu değiştirerek, yeni bir seçenekler dizisi oluşturmayı gerektirecek, bu da yeni yanıtlara yol açarak karşılığında yeni seçenekler üretmeyi gerektirecektir, vs. Bütün bu karşılıklı değişen dinamiklerin rasyonel kararlarla analiz edilmesinin güçlüğü açıktır. Bu yüzden, karar verme süreçleriyle ilgili laboratuvar çalışmaları gerçek hayat simülasyonları olmayan ortamlarda yürütüldükleri için sağlıklı sonuçlara ulaşılamaz. Gerçek yaşam durumlarının sürekli, sonu belirsiz evrimi, laboratuvar ortamında mevcut değildir. Ayrıca, deneylerde durumlar ve ilgili sorular genellikle sözel yoldan verilir. Oysa gerçek yaşam bize çoğu kez sözel ve görsel karışımı daha zengin bir malzeme sunar. Karşı karşıya olduğumuz, insanlar ve nesneler; görüntü, ses, koku ve benzerleri; farklı yoğunlukta sahneler; ev bu durumlara eşlik etmek üzere yarattığımız sözel ya da görsel öykülerdir (Damasio, sa. 60-1). Bu nedenle -özellikle ekonomik- oyunlar, modeller oluşturmada araştırmacılara gerekli araçları sağlamıştır.
KARAR VERME SÜREÇLERİNİN SİNİRSEL TEMELLERİ
Karar verme süreçleri açısından önemli olan şey, başkalarının bakış açısını tasavvur etme, geçmişi anımsama, geleceği görme biçimlerinin aynı çekirdek beyin ağının çalışmalarını yansıtmasıdır. Çünkü “akıl yürütmek ve karar vermek için gerekli olan verisel bilgiler, imgeler şeklinde zihne gelir” (Damasio, sa. 104) ve “Henüz gerçekleşmemiş ve belki de hiç gerçekleşmeyecek bir şeyin imgeleri, doğası bakımından, çoktan olmuş bir şeyin aklımızda kalan imgelerinden farklı değildir; geçmişte olanlardan çok, olası bir geleceğin anısını oluştururlar” (Damasio, sa. 105). İşte bu süreçlerin tümünde önemli rol oynayan bölge, beyin kabuğunun ön-alın bölümüdür (prefrontal korteks). Çünkü bu bölüm, vücut hallerinin sürekli olarak temsil edildiği bölgeler dahil, düşüncelerimizi oluşturan imgelerin kaynaklandığı bütün duysal bölgelerden, ayrıca, beynin çeşitli biyo-düzenleyici kesimlerinden sinyaller alır. Dahası, beynin erişebildiği tüm motor ve kimyasal tepki yollarıyla doğrudan bağlantılıdır (sa. 185-8).
Bir varsayıma göre, organizmalar ayrı ayrı sonuçların değerini, bunların doğrudan karşılaştırılmasına olanak veren ortak bir ölçek üzerindeki işaretlere dönüştürür; bu dönüştürme işlemi de beynin ön-alın lobunun bir bölümü olan ventromedyal prefrontal korteks (vmPFC) tarafından desteklenir, yani, vmPFC çok sayıda ödül tipinin öznel değerinin hesaplanmasında rol alan bir bölgedir. Örneğin, bu bölgenin faaliyeti, katılımcıların besin ve para gibi ayrı ayrı ödüllendirici uyaran sınıfları arasında vereceği kararları belirler. Beyin ödül algıladığında, bu algıyı beynin göz kürelerinin üstündeki (orbitofrontal) bölümü motivasyonel olarak pozitif bir şekilde kodlar. Motivasyon azaldığında, örneğin, birey ödüle doyduğunda, o ödüle yönelik faaliyet de azalır. Kararların sadece şu ya da bu ödül arasında değil, kendisi için mi, yoksa başkası için mi verileceği de başka bir meseledir. Dolayısıyla, kişi hem kendine, hem de ötekine yönelik sonuçların değerini ortak bir ölçeğe çevirerek toplum yanlısı hareket etme (başka bir kişiye para bağışlama) olanaklarını bencil bir şekilde davranma (o parayı kendine saklama) olanaklarıyla karşılaştırabilir. Her ne kadar toplum yanlısı olma ile bencilliği temelde uzlaşmaz karşıtlar olarak gören modeller insanların ağırlıklı olarak kişisel çıkarlarını azamiye çıkarmakla ilgilendiklerini, toplum yanlısı davranmak için kendine yarayan refleksleri baskılamaları gerektiğini iddia etse de, yeni gözlemler kendini ve ötekini gözeten davranışların birbirini dışlamaya çalışan mekanizmalardan çok, aynı güdülenme ve sinir sistemleri kümesinden kaynaklanıyor olabileceklerini düşündürmektedir. Örneğin, ödülle ilgili ileti maddeleri (mezolimbik dopaminerjik yollar), sadece bireyler ödül aldıklarında değil, bu tür ödülleri yaşayan ötekileri gözlemlediklerinde ve diğerlerine karşı cömertçe davranmaya karar verdiklerinde de güçlü bir şekilde tepki gösterirler. Bu veriler şu şaşırtıcı sonucu desteklemektedir: İnsan beyni kendine ve başkalarına yönelik pozitif sonuçlara aynı tepkileri verir ve ortak değer hesaplamaları kişilerarası kararları da destekleyebilir, yani, kişilerarası karar verme süreçleri, kişisel kararlarla aynı şekilde, farklı sonuçları ortak bir değer ölçüsüne “çevirme” yeteneğine dayanıyor olabilir. Bu sayede sonuçlar birbirleriyle doğrudan karşılaştırılabilir hale gelirler.
İnsanın hem cömert hem de bencil davranışlara kapasitesi olduğuna göre, kendi esenliklerini iyileştirme ile başkalarının esenliğine dikkat etme arasında nasıl seçim yapıyor? Örneğin, bir kişi hayır kurumuna bağış yapmanın değerini pahalı bir lokantada yemeğe çıkmanın değeriyle nasıl karşılaştırıyor? Karar verme süreçleriyle ilgili bu soru ortadadır: Birbiriyle çatışan güdüler arasındaki savaş nasıl çözülecektir? Elbette bir tarafın baskın gelmesi ve ötekini denetlemesiyle. Ancak, bu denetimde hangi yanımızın öncelikli olduğu tartışılabilir. Yani, denetlenmesi gereken güdüler bencil güdüler midir, yoksa toplum yanlısı güdüler midir? Bu iki gruptan hangisinin birincil olduğunu söyleyebilir miyiz? Çünkü birincil olanlar otomatik olacak, diğeri ise bilinçli çaba gerektirecektir. Genel kanı bencil güdülerin birincil ve otomatik olup çabayla bastırılmaları/denetlenmeleri gerektiği yönündeyse de, kimi çalışma aslında toplum yanlısı güdülerimizin daha birincil, otomatik ya da denetlenmesi gereken güdüler olduğunu düşündürmektedir. Örneğin, bir oyunda bencil kararları alabilmek için toplum yanlısı itkilerin bastırılmasını temsil eden beyin bölgelerinde faaliyet artmaktadır. Dolayısıyla, genel-geçer öntanımlı bir itki yoktur, tersine, toplum yanlısı ya da bencil itkiler -duruma göre- daha fazla öncelik/güç kazanabilirler. Bunu, kişilik ve çevre belirler, başka bir deyişle, kendine ve başkalarına dair tercihler (bireysel eğilimler), bağlamsal etkenlerle karşılıklı etkileşime girer gibi görünmektedirler.
Peki, bir lokanta sizi ayartıp birbirine benzer, ama daha pahalı alternatifler sunarak pahalı şarabı satın almanıza neden olabilir mi? Ya da daha fazla öderseniz, şarabın tadı daha iyi gelir mi? Daha düşük fiyatlı alternatiflerle birlikte bakıldığında tadı daha iyi hale gelir mi? Bu sorulara yanıtın genellikle evet olması, insanın değer sistemlerinin tarafsız eleştirmenliğinin pek mümkün olmadığını düşündürmektedir. Öyle görünüyor ki ilk deneyimler sonraki deneyimlerin yargılandıkları nirengi noktalarını oluşturmaktadır. Örneğin, yeni bir Fransız şarabının şişesinin 50 YTL’ye satıldığına inandırılırsak, şişesine 30 YTL vermek için balıklama atlarız. Bunu seçimlere genişlettiğimizde, kararlar mutlak değerden çok bir örneklemdeki maddenin sıradaki konumunca belirleniyor olabilir. Kimine göre ise bir seçenekten gelen duysal bilgiler karar vermek için yetersizdir, bu bizi sunulan bilgilerden çıkarımlarda bulunmaya zorlar. Örneğin, bir meyve bahçesinin ortasında küçük yuvarlak bir nesneye gözümüz çarparsa, onu büyük olasılıkla elma olarak algılarız. Eğer aynı nesneyi tenis kortunda görürseniz, top olarak düşünmemiz daha olasıdır. Her halükarda önceki inanç dağılımı sonraki algıyı güçlü biçimde taraflı hale getirir. Aynı mekanizma değer için de söylenebilir; şarabın “en iyisi”nin, “pahalı” olduğu söylendiğinde gerçekten daha iyi tat vermesi beklenir, çünkü bu tür özelliklerin kaliteyi gösteren kanıtlar sunduğuna dair önceden güçlü bir inanç bulunur. Sadece kaliteyle ilgili doğrudan telkinler değil, fiyatlar da öznel deneyimi etkileyebilir. Örneğin, enerji içecekleri ya da ağrı kesiciler görünüşteki fiyatlarına göre davranışsal etkilere yol açarlar: Daha pahalı olduklarına inanılırsa, her ikisi de plasebo olmalarına rağmen, enerji içeceklerinin daha iyi konsantrasyon sağladığı ve ağrı kesicilerin de ağrıyı daha iyi giderdiği bulunmuştur. Plasebo etkisi diğer birçok alanda da geçerlidir: Acı verici bir uyaranın gerçekte olduğundan daha az şiddette olduğuna dair örtük ya da açık telkinler yapıldığında, hoşnutsuzluğun algılanmasıyla ilgili beyin bölgelerinde (anterior insula ve anterior cingulate) faaliyetin de daha az olduğu gösterilmiştir.
Son olarak, eğer beyin, verilen kararların sonuçlarına dair ileriye dönük değerlendirmesinde bir hata sezerse düzeltme kapasitesine de sahiptir (öngörü hatası: prediction error). Öngörü hatası, bir deneme-yanılma deneyiminin sonucu olarak değerleri güncellediği düşünülen anahtar öğrenme sinyalidir. Orta-beyinden striatuma giden dopamin projeksiyonları bu sinyali taşır.
SONUÇ
Oyun kuramını çalışmalarında model olarak kullanan nöro-bilim, karar verme süreçlerinin anlaşılmasına önemli katkılar sağlamıştır, çünkü bu modeller gerçek hayata daha yakın koşulların yaratılmasına yardımcı olmaktadırlar. Bu çalışmalar, davranışlarımızın biyolojik temellerini araştırırken aslında ilginç bir şekilde toplumla karşılaşmamıza neden olmakta; bireyde toplumu, bireysel beyinlerde toplumsal zihni görmemize, ikisinin karşılıklı ilişkilerini daha iyi anlamamıza olanak vermektedirler. Böylece, sözgelimi karar verme konusunda, akıl ile duyguların karşılıklı rolleri, kararların toplumsal süreçlerle ilişkileri vb. konulara daha fazla ışık tutmaktadırlar, alınacak daha çok yol olsa da .
KAYNAKLAR
Baron SG, Gobbini MI, Engell AD, Todorov A. Amygdala and dorsomedial prefrontal cortex responses to appearance-based and behavior-based person impressions. SCAN 2011; 6: 572-81
Chaudry AM, Parkinson JA, Hinton EC, et al. Preference judgements involve a network of structures within frontal, cingulate, and insula cortices. European Journal of Neuroscience 2009; 29: 1047-55
Clithero JA, Smith DV. Reference and preference: how does the brain scale subjective value? Frontiers in Neuroscience 2009; 3: 1-3
Damasio AR. Descartes’ın Yanılgısı: Duygu, Akıl ve İnsan Beyni. (Çev: Bahar Atlamaz) Varlık Yayınları, İstanbul, 1999
Korkmaz B. Theory of mind and neurodevelopmental disorders of childhood. Pediatric Research 2011; 69: 101R-108R
Leopold K, Ketter NC, Dittrich M, et al. Individual and developmental differences in the relationship between preferences and theory of mind. Journal of Neuroscience, Psychology, and Economics 2013; 6: 236-51
Nash K, Gianotti LRR, Knoch D. A neural trait approach to exploring individual differences in social preferences. Frontiers in Behavioral Neuroscience 2015; 8: 1-8
Porter-Stransky KA, Seiler JL, Day JJ, Aragona BJ. Development of behavioral preferences for the optimal choice following unexpected reward omission is mediated by a reduction of D2-like receptor tone in the nucleus accumbens. European Journal of Neuroscience 2013; 38: 2572-88
Seymour B, McClure SM. Anchors, scales, and the relative coding of value in the brain. Current Opinion in Neurobiology 2008; 18: 173-8
Wang H, Duclot F, Liu Y, et al. Histone deacetylase inhibitors facilitate partner preference formation in female prairie voels. Nature Neuroscience 2013; 16: 919-26
Zaki J, Lopez G, Mitchell JP. Activity in ventromedial prefrontal cortex co-varies with revealed social preferences: evidence for person-invariant value. SCAN 2011; 9: 464-9
Tartışma
Yorumlar kapatıldı.