//
Şimdi...
PsikeArt

Uzlaşma

 PsikeArt, Eylül Ekim (29) 2013 (uzlaşma), sa. (yayımlanmış mıydı, emin değilim:-)

Başka bir yerde de söyledim, yazdım. Gene yazmamda sakınca yok: “Umut”u neyse o olarak görmeye başlamam yenidir. Bu içgörüye bu kadar geç ulaşmış olmam, aptallık değilse (ki, inşallah değildir!), aymazlık sayılabilir. “Umut”u hep olumlu bir nitelik olarak düşünmüşümdür. (“Umudu besleyelim abiler!” gibi.) Yenilerde öğrendim ki, Niçe denen bir adam umudun Pandora’nın Kutusu’nda kalan son kötülük olduğunu söylemiş. Nasıl aklıma gelmedi böyle bir şey? Tabii ya.. zekice, değil mi? Bütün kötülükler kutudan döküldüğüne ve son olarak umut kaldığına gore, umut nasıl “iyi” bir “şey” sayılabilir? (Kötülüklerin arasına saklanmış bir “iyi şey”!) (Bir keşif daha olabilir mi?: “Kötülüklerin arkasına saklanmış iyilik” ibaresi bana –nedense- Tanrı’yı düşündürdü.) Her neyse, konu o değil. Ben de keşif yapmak istiyorum. Herkesin bilmediği bir şeyi öğrenmek, olmazsa herkesin bildiğini sandığı bir şeyi belki de bilmiyor olabileceklerini göstermek. (Ah, gene Sokrat!) O hayranlık duyduğum isimlerin söyledikleri karşısında hissettiğim şaşkınlık ile kıskançlık karışımı duygu ne güzeldir! Bunu başkalarına hissettirmek de güzel olmalı.

uzlaşma

Bu yazıda yeni bir bilgiyi keşfetmekten çok, yaygın olarak yanlış bilinenlere başka bir açıdan bakmayı (“demistifikasyon” diyebilir miyiz?) deneyeceğim. Konumuz olan “uzlaşma” ile ilgili, birbirinden uzak gibi görünen, ama (büyük) bir ölçüde bağlantılı iki alandan örnekle tartışmaya katkıda bulunmak istiyorum. Bu örneklerden biri evrimsel psikoloji/antropoloji, diğeri de beyin bilimleri alanından olacak.

İlkinden başlayalım… Sosyal bilimlerdeki en yaygın, sonuçları bakımından da en kötücül yanılgılardan biri, evrimin, “en uygun bireyin hayatta kalması” ilkesiyle çalıştığı düşüncesidir. En az 100-150 yıldır her türlü kapitalist, neoliberal, faşist düzen kendisini bu düşünce sayesinde aklileştirmiştir. Eğer evrim, yani, doğanın evrende kendini var etme biçimi, canlıların birbirleriyle rekabeti, hadi açık söyleyeyim, savaşı üzerinde yükselmişse, ve bu ilke insan gibi mükemmel “uyum sağlamış” bir canlı türünün ortaya çıkışına zemin hazırlamışsa, ekonomide piyasaya “uyum sağlamış” güçlerin, toplumda da gücü yetenin ve hastalıklı olmayanın hayatta kalması; bu rekabette geri kalanların da “elenmesi” normaldir. Hatta daha “ileri” bir insanlık için bu “doğal” süreçleri hızlandırmak iyi bile olabilir: Devlet piyasayı “rekabetçi güçlere” bırakır; emniyet şeridinden gidenler düz yolda gidenleri geçer; hastalar ölür; geri zekalılar kısırlaştırılır; ari ırk arındırılır, vs.. Sosyal devlet, toplumsal işbirliği gibi düşünceler dayanaklarını yitirir: Devlet “herkese” eğitim ve sağlık hizmetleri verir, herkese iş sağlarsa, sağlıksız unsurları desteklemiş, rekabetçilere karşı taraf tutmuş, böylece evrimsel sürece ters bir yola girmiş olur. Bu yaklaşımlar en iyi durumda yürümez, en kötü durumda da insanlığın sağlıksız tarafının ölüp gitmesini engelleyerek gelişmeye engel olur. (Memlekette hala “ 2. Dünya Savaşı’na katılmamamızın “erkekliğimizi öldürdüğüne” inananlar var!)

Oysa antropoloji sayesinde yeni yeni öğreniyoruz ki, insanlığın bugünü bu modelde anlaşılmak ve gelecek projeksiyonu da bu modele göre çizilmek zorunda değildir, çünkü evrim kuramını yeni bulgular, yeni bakış açıları ışığında daha iyi anlayabilirsek, hem bugüne, hem de geleceğe bakışımız değişebilir; (“ne yazık!” mı desem) daha “umutlu” olmak için nedenlerimiz olabilir.

Kimi zaman basit, ama ilk bakışta kolayca fark edilmeyen bir hareketle birçok değişikliğin ortaya çıkabilmesi mümkündür. (“Kelebek etkisi” denen “şey” böyle bir şey olabilir mi?) Marx’ın Hegel’i “ayakları üstüne oturtması” böyle basit bir hareketti, fakat dünya tarihinde büyük bir dönüm noktası oldu. Bu basit yer değiştirme (“ayakları üstüne oturtma”) hareketini evrim kuramına uygularsak, Marx’ınki kadar büyük olmasa da, zihin açıcı bir perspektif kayması (ya da genişlemesi) elde edebiliriz. O da şu: İnsanın (beyniyle ilgili olanlar dahil, her türlü) evrimi, bireysel değil, toplumsal süreçlerde kendini gösterir. Kestirmeden söyleyeyim: a) İnsan baştan beri toplumsal bir varlıktır. b) Toplumun dışında bir insan türünden söz edilemez. c) İnsanı insan yapan, toplu olarak yaşayan gelişkin bir canlı olarak işe başlamasıdır.

Bunlar ne demek? Evrim sürecinde hayatta kalması için değişikliklere uğrayan birim, birey değil, insan grubudur. Dolayısıyla, insanlar grup çıkarına uygun, ortak kararlar üretebilen bireylerden oluşan topluluklar olmaları sayesinde hayatta kalmayı ve gelişmeyi becermişlerdir. Aksi halde, bedensel açıdan bu kadar donanımsız, olgunlaşması için bu kadar uzun zamana ihtiyaç duyan yavrular doğuran bir tür nasıl bu kadar süre ayakta kalabilir, böylesine “gelişebilir”di? Bu noktada konumuzla bağlantı kurmuş oluyoruz: İnsanları bügünkü düzeylerine ulaştıran özellikleri, uzlaşmalarıdır, yani, grup olarak işbirliğine uygun kuralları içselleştirme becerileridir. Evrim tarihi, kısa vadede bireye üstünlük sağlasa da, uzun vadede grubun çıkarına olmayan (öldürme, çalma, ensest, vb.) olaylara müsamaha gösteren, grup içi rekabete izin veren toplulukların dağıldıklarını ve elendiklerini, buna karşın işbirliği yapmayı becermiş toplulukların hayatta kalma olasılıklarının yüksek olduğunu göstermektedir. Uzlaşma insani bir özelliktir.

Örnek vermek istediğim ikinci yanılgı, kültürün derinlerine nüfuz etmiş olan, dolayısıyla benim de paylaştığım bir yanılgıdır. Bu yanılgının temelleri, Freud’un deyişiyle, bilincin çalışma ilkelerinin, gündüz düşüncesinin, ikincil sürecin, düz mantığın ilkelerinde yatar. Aristocu/hiyerarşik mantıkla düşünme yeteneği “kazandırılmış” olan birçok birey gibi ben de sadece doğayı ya da dünyayı, hatta toplumu değil, bedenimizi de hiyerarşik bir düzenlemeyle çalışan bir sistem gibi görmekle yanıldığımı yeni yeni anlıyorum. Bu sistem anlayışına gore, bedenimiz beynimizin buyruklarını yerine getirir; beynimizde de alt ve üst merkezler vardır; üst merkezler karar verici konumdadırlar, vs. Tıpkı evrim kuramının yanlış anlaşılmasının topluma/tarihe dair ürkütücü sonuçları olması gibi, kendi içinde hiyerarşik bir yapıya sahip, yönetici beyin modeli de birçok toplumsal felakete zemin hazırlamıştır. (“Ayakların baş olması” ihtimalinin bir korkutma aracı olarak kullanılmasını düşünün!) Oysa bugün beyin bilimlerinin bize öğrettiği en az iki olgu, bu modele ters düşmektedir. Birincisi, insanlığın ortak bilgeliği hep söyleyegelse de, yeni yeni bilimsel temeller üzerine oturmaya başlayan beyin-beden bütünlüğü meselesidir. (Daha fazla ilgilenenler, başlangıç olarak Damasio’nun karar alma süreçlerinde ve duyguların gerek ortaya çıkışı, gerekse “hissedilmesi”nde bedenin rolüne dair çalışmalarına bakabilirler.) Bu konuda özetle şu söylenebilir: a) İnsanın gerek iç ve dış dünyayı algılama ve yorumlama, gerekse bu algılara dayanarak kararlar alma mekanizmaları beyin-beden bütünlüğünü gerektirir. b) Karar almak, salt beynin “üst” katmanlarında oturan bir “merkez”in işi değildir. (Beynin karar alma süreçleri hiyerarşik değildir.) Kararlara beden-beyin “kompleksinin” ve beynin –neredeyse- tüm yapılarının (az ya da çok) katkısı olur.

Aristocu/hiyerarşik modele ters düşen ikinci olgu, beynin bilgi-işleme, dolayısıyla beyinde her an binlerce kez gerçekleşen karar alma süreçlerinin temelini oluşturan moleküler işlevlerin rolüyle ilgilidir. Beyinde moleküler süreçler (ister sinir hücresi, yani nöron, isterse yapıştırıcı hücreler, yani, glia olsun) tüm hücrelerin zarlarındaki etkin pompalar ve alıcılar aracılığıyla ya da -bir ölçüde- edilgin ve kapı gibi açılıp kapanma yetenekleri olan delikler aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurmaları sayesinde gerçekleşir. “Sinaps” denen hücreler arası aralığa salınan moleküller diğer hücreyi etkileyerek bir uyarım ortaya çıkarma potansiyeli üretirler. Böyle birçok moleküler alışveriş ve tekrarlayan uyarımlar sonucunda öteki hücrenin bir uyarım üretip üretmeyeceği belirlenir. Bir hücreye gelen uyarımlarının bir bölümü uyarıcı iken, bir bölümünün engelleyici olduğu; daha ötesi, insan beyninde yaklaşık 100 milyar sinir hücresi, bunların birkaç katı yapıştırıcı hücre bulunduğu, bunların da uzantılarıyla birbirleriyle yüzlerce/binlerce bağlantı kurduğu düşünülürse, beyin hücrelerinin herhangi bir bilgiyi işlemek (herhangi bir karar almak) için, aralarında bir “uzlaşma” oluşturmaları gerektiği, çalışabilmeleri için başka çarelerinin olmadığı anlaşılır. Kimi zaman genetik ve/ya da yetiştirme ile ilgili nedenlerden ötürü beynin işleyişi sırasında yaşanan aksamaların bir uzlaşma (konsensüs) eksikliği değil, bir başka uzlaşma oluşumu (compromise formation) oldukları da düşünülebilir.

Demek ki, uzlaşma, doğanın çalışma biçimidir. İnsanlık, eğer bir gün tür olarak yok olmaktan kurtulacaksa, bunu hem kendi türdeşleriyle, hem de –daha önemlisi- doğa(sı)yla uzlaşarak gerçekleştirebilecektir.

 

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Hakan Atalay

Psikiyatrist, psikoterapist, öğretim üyesi, eş, baba, Ankaralı, ama şu anda İstanbul’da, Yeditepe Üniversitesi’nde. Eposta: hakan.atalay@yeditepe.edu.tr Çağrı Merkezi: 4447000

Tartışma

Uzlaşma” için bir yanıt

  1. Emircan Kunuk adlı kullanıcının avatarı

    İleri bir okuma için, anarşist coğrafyacı Peter Kropotkin’in “Karşılıklı Yardımlaşma” kitabına bakılınabilir.

    http://patikaekoloji.org/sosyal-darwinizim-mi-karsilikli-yardimlasma-mi-ozgur-oktay/

    http://meydangazetesi.org/arastirma/2013/09/doganin-kolektif-ekolojik-uyumu-karsilikli-yardimlasma/

    Beğen

    Yazan: Emircan Kunuk | 4 Kasım 2018, 21:04

İletişim

+905452275336

Kategoriler

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com