PsikeArt, Mayıs Haziran (15) 2011 (tükenmişlik), sa. 28-39
TÜKENMİŞLİK – KLİNİK OLARAK
GİRİŞ
Tükenmişlik sendromu bilimsel literatürde 40 yıla yakın süredir bilinmektedir. Terim ilk kez Freundenberg tarafından kullanılmıştır (1974). Hemen ardından da Christina Maslach, tükenmişlik için bir değerlendirme aracı (Maslach Tükenmişlik Envanteri: Maslach Burnout Inventory – MBI) geliştirmiştir (1981). Başlangıçta tükenmişliğin iş stresleriyle bağlantısı üzerinde durulurken, genel olarak uzun süreli streslerin tükenmişlikte rol oynayabileceğine dair çalışmalar giderek artmıştır. Son otuz-kırk yıldır ekonomide, kültürde, vb. dolayısıyla iş hayatında da birçok değişiklik ortaya çıkmış, bu arada çalışan nüfusun içindeki psikososyal yapı da dramatik bir şekilde değişmiştir. Örneğin, iş hayatında daha önce görülen psikososyal sorunlar genellikle görevlerin yeterince uyarıcı olmamasıyla, yalnızlıkla ve anlamsızlık hissiyle bağlantılıydı. İş ortamları değiştikçe, görevler de daha çok geliştirici ve anlamlı olarak algılanmasına rağmen, bellek sorunlarının, yetersizlik hissinin ve çökkün duygu-durumunun son yıllarda daha yaygın hale geldiği görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Uluslar arası Hastalıkları Sınıflandırma Sistemi’nde (ICD) bir tanı kategorisi olarak yer almasına karşın, tükenmişlik hâlâ geliştirilmekte olan bir kavramdır. Bu yüzden de tanımlar kadar tedaviyle ilgili güncel durum da tartışmalı konular arasındadır.

Ancak, gerçek şudur ki, özellikle bazı ülkelerde tükenmişlik tanısı alanların sayısı giderek artmaktadır ve bu olguların önemli bir bölümünde stres en önemli etken olarak kabul edilmektedir. Bazı ülkelerde bu hasta grubunun sağlık bakım masraflarının son yıllarda dramatik biçimde yükselmiş olması, hükümetleri ve araştırmacıları bu konuyu yeniden düşünmeye ve incelemeye yöneltmiştir (Eriksson ve Wallin 2004)
TARİHÇE
Herbert J. Freudenberger’in 1974’teki makalesinde tükenmişliği ilk kez ortaya koymasından yasal bir tanı olarak ortaya çıkışına kadar olan gelişimini izleyen bir makalede Friberg, -duygusal ve fiziksel tükenme hali gibi- sıradan bir fenomenin nasıl genel dikkati çekip bilimsel bir nesneye dönüştüğünü göstermektedir (Friberg 2009). Avrupa’nın geneline bakıldığında, bazı ülkelerin (İsveç gibi) sıradışı bir örnek olduğu fark edilmektedir, çünkü oralarda tükenmişlik tanısı kısa bir zaman içerisinde güçlü bir zemin elde etmiştir. Oysa, Hollanda gibi) başka ülkelerde hekimler aynı klinik tablo için “işle bağlantılı” nitelemesini ekleyerek “nörasteni” tanısını kullanmaktadırlar. Bir Alman hekim İsveç’e geldiğinde “fibromiyalji”, “whiplash sendrome” (ani hareketler sonucu ortaya çıkan boyun incinmesi) ve “tükenmişlik” gibi nadir gördüğü tanılarla karşılaşınca yaşadığı şaşkınlığı anlatır: “Bildiğim kadarıyla, öteki ülkelerde benzer bir tükenmişlik epidemisi yoktur”. Tükenmişlik bazı AB ülkelerinde hâlâ bilinmeyen bir kavramdır. Fransa’da böyledir, orada tükenmişlik nedeniyle verilmiş bir hastalık raporu yoktur (Friberg 2009).
Tükenmişlik ilk kez 1960’ların sonları ve 1970’lerin başlarında, büyük bir toplumsal altüst oluş döneminde betimlenmiştir. Bu dönem aynı zamanda büyük gençlik grupları, özellikle de insani yardım hizmetleri (human services) alanında çalışan profesyoneller – düşkünler ve ihtiyaç içinde olanlarla yüz yüze çalışanlar- arasında toplumsal bağlanmaların güçlü olduğu bir dönemdir. Tükenmişlik kavramının “babası”olan Freudenberger, “Staff Burn-out” makalesinin Giriş’inde, -terapötik topluluklar, yardım hatları hizmetleri, krize müdahale merkezleri, kadın klinikleri, gay merkezleri ve sığınma evleri gibi- “ücretsiz/serbest klinik”lerde (free clinic) çalışırken yaşadığı deneyimleri aktarmak istediğini söyler. Bu yazı New York’un Aşağı Doğu Yakası’ndaki bir halk sağlığı kliniğinde (St. Mark’s Clinic) madde bağımlılarıyla çalışan genç erkekler ve kadınlar hakkındadır. Çizdiği manzara, soylu idealler peşinde, gittikçe daha sıkı çalışan, neredeyse çökme noktasına gelene kadar durup dinlenmeyen, son derece idealist genç bireyleri tasvir etmektedir. Yoğun ve iyi niyetli çalışmalarına rağmen, çabaları mahallelerinde, kentlerinde ya da dünyada bekledikleri kadar büyük bir fark yaratmış gibi görünmemektedir (Farber 2000). Freudenberger uzun süredir kendisini (ve ailesini) unutarak yürüttüğü karşılıksız çalışmaların sonunda tuttuğu notlarda şöyle demektedir: “Bir türlü geçmeyen soğuk algınlığıma, yorgunluğa ve sürekli asabî olmama rağmen, bir şeylerin yanlış gittiğini inkâr etmeye devam ediyordum” (Friberg 2009).
Freudenberger makalesinde bu tür deneyimlerine odaklanmıştır. Sosyal bilimsel ya da psikiyatrik anlamda iyi temellendirilmiş bir argümana sahip değildir. Yeni bir tıbbî tanıyı tanıtmak için veri toplayayım gayretinde olmamıştır. Sadece yaşadıklarını bir teybe anlatmaktadır. Dengesini yeniden kurmak için bir süre işten uzak kaldığı bir sırada, bu kasetleri çözer. Sonuçlarını tükenmişlikle ilgili ilk makalesinde sunar. Bir tür öz-çözümleme olan bu yazıda sendromun belirtilerini üç kategoriye ayırır: fiziksel, davranışsal ve psikolojik. Fiziksel belirtiler kilo kaybı, uykusuzluk, soğuk algınlığını atlatamama, bitkinlik, baş ve mide sorunları, nefes darlığı ve çökkünlüktür. Davranışsal belirtiler öfke, asabiyet, düş kırıklığından oluşmaktadır. Psikolojik belirtiler ise, tükenme hisleri, can sıkıntısı, kırgınlık, hayal kırıklığı, cesaretsizlik ve şaşkınlıktır (Friberg 2009).
California University, Berkeley’de psikoloji yardımcı doçenti olan Christina Maslach 1976’da Human Behavior: The Newsmagazine of the Social Science’ta “Tükenmişlik” makalesini yayımlar. Bilimsel bir dergi (journal) yerine popüler bir dergide (magazin) yayımlanmasının nedeni, verilerin anekdot niteliğinde olmasıdır. Üstelik, “tükenmişlik” “halk dili” olduğundan, bilimsel dergi (journal) editörleri tarafından “pop psikoloji” diye küçümsenir. Ancak, birkaç yıl içinde Maslach bu alandaki en seçkin araştırmacılardan biri haline gelir. Kariyerinin dönüm noktası, meslektaşı Susan E. Jackson ile yazılmış olan “The Measurement of Experienced Burnout” makalesinin 1981’de yayımlanmasıdır. Aynı yıl MBI: Maslach Burnout Inventory (Human Services Survey) el kitabını yayımlarlar. Böylece anekdotal deneyimleri bir ölçüm gerecine çevirirken, tükenmişlik deneyimini de bir tanıya dönüştürürler. Başka bir deyişle, tükenmiş kişilerden yola çıkarak yasal bir tükenmişlik hastalığı yaratılmış olur (Friberg 2009).
Maslach’ın ölçüm gereci üç ana bölümden oluşmaktadır: Duygusal tükenme, depersonalizasyon ve kişisel başarısızlık hissi. Depersonalizasyon, müşteri (başvuran, hizmet alan kişi) hakkında olumsuz, sinik tutumlar ve hislerin gelişmesi; kişisel başarısızlık ise, kendini olumsuz bir şekilde değerlendirme eğilimidir. Tükenmişliğin böylesine ölçülebilir hale gelmesi, psikososyal değerlendirmelerdeki ezelî sorunu yeniden düşündürür: Bu ölçümlerde her birey sonuçta diğerini temsil edebilir, çünkü tüm bireyler seçilen yönteme göre aynıdırlar. Dahası, her ne kadar Maslach ve Jackson yazıları aracılığıyla tükenmişliği rafine bir hale getirip yasallaştırsalar da, yeni bir engelin üstesinden gelinmesi gerekmektedir: Bir tanı olarak yasallaşması için Uluslar arası Hastalıkları Sınıflandırma ( ICD) kitabının son versiyonuna girmelidir. Nihayet tükenmişlik 1992’de bu “büyük mavi kitaba” girer (Friberg 2009).
Bu tanının ICD aracılığıyla ülkelerin tanı sisteminde girişi, hekimlerin tanıları, sosyal sigortanın tutumu, politik ve akademik tartışmaları içeren çeşitli etkileşim alanları yaratır. Örneğin, 1990’larda İsveç’te insanlar yeni, müphem deneyimlerini giderek artan bir şekilde tükenmişlik tanısı yoluyla dile getirmeye başlarken, hekimler de çoğu kez bunu makul bir açıklama olarak kabul ederler. Ancak, spesifik ölçütler kullanmadıklarından, hastalık tazminatı iddiaları kolaylaşır. Böylece tükenmişlik tanısının artışı dikkati çekmeye başlar. Öyle ki, bugün artık İsveç’te sosyal güvenlik büroları, tanı bir pratisyen hekim tarafından konulmuşsa, tükenmişliğe bağlı hastalık tazminatı iddialarını kabul etmemektedir. 2005’ten beri tükenmişlik mağdurları devletten hastalık yardımı almaya devam etmek isterlerse, psikiyatri uzmanlarına başvurmaları gerekmektedir. Şu anda İsveç’te tükenmişlik, en sık konulan beş tanıdan biri haline gelmiştir. Üstelik “pahalı” bir tanıdır. Ortalama bir tanı alan hastaların nerdeyse 1.5-2 katı paraya mal olmaktadır. Bu nedenle, politik tartışmaların bile bir parçası olur. Hükümetin, sorunu çözmeye çalışmaları için çeşitli kurumlara aktardığı ekonomik kaynak 2002’de 565 milyon kron iken, 2003’te bu bedel 830 milyon’a, 2004’te 818 milyon’a çıkar. Zamanla psikiyatrik tanılar en başta gelen hastalık izni nedenleri olan sırt ve kas ağrılarını sayıca geçerler. Sıkı çalışma artık fiziksel değil, -zaman zaman bitkinlik, fibromiyalji ve tükenmişlik gibi fiziksel belirtiler gösteren- zihinsel bir sorun olur. Bu gelişmelerin sonunda, rehabilitasyon tedavisi verenler merkezlerini fiziksel hastalıklar yerine zihinsel belirtileri tedavi eden yerlere çevirirler. Üstelik tedavilerin sonuçları konusunda güvenilir veriler olmamasına rağmen, ayrılan kaynakların bolluğu, tükenmişliğin epey bir meşruiyet kazandığını göstermektedir (Friberg 2009)
Bu arada tükenmişlikle mücadele edecek yatırımlar artarken, uzmanlar arasında ve halk çevrelerinde tükenmişliğin gerçek olup olmadığı konusunda tartışmalar da sürmektedir. Kimine göre, çalışma hayatının daha da zorlaştığını doğrulayan tıbbî açıdan nesnel bir olgu yoktur. Olan şey, hastalar arasındaki bir tutum değişikliğidir. Buna karşın, özellikle tıp çevrelerinde tükenmişlik gerçek bir ıstırap; giderek insanlıktan çıkan bir dünyadaki ortak (gerçek) yaşantılar olarak görülmektedir. Bununla birlikte, bazıları da tükenmişliğin gerçek bir hastalık hali değil, akademik bir icat olduğunu savunur. Onlara göre, tarihte her zaman işinden memnun olmayan insanlar olmuştur. Bugün tek farklılık, insanların bu hoşnutsuzluğu tıbbî bir tanıya dönüştürmeleridir. Belki de gelişmiş bir refah devleti ya da başkalarına yoğun ilgi gösterecek fazladan enerjisi olan insanlar olmasaydı, tükenmişlik de olmayacaktı. Nihayetinde tükenmişliğin kendine özgü bazı faillerin (belli uzmanların ve bilim adamlarının) ve kendine özgü bir toplumsal yapının ürünü olduğu söylenebilir (Friberg 2009).
TÜKENMİŞLİK VE TOPLUMSAL BOYUT
Bir çok psikiyatrik bozukluğun tersine, tükenmişlik, esas olarak psikobiyolojik değil, psikososyal bir bozukluk olarak görülmüştür. Yani, tükenmişliği anlamaya çalışanlar, depresyon durumunda yapıldığı gibi, biyogenetik etkenler ile çevre arasındaki etkileşime bakmak yerine, daha göz önündeki kişilik vasıfları (örneğin, yüksek bir başarı ihtiyacı) ile (gerek kurumsal, gerekse toplumsal düzeydeki) dışsal stresörler arasındaki etkileşime bakmışlardır. Bu yüzden, tükenmişliğin doğası, toplumsal baskılar değiştikçe değişebilir: İdealizm 30 yıl önce en önemli kültürel değer olarak el üstünde tutulurken, statü ve para peşinde koşmak gibi daha açık bir şekilde kendine odaklanmış motifler bugün sıkı çalışmanın motivatörleri işlevi görmektedirler – bu da tükenmişlik dediğimiz fenomenin anlamını ve doğasını değiştirmektedir (Farber 2000).
Öğretmenler bu tür tükenmişliğin başta gelen örnekleridir. ABD’de bir çok genç 1960’ların sonlarında, birlikte çalıştıkları çocukların hayatlarına getirecekleri değişiklikler konusunda saf ama büyük beklentilerle eğitim sistemine girmiştir. Bu öğretmenlerin bir kısmı öğrencilerinin hayatlarında gerçekten etkileyici değişiklikler yapmış ve bu sıkı çalışmalarına devam etmişlerdir. Yaptıklarından düş kırıklığına uğrayan bir kısmı, gerçekdışı beklentilerini ve/veya çabalarını azaltarak öğretim alanında kalırken, bir kısmı beklentilerini değiştirememiş ve bu nedenle çalışmaya devam edememiştir, çünkü kişisel tatmin ya da öğrenci performansı açısından ortaya çıkan sonucun, verdikleriyle orantılı olmadığı görülmüştür. Bu, tükenmişler grubudur – sonunda özen göstermeyi bırakan, sıkı çalışmaktan vazgeçen, işin stresörlerinden gerek fiziksel, gerekse duygusal olarak acı çeken grup (Farber 2000).
Son 20 ila 30 yıl boyunca iş hayatının diğer alanlarında da sayısız kültürel değişme ortaya çıkmıştır. Bunların bir bölümü elbette ekonomiktir: daha fazla kâr baskısı bir çok kurumda ve şirkette küçülmeye neden olmuş ve bu da bakım işlerinden üniversite hocalarına kadar geniş bir yelpazedeki mesleklerde çalışanlar açısından iş yükünün artmasına yol açmıştır. Ulusal Mesleki Güvenlik ve Sağlık Enstitüsü’ne (National Institute for Occupational Safety and Health) göre, Amerikalıların haftalık çalışma saatleri son 20 yılda % 20 artmıştır ve bugün haftada ortalama 47 saattir. Bugün çalışanların giderek daha az şeyle daha fazla şey yapmaları istenmektedir. Bu şirket değerleri, otuz kırk yıl önce insani hizmetler profesyonellerinin tam olarak kaçmaya çalıştıkları şeylerdir (Farber 2000).
Ek olarak, Amerikan kültürü, özellikle de işyeri kültürü, giderek artan bir şekilde teknolojik bir hale gelmektedir. Ayrıca, teknoloji – özellikle de bilgisayarların kullanılması- hem işin, hem de kişilerarası ilişkilerin doğasını değiştirmiştir. İş yalnız başına yapılabilir ve genellikle öyle yapılmaktadır. E-posta yazışmaları kişilerarası ilişkilerin ve tartışmaların yerini almıştır; kimileri için tek başına bilgisayar başında oyun oynamak (solitaire) grupça verilen kahve aralarının yerine geçmiştir. Bu değişiklikler de işi hakkında idealist düşünmeyi ya da ondan büyük bir anlam çıkarmayı zorlaştırmaktadır (Farber 2000).
Kişisel değerler konusunda başka değişiklikler de olmuştur. Bu değişikliklerin bir kısmı elbette ekonomik, teknolojik ve kültürel değişmelerin sonucu olabilirler. Aldırmazlık, nihilizm ve/veya kişisel kazanç sosyal davaların yerine geçmiştir. Yani, bugün bir kuşak öncesine göre daha az kişinin, daha geniş sosyal konulara ilgi duyduğu görülmektedir ve bu yüzden işte (sadece malî olanların ötesinde) daha büyük bir anlam duygusu bulmak daha zorlaşmıştır. Postmodernizmin ironik ve bağlantısız bakış açısının da bu sürece katkıda bulunduğu öne sürülebilir. Hepimizin mutlaka duyduğu “fark etmez”, “değişmez”, “ne olursa olsun” gibi cümlelerin hepsi bir bağlantısızlık duygusunun göstergesidir ve bunlar toplumu, bağlanmayı ve “fark yaratmayı” vurgulayan daha önceki (örneğin, 1960’lardaki) kişisel vizyonların içeriğindeki değerlerin tam tersidirler. Bu nedenle, işe kişisel yatırımın ve anlam arayışının yerine, büyük ölçüde işi esas olarak kişisel kazanç, özellikle de malî başarılar için kullanmaya yönelik bir hareket geçmiştir. Yani, çalışanlar, hatta işgücüne yeni katılanlar tarafından sorulan bir soru olarak “Bu iş kişisel anlam ya da tatmin sağlayacak mı?” sorusu, “Ne kadar kazanacağım?” ile yer değiştirmiştir. Aynı şekilde insanların “her şeye sahip olma” dürtüsüyle ve olağandışı sayıda yükümlülükle aşırı yüklendikleri görülmektedir. Bugün bireyler terapistlere (ve arkadaşlarına) muhtemelen hayatlarındaki ağır taleplerden (aileden, arkadaşlardan, işten ve yurttaşlık yükümlülüklerinden gelen baskılardan) yakınmaktadırlar. Hepimizin aileden, arkadaşlardan ve müşterilerden en sık duyduğu şey “Çok meşgulüm”dür (Farber 2000).
Bunlar geniş ölçekli toplumsal eğilimlerdir elbette ve bireysel değerler açısından sayısız beklenti mevcuttur; gene de bu değişiklikler işin toplumsal ve kültürel bağlamının genel doğasını büyük ölçüde değiştirmiştir. Bu değişikliklerin bir sonucu, insanların “klasik” tükenmişlik tipine, yani, genellikle toplumsal açıdan daha anlamlı, yüce amaçların peşinde gittikçe daha fazla, neredeyse fiziksel ve duygusal tükenme noktasına kadar çalıştıkları tükenmişlik tipine daha az eğilim göstermeleridir. Gerçekten de bugün daha yaygın olarak görülen tükenmişlik türü, insanların fazla yükümlülükten, artan dış baskılardan, yetersiz malî teşviklerden ve kişisel gelişim fırsatlarının yetersizliğinden yakınmalarıyla belirgindir. “Tüm çabalarıma rağmen öğrencilerimin bir çoğunun hâlâ doğru dürüst okuyamaması çok canımı sıkıyor” diye yakınan A Öğretmeni ile “Müdürüm sonraki sınavda tüm öğrencilerimin sınıf düzeyinin üstünde performans göstermesi için üzerimde çok baskı uyguluyor” diye yakınan B Öğretmeni arasında büyük fark vardır. Aynı şekilde, artık işine inanmadığından (hizmet alanların/müşterilerin daha iyiye gitmediğinden) yakınan 20 ila 30 yıl öncesinin terapisti ile, sağlık idaresinin gereklilikleriyle ya da hayattaki bir çok sorumluluğu bir arada sürdürmeye çalışmanın baskılarıyla uğraşmaktan tükenmiş olmaktan yakınan bugünün terapisti çok farklıdır (Farber 2000).
Mesele, genellikle yirmi otuz yıl önce gördüğümüz tükenmişliğin, işin kişisel ve toplumsal olarak anlamlı olduğu düşünülen (genellikle başkalarına yardım etme) amaçları açısından içsel bir düşkırıklığı duygusuna dayanmasıdır. Bugünün tükenmişliği ise, sadece başkalarının giderek artan taleplerini karşılama baskılarından, aynı kurum ya da şirket içinde diğerlerinden daha iyi olmaya dönük yoğun rekabetten, hep daha fazla para kazanma dürtüsünden ya da açıkça hak ettiği bir şeyden yoksun olma hissinden kaynaklanmaktadır. Evet, hâlâ hemşirelerin ya da hekimlerin hastanelerindeki koşulların hastalara istedileri gibi bakmalarını imkansız hale getirdiği için umutsuzluğa kapılmış oldukları, terapistlerin gelir kaybından dolayı değil, hastalarının ihtiyaçlarına en iyi şekilde hizmet ettiğine inandıkları tedaviyi sağlamalarıyla ilgili kısıtlamalardan dolayı sağlık idaresine kızgın oldukları duyulmaktadır, ancak bunlar artık istisnadır. Yaygın olarak işitilen şikayet, düşürülmüş ücretlerle bu işi sürdürmenin olanaksızlığı ya da bir okul gününün sonuna öğretmenlerin on dakika fazla mesai eklemeye zorlanmasıdır. Tükenmişlik, kavramın doğduğu idealizmden epeyce uzaklaşmış gibi görünmektedir. (Farber 2000).
TANIM VE KLİNİK TABLO
Psikiyatrik tanı sistemlerinde tükenmişliğin statüsü hâlâ tartışma konusu olmasına (örneğin, Dünya Sağlık Örgütü’nün tanı sistemi olan ICD’de resmi bir tanı olarak kabul edilirken, Amerikan Psikiyatri Birliğin’nin tanı sistemi olan DSM’de olmamasına) rağmen, ampirik olarak incelenmeye, kuramsal olarak tanımlanmaya, ruh sağlığı profesyonelleri ve halk tarafından tartışılmaya devam etmektedir. Belki de daha önemlisi, bir çok hasta, özellikle de insanî hizmetlerde (human-service) çalışanlar açısından belirleyici bir odak olmaya devam etmektedir. Bu hastalar aşırı iş yükünden, “zaman açlığı”ndan, hayatlarındaki sayısız ve acımasız talepler konusunda kırgınlıklardan, kişiler arası sorunlardan, ailevî güçlüklerden, asabiyetten, duygusal ve fiziksel tükenmeden, sinizmden ve bu durumdan hiçbir çıkışlarının kalmadığı inancından yakınırlar. Bir çoğunun mali durumları iyidir, ve işlerine, meslektaşlarına ve/veya müşterilerine pek katlanamamalarına, kendileri için bir hayatları olduğunu pek hissetmemelerine rağmen, gene de işlerini bırakıp başka bir yerde iş aramayı göze alamazlar (Farber 2000).
Tükenmişlikle ilgili bir çok tanım ileri sürülmüştür ve bunların çoğu Maslach ve Jackson’un (1981) tasvir ettikleri üç ana etkene dayanmaktadır: duygusal tükenme, kişisel başarısızlık ve depersonalizasyon (son zamanlarda “sinizm” olarak yeniden kavramsallaştırılmıştır). Tükenmişlik esas olarak “sonuçsuzluk”la (insanî hizmetler profesyonellerinin başkalarına yardım etme çabalarının etkisiz olduğu, işlerin bir türlü bitmediği ve çalışmaların -başarı, tanınma, ilerleme ya da değer görme bakımından- kişisel karşılığının görülmediği algısı ile de) ilgili olabilir (Farber 2000). Bu tanı kimine göre fiziksel, duygusal, psikolojik ve manevi bir fenomen, kimine göre yardım mesleklerindeki kişilerde yaşanan, ilerleyici bir idealizm, enerji ve amaç kaybıdır. Başkalarından uzaklaşma, gösterdiği tüm çabaları başarısızlık olarak görme ve çalışmayı bırakma, tükenmişliğe eşlik eden hayal kırıklığının ve engellenmenin uç tezahürleridir. Major depresif epizot ölçütlerinin, tükenmişliğin belirti ve bulgularına çarpıcı bir şekilde benzemesi durumu karmaşıklaştırır. İlgi ve şevk kaybı, enerji azalması, uyku ve iştah bozuklukları, duygudurumu değişiklikleri, değersizlik ve suçluluk hisleri, yoğunlaşma güçlüğü, bedensel bozukluklar görülebilir (Doohan 1982).
TÜKENMİŞLİĞİN OLASI NEDENLERİ
Uzun süren streslerden kaynaklandığı konusunda bir ortak görüş vardır: Kişilerarası çatışmalar, yönetim sorumluluklarını aşırı üstlenme, zaman kısıtlılıkları, çatışan rol beklentileri… İdealist hizmet değerleri ve profesyonel hedeflerle motive edilen kişilerde ortaya çıkar. Diğer nedenler arasında, ihtiyaçlar ile elde edilenler arasındaki çatışma; gerçekdışı adanma; işi doyurucu bir kişisel hayatın ikamesi olarak kullanma; otoriter bir idare tarzı; otoriteyi delege edememe ve gerçekdışı taleplere hayır diyememe sayılabilir.
Toplumda, değerlerde, fiziksel çevrede, örgütlerde ve kişisel kendiliklerimizde ortaya çıkan sürekli değişimler hep uyum sağlamayı ve yeniden odaklanmayı talep eder. Giderek değerler kuşkulu hale gelirler. Planlar altüst olur. Üstelik çağdaş toplumda uyum ancak hızlandırılmış bir tempoyla olanaklıdır. Yetişilemediğinde stresli bir durum ortaya çıkar ve direnç düşer (Doohan 1982).
Tükenmişliğin sadece zorunlu görevler sırasında değil, gönüllü faaliyetlerde de ortaya çıkması ilginçtir. Burada tükenmişliğe neden olan güçlüklerden bir kısmı gönüllü faaliyetleri yürüten kurumla ilişkiler alanındadır. Gönüllüler kendi ideolojileri ve amaçları ile kurumunkiler arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan belirsizlikler yaşayabilirler. Ayrıca, kurumun süregiden faaliyet için gereken kaynakları olmadığında ya da kendilerini çıkmazda hissettiklerinde düş kırıklığı yaşayabilirler. Toplumdaki gönüllü faaliyet, gönüllülerin hayatlarındaki iş ve aile gibi diğer taahhütleriyle çatışabilir. Ek olarak, gönüllüler, hizmetlerden yararlananlarla ilişkilerde de sorunlar yaşayabilirler. Örneğin, müşterinin/hizmet alanların ıstırap ve talepleriyle ya da müşteriden ayrılmanın üstesinden gelmeyi zor bulabilirler (Kulik 2006).
Tükenmişliğin sıklığı cinsiyetler arasında da farklılık gösterebilir. İş, erkeklerin hayatlarında daha başat olduğundan, işteki sorunlarla başa çıkmak için daha uyumlu sosyal beceriler geliştirme eğilimindedirler. Örneğin, üstlerinden gelen eleştirilerle daha iyi başa çıkabilirler. Ayrıca, kadınlarda yaş ilerledikçe tükenmişlik azalırken, erkeklerde artmaktadır. Kadınlarda özgeci motifler tükenmişlik ile negatif ilişki gösterirken (yani, özgeci motif ne kadar güçlüyse, tükenmişlik düzeyi o kadar düşüktür), erkeklerde bütün gönüllülük motiflerinin tükenmişlik ile pozitif bir ilişkisi vardır (yani, motif ne kadar güçlüyse, yükenmişlik de o kadar yüksek düzeylerdedir) (Kulik 2006).
Her halükarda, “tam bir şevk ve tutkuyla işe başlayan, yüksek hırslara sahip kişi, tükenmişliğe en yatkın olan kişidir.” Ya da “Bir motif, karşılanmamış bir ihtiyacın göstergesidir” yaklaşımına uygun olarak, kendini gerçekleştirme eksikliğini gönüllü faaliyet yoluyla telafi etmeyi uman kişiler, düş kırıklığı yaratan bir gerçeklikle karşılaşırlar (Kulik 2006).
Kimine göre ise, tükenmişliğin temel nedeni, insanların, hayatlarının; yaptıkları şeylerin – ve sonuç olarak kendilerinin- önemli ve anlamlı olduğuna inanma ihtiyaçlarında yatar. Bazı düşünürler insanların yaptıkları şeylerin anlamlı olduğuna inanma ihtiyaçlarının kendi ölümlülükleriyle karşılaşmalarından kaynaklanan daralma hissiyle başa çıkma yolları olduğuna inanır. Ölümü inkâr etmeleri için kahraman olmaya; hayatlarının anlamlı olduğunu, şeylerin daha büyük “kozmik” şeması içinde bir anlamları olduğunu bilmeye ihtiyaçları vardır. Buna göre insanların nasıl “kahramanlar” olmayı seçtikleri büyük ölçüde kültürlerinin öngördüğü “kahraman sistemi”ne dayanır. Daha önceki çağlarda din en sık olarak seçilen kahraman sistemiydi. Bugün bir çok insan açısından din artık yeterli değildir. Varoluşsal arayışa dinsel yanıtı reddeden insanlar için en sık seçilen alternatiflerden biri çalışmadır. Bu alternatifi seçen insanlar işlerinden bütün yaşam boyu sürecek bir anlam duygusu çıkarmaya çalışmaktadırlar. Bu İnsanların işlerinden varoluşsal bir anlam duygusu çıkarmaya çalıştıkları genel önermesini kabul edersek, yanıtlamamız gereken sonraki soru, bunu neden seçmiş oldukları bu kariyer yoluyla yapmayı tercih ettikleridir. Neden bir kişi öğretmen olarak bir anlam duygusu elde etmeye çalışırken diğeri hemşire, üçüncüsü yönetici olarak bunu elde etmeye çalışır? Kariyer seçimi bir kişinin hayatının tüm alanlarını kapsayan karmaşık ve çok yönlü bir süreçtir. Yüzyılın başından beri bu süreci etkileyen faktörleri sınıflandırmak için bir çok girişimde bulunulmuştur. Bu girişimlerin çoğu bir yandan eğilimler, yetenekler, ilgiler, tutkular, kaynaklar, sınırlılıklar, gereksinimler ve başarının koşulları gibi etkenleri, diğer yandan da farklı iş kollarındaki fırsatları ve beklentileri içerir (Pines 2000).
Psikodinamik kuram, bilinçdışı kariyer seçimi boyutunu ekleyerek kariyer-danışma kuramlarına önemli bir katkıda bulunur. Ona göre “herhangi bir kişinin hemen her ortamda üstlendiği iş, sadece kölelik ve hapislik uç durumları dışında, bir ölçüde kişisel seçimle belirlenir.” Freud-sonrası psikanalitik kuramın en etkililerinden biri olan Nesne-İlişkileri Kuramı’na göre, ilk haftalarından itibaren içsel hayatımız bireyin kendine özgü içsel yaşantılarının ekranından süzülerek gelen kişilere, ilişkilere ya da olaylara (“nesne”lere) dair içsel temsilcilerden oluşur. Meslek seçiminin bilinçdışı belirleyicileri bireyin kişisel ve ailevî tarihini yansıtan bu insan ve ilişki imgeleridir. İnsanlar önemli çocukluk yaşantılarını tekrar etmelerine izin veren, çocukluklarında tatmin edilmemiş olan ihtiyaçlarını tatmin eden ve ailevî mirasları yoluyla kendilerine aktarılan meslekî düşleri ve profesyonel beklentileri gerçekleştiren bir mesleği seçerler. Bir kariyerin seçilmesi böylesine önemli konularla ilgili olduğunda, insanlar ona yüksek umutlar ve beklentilerle, yüksek ego yatırımı ve tutkuyla girerler. En büyük tutku, tipik olarak, çözülmemiş kimi çocukluk meselelerinin bulunduğu yerde yerleşmiştir (Pines 2000).
Son yıllarda yapılan tükenmişliğin nörobiyolojisine dair çalışmalarda hipokampal formasyonun dentat girusu stresin ve antidepresanların etkileri bakımından çok dikkat çeken bir beyin bölgesidir. Dentat girus, insan dahil farklı türlerde erişkin nörojenezin belgelendiği az sayıdaki beyin bölgelerinden birisidir. Nörojenez, progenitor (ata) ya da kök hücrelerin çoğalması olarak tanımlanabilir; bu çoğalma, nöroblastların granül hücre tabakasına göç etmelerine ve ardından ayrımlaşarak nöronlara dönüşmelerine neden olmaktadır. Nörojenezin bir çok düzenleyici faktörü arasından stresli olayların da dentat kök/ata hücre çoğalmasının güçlü baskılacıları oldukları belirlenmiştir. İlginçtir, uzun süreli antidepresan tedavinin erişkin kemirgen beyninde nörojenez hızını artırdığı bildirilmiştir. Bu bulgular strese yanıt olarak hipokampal nörojenezin baskılanmasının insanlarda da patolojik koşullar altında ortaya çıkan yapısal yeniden şekillenmenin bir parçası olabileceği önermesine yol açmıştır. Buradan da bu türden bir nöral plastisite biçiminin onarılmasının, antidepresan tedavinin terapötik etkilerinde rol oynayabileceği sonucu çıkar. Nörojenezdeki düşmenin en azından kısmen hipotalamus-hipofiz-adrenal (HPA) ekseninin strese bağlı olarak aktive edilmesi, bunun da glükokortikoidlerin yükselmesiyle ortaya çıktığı görülmektedir. Bu kuramda erişkin hipokampal nörojenez yetersizliğinin, tükenmişlik gibi stresle ilişkili sendromlarda beyin plastisitesinin değişmesinin biyolojik ve hücresel temelini sağladığı ileri sürülmektedir (Eriksson ve Wallin 2004).
Hipokampus glükokortikoidlerin negatif geribildirim devresindeki ana yer olduğundan, nöronal hasarın yeniden modellenmesi, nörojenezin azalması ve hücre ölümü, glükokortikotrofin serbestleştiren hormonu (GRH) üreten hipotalamus hücrelerinin ketleyici denetiminin etkisinin düşmesine yol açabilir. Bu da glükokortikoid düzeylerinin yükselmesi ve sürecin daha da kötüleşmesiyle sonuçlanır. Yüksek düzeyde algılanan stres, kortizol yanıtının uyandırıcı etkisinin artmasına yol açar. Bu mekanizma bir kısır döngünün yaratılmasına katkıda bulunabilir: Strese HPA yanıtı bozulur, nörojenez azalır, bu da hipokampal işlevlerin bozulmasından dolayı kişinin stresle başa çıkma yeteneğini azaltır. Major depresyonla ilgili çoğu hayvan modeli bir stres paradigmasına dayanır. Stres paradigmalarına dayanan hayvan modellerinde elde edilen sonuçlar, tükenmişlik gibi stresle ilişkili durumların anlaşılması açısından önemli olabilirler (Eriksson ve Wallin 2004).
Bugün antidepresan ilaçlar zaten tükenmişliğin tedavisinin bir parçası olarak kullanılmaktadırlar. Ancak, fiziksel aktivite erişkin nörojenezinin çok daha güçlü bir uyarıcısıdır. Daha karmaşık üçüncü bir modalite, çevresel zenginleştirmedir (Eriksson ve Wallin 2004).
Bu nedenlerle, tükenmişliğin patofizyolojisini değerlendirmek için yapılan çalışmaların çoğu HPA ekseninin işlevsel değerlendirmesi üzerinde odaklanmıştır. Bu, genellikle bazal kortizol düzeyleri ve bununla ilişkili diğer parametreler ölçülerek belirlenir. Nörojenez açısından nörotrofik faktörler nöronal ağların oluşması ve plastisitenin çok önemli düzenleyicileridirler. Depresif hastalarda nörotrofin ailesinin bir üyesi olan BDNF’nin azaldığı bulunmuştur. Antidepresan tedavi de bu azalmayı tersine çevirmektedir. Stres hipokampusta BDNF gen ekspresyonunu azaltır ve antidepresan ilaç tedavisi bu azalmayı önleyebilir (Sertöz ve ark 2008). Sertöz ve ark.nın çalışmasında 1) tükenmiş grubun sBDNF düzeylerinin, sağlıklı kontrol grubunkinden anlamlı ölçüde düşük olduğu, 2) duygusal tükenme, depersonalizasyon ve depresyonun, tükenmişlikle anlamlı bir ilişki gösterdiği, 3) BDNF düzeyleri ile duygusal tükenme arasında anlamlı bir negatif korelasyon, BDNF düzeyleri ile kişisel yeterlilik arasında anlamlı bir pozitif korelasyon bulunduğu, 4) gruplar arasında HPA ekseni işlevlerinde fark olmadığı, ve 5) Kortizol parametreleri ile hedef değişkenlerin herhangi biri arasında bir ilişki saptanamaadığı görülmüştür (Sertöz ve ark 2008).
TEDAVİ
Tükenmişliğin tedavisinde önleme ilk sırayı almaktadır. Bunun için de kendini değerlendirme, değişime uyum sağlama, yönetimin yeniden irdelenmesi, yaratıcı boş zaman kullanılması önerilmektedir. Önleme için, uygun beslenme, düzenli egzersiz, oyuna zaman ayırma, gülme, gevşeme ve tefekkürün yanısıra, kendine dair bilgi edinme, destekleyici arkadaşların yorumları, profesyonel bilgilerin geliştirilmesi gerekir.
Gerçekliğe odaklanma, rolleri netleştirme, başkalarını işe katma, öncelikler belirleme ve durumu değerlendirme de tükenmişliğin önlenmesine katkıda bulunur. Kendini değerlendirme; stresin doğru ölçüsü ve türü ile uygun zaman çerçevelerine dair bilgiler edinmeyi, kabul edilebilir stres düzeyleriyle sonuçlanması muhtemel durumları öngörmeyi kapsar. Stresle başa çıkmak için, denge kurmak önemlidir. Arkadaşlarla konuşmak, olumlu pekiştirmeler ve alternatiflerin incelenmesi yarar sağlar. Bunlar yetmediğinde, rehberlik ve danışma önerilir. Değişime yeni bir yaklaşım için insanlar geleceğe hazırlanmalıdırlar. Başka bir deyişle, planlama, yönlendirme ve sorumluluk alanları belirlenmelidir. Yönetimin yeniden değerlendirilmesi, yöneticilerin kurumlarındaki stres sorununu fark etmesini ve yüzleşmesini sağlar. Tükenmişlik sorununa belki de en kapsamlı yaklaşım boş zamanın yaratıcı bir şekilde geliştirilmesidir (Doohan 1982).
Gerçekdışı beklentiler ile kişinin kendisinin algıladığı sonuçlar arasındaki uyumsuzluğu düzeltmek, tedavide önemli bir rol oynar. Empatik dinleme, bilişsel müdahaleler, kendilik psikolojisine benzer bir şekilde, başvuranın büyüklenmeciliği üzerinde durulması ve terapistin çalışmaya karşı kendi duygusal tepkilerinin farkında olmasını içeren eklektik bir modele ihtiyaç vardır. Bilişsel davranışçı yaklaşım, çalışanların genellikle taşıdıkları uyumsuz ve esnek olmayan varsayımlar üzerinde odaklanır. Psikodinamik yaklaşımı ise, hastaların kendilerini cezalandırma (yani, kendi kişisel tatmin ihtiyaçlarına pek aldırmaksızın giderek daha fazla iş üstlenme) eğilimlerini anlamalarını ve çözüme tabi tutmalarını sağlamak üzerinde durur. Ayrıca, toplumun işle ilgili uyum bozucu tutumlara izin veren, hatta bunları destekleyen çağdaş değer sistemiyle kapsamlı bir şekilde yüzleşme ihtiyacını da kabul eder (Farber 2000).
Genellikle narsistik kişileri tedavi etmenin zor olmasıyla aynı nedenlerle, tükenmişlikle terapötik olarak çalışmak zordur. Orada olmak istemezler; terapiye gelirlerse, çıkmazdaki rollerini görmeye pek istekli değildirler; hemen her zaman sorunlarından ya da nahoş duygularından dolayı başkalarını suçlamak isterler: “Patron adil değildir”, “Eşi ne kadar sıkı çalıştığımı takdir edemez”, “Kendi ihtiyaçlarıyla ilgilenmeye hiç zamanı yoktur”. Elbette hepsi doğrudur: hepsi, elbette hikâyenin sadece bir parçasıdır. Terapistlerin karşılaştığı kendine has ikilem, bu yeni tükenmiş bireyler grubunu taahhütlerini azaltmaya cesaretlendirmenin genellikle dirençle karşılaşmasıdır. Tükenmişliğin (duygusal ve fiziksel tükenme, başkalarına karşı sinisizm gibi) geleneksel belirtilerinden acı çekseler de, “her şeyi isterler” ve hayatlarının (güncel ya da potansiyel narsistik doyum veren) herhangi bir boyutunu terk etmeye gönülsüzdürler (Farber 2000).
Bu durumda terapistin genellikle yapması gereken şey, tükenmiş kişiyle birlikte saf tutmaktır: “Evet, çok çalışıyorsun; evet, değerin bilinmemiş”. Bu kişi işitildiğini ve onaylandığını hissetmedikçe ve hissedene kadar hiçbir terapötik çalışma başarılı olamaz. Terapist ancak tedricen kişisel sorumluluk, değerler, beklentiler ve anlam konularına kaymaya başlayabilir. Böylece, psikodinamik ve bilişsel-davranışçı bakış açılarının bir araya getirilmesini gerektiren bir anlayışla, kişinin, işin anlam ve tatmin açısından karşılayıp karşılayamayacağı beklentilerini ayarlamasını; işin baskılayıcı, zahmetli kısımları değil pozitif yönleri üzerinde odaklanmasını; işteki kaçınılmaz stresörlere aracılık edecek daha güçlü bir sosyal ağ inşa etmesini ve işteki stresörlerin her zaman ön planda olmaması için, kendilerine ve başkalarına iş dışı alanlarda daha iyi bakmalarını sağlamak mümkün olur (Farber 2000).
Psikodinamik ve varoluşçu bakış açılarını bir araya getiren bir yaklaşım, öncelikle başarının ve kariyerin o kişi için anlamı üzerinde odaklanmalıdır. Başarılı olmak yüksek düzeyde motive olmuş insanlara bir varoluşsal anlam duygusu verir ve çocukluk yaralarını bir ölçüde iyileştirir. Başarısız olduklarında, başka bir deyişle, işi yapmaları gerektiği biçimde yapamadıklarında, bu nedenle de iş, hayatlarına bir anlam duygusu vermediğinde, tükenirler. Araştırmalar insanların kariyerlerine yüksek beklentilerle ve yüksek ego yatırımlarıyla girdiklerinde, işlerinden varoluşsal bir anlam duygusu çıkaramadıklarını ve sonucun tükenmişlik olduğunu göstermektedir. Tükenmişlik ile insanların işlerinden varoluşsal anlam çıkaramamaları arasındaki bağlantı, tedavi yaklaşımında önem taşır. Bu durumlarda tedavi, bireysel kariyer seçimi için bilinçli ve bilinçdışı gerekçeleri ve seçilen kariyerin nasıl bir varoluşsal anlam sağlamasının beklendiğini; bireyin işinden varoluşsal bir anlam duygusu çıkaramamasının gerekçelerini ve bu başarısızlık hissinin tükenmişlikle nasıl bir bağlantısının olduğunu ve işinden varoluşsal bir anlam duygusu çıkarmasını sağlayacak değişiklikleri belirlemeyi gerektirir (Pines 2000).
KAYNAKLAR
Doohan H. Burnout: A Critical Issue for the 1980’s. Journal of Religion and Health 1982; 21(4): 352-8
Eriksson PS, Wallin L. Functional Consequences of Stress-related Suppression of Adult Hippocampal Neurogenesis – A Novel Hypothesis on the Neurobiology of Burnout. Acta Neurol Scand 2004; 110: 275-80
Farber BA. Introduction: Understanding and Treating Burnout in a Changing Culture. JCLP/In Session: Psychotherapy in Practice 2000; 56(5): 589-94
Friberg T. Burnout: From Popular Culture to Psychiatric Diagnosis in Sweden. Cult Med Psychiatry 2009; 33: 538-558
Kulik L. Burnout Among Volunteers in the Social Services: The Impact of Gender and Employment Status. Journla of Community Psychology 2006; 34(5): 541-61
Pines AM. Treating Career Burnout: A Psychodynamic Existential Perspective. JCLP/In Session: Psychotherapy in Practice 2000; 56(5): 633-42
Sertöz ÖÖ, Binbay İT, Köylü E, Noyan A, Yıldırım E, Mete H. The Role of BDNF and HPA Axis in the Neurobiology of Burnout syndrome. Progress in Neuro-Psychopharmacology and Biological Psychiatry 2008; 32: 1459-65
Tartışma
Yorumlar kapatıldı.