//
Şimdi...
PsikeArt

Yalan ve Riya (İkiyüzlülük)

PsikeArt, Mayıs Haziran (33) 2014 (yalan), sa. 6-9

“Doğrusunu söylemek gerekirse, bir kişinin yalan söylediğinden bahsetmek olsa olsa o kişinin Tanrı’ya karşı cesur, insanlara karşı bir korkak olduğundan bahsetmektir.”

Montaigne, Denemeler

 “Gerçeği, her yönüyle, sadece gerçeği…” Mahkemelerde edilen bu yeminin sözleri ilginçtir, sadece örtük olarak insanların yalan söylediklerini değil, “gerçeğin” çok yönlü olduğunu kabul etmesiyle de… O halde, tanımlarla başlamak gerekli olabilir, çünkü yalan apaçık olabildiği gibi, aslında doğru olmayan şeylerin söylenmediği, fakat daha büyük bir gerçeği gizleyen ifadeler biçiminde de olabilir.

 

Tanımlar

 

Yalan: Aldatmak maksadıyla bilerek söylenen gerçeğe aykırı, asılsız söz.

Yalancı: Yalan söylemeyi huy edinmiş kimse.

Çocuklara söylenen yalan: Erişkinlerle ilgili bir meseleyi çocuklar için kabul edilebilir hale getirmek için söylenen yalan: “Seni leylekler getirdi.”

Beyaz yalan: Masum veya zararsız yalan: “Harika görünüyorsun.”

yalan

Nezaketen yalan: Dinleyeni gerçekten inandırma niyeti olmadan, nezaketen söylenen sahte sözler: “Akşam yemeği mükemmeldi.”

Blöf yapmak: Genellikle ahlakdışı olarak görülmeyen aldatma işi.

 

Yalanın Felsefesine Özet

 

Aziz Augustine, Thomas Aquinas ve Immanuel Kant gibi filozoflar için yalan hiçbir zaman kabul edilemez. Tek kurtuluş yolu yalan söylemek olsa bile, kişi ölmeyi, işkence görmeyi göze almalıdır. Çünkü yalan söylemek 1) doğal amacı konuşanın düşüncelerini iletmek olan doğal konuşma yetisinin kötüye kullanılmasıdır, 2) toplumun temeli olan güveni çökertir, 3) diğerinin insanlığını sadece kendi amacı için bir araç olarak kullanmaktır ve 4) kendi içindeki insanlığı da amaçları için bir araç olarak kullanmaktır. Schopenhauer, kimi zaman yalan söylemeye izin verilebileceği kanısındadır ve İncil’den buna dair örnekler aktarır. Nietzche için ise bazılarının yalan söylemekten kaçınmasının nedeni, yalanı sürdürmenin zorluğudur: Bazı insanlar sadece zayıflıklıklarından ötürü gerçeği söylerler.

 

Bireyoluş Açısından Yalan

 

Tüm olumsuz çağrışımlarına rağmen yalan söylemek aynı zamanda ruhsal gelişimin önemli bir aşaması, hatta toplumsal ilişkileri kolaylaştıran bir araç olarak da kabul edilmektedir. Yaklaşık 4,5 yaşındaki çocuklar ikna edici bir şekilde yalan söyleyebilmeye başlarlar. Bu yaştan önce, başkalarının olayları kendilerinin gördüğü gibi görmediklerini anlama yetenekleri yoktur. Bu nedenle, sadece tek bir bakış açısı olduğunu varsayarlar: kendi bakış açıları. Küçük çocuklar yalan söylemenin kabahatlerinden dolayı cezalandırılmalarını önlediğini yaşayarak öğrenirler. Bu dönemde bazen fantastik ve inanılması güç yalanlar söylerler. Yalanın ne işe yaradığını ilk kez öğrendikleri sırada, ahlaki olarak bundan kaçınma anlayışları yoktur. Bunu iyice anlayana kadar yıllarca yalan söyleyen insanları ve yalanların sonuçlarını gözlerler. Yalan söylemeye eğilim çocuklar arasında büyük farklılıklar gösterir; kimi bunu alışkanlık haline getirirken, kimi de dürüst olmaya alışır.

Bazı yalanlar çocuğun duygusal gelişiminde olumlu bir rol oynarlar. Örneğin, çocuğun ilk başarılı yalanı bazı araştırmacılar tarafından zihinsel gelişimde olumlu bir dönüm noktası olarak görülür. Çünkü bu ilk yalan anne babanın her şeyi bilmediğine dair ilk deneyime işaret eder. Çocuğun genellikle ikinci yaş civarında ortaya çıkan bu kavrayışı, kendi iradesine sahip ayrı bir kişi olduğu duygusunun gelişmesi için çok önemlidir. Yalan ayrıca tüm çocukların anne babalarını idealize etmelerinin sonunun da başlangıcıdır. Anne babanın gücünün bir sınırı olduğunun ilk kez görülmesi, başkalarıyla ilgili daha gerçekçi görüşler geliştirmenin de ilk adımıdır. Çocuğun bağımsızlık, entelektüel yetenekler, ileriye dönük planlar yapma, duygularını denetlemek için başkalarının bakış açılarını ve kapasitelerini değerlendirme gibi becerilerinin gelişmesi, yalan söyleme kapasitesinin de gelişmesini sağlar. 2 ile 4 yaş arası, çocukların yalan söyleme sanatına hakim olmaları için çok önemli bir dönem gibi görünmektedir. Bu yaştaki çocuklar süperegolarına ya da vicdanlarına ince ayar yapmaktadırlar. 10 ile 14 yaş arasındaki bir dönemde çoğu çocuk erişkinler kadar yalan söylemeye yeteneklidirler. Eğer bir çocuk yalan söylemesine izin verecek yetenekleri geliştirmediyse, olgunlaşmamış olarak kalır. Ergenlik gelişimde diğer bir önemli dönemdir. Yalan söyleme bu dönemde özel bir psikolojik anlam kazanır. Sınırları tekrar tekrar sınamaya başlarlar ve yakalanmadan neleri yapabileceklerini görmek isterler.

 

Evrimsel Açıdan Yalan

 

Çoğu insan topluluğu yalan söylemeyi yasaklayan moral, etik ve dinsel kurallar geliştirmişse de, gezegendeki diğer hayvanların da oldukça düzenli bir şekilde yalan söyledikleri ve yalanın bütün olağan evrimsel güçlerin sonucu olup bunlar tarafından teşvik edildiği görülmektedir. Bilhassa avlanma, av olmaktan kurtulmada olduğu gibi, genellikle yalanı kullanır. Avlanan hayvan avını yakalama sürecinde gizlenirken, bedenini kamuflaj amacıyla kullanırken, bedeninin bir kısmını yem olarak uzatırken, yalan söylemektedir. Bu tür yalan söyleme yetenekleri muhtemelen evrim sırasında çok tedrici bir şekilde gelişmiş ve organizmaların görünüşlerinde veya davranışlarında ufak değişiklikler olarak başlamıştır. Bu değişiklikler organizmaya avantaj sağladıkça giderek çoğalmış ve o yaratığın bir özelliği haline gelmiştir.

Örneğin, timsah nehir kıyısında su içen bir vahşi hayvana bir kütük gibi yavaş yavaş sürüklenerek yaklaşırsa hayvanın tehlikeyi görüp kaçmadığını biliyormuş gibi davranır. İnsanlar da kendilerine avantaj sağlamak ya da kayıplardan kaçınmak için yalan söylerler.

 

Kişiliklere Göre Yalan Türleri

 

Kimi araştırmacılar belli yalan türlerini belli kişilik bozukluklarıyla eşlemektedir. Buna göre, manipülatif yalanlar tamamen bencil güdülerin egemeniğindeki sosyopat ya da antisosyal kişiliğin göstergesidirler. Sosyopatlar pişmanlık duymadıkları ve kurbanlarıyla empati kurmadıkları için en soğukkanlı yalanları söyleyebilirler. Melodramatik yalanlar histerik ya da histriyonik kişilik için doğaldırlar; onları ilgi odağı haline getirirler. Bu tür kişiler umutsuzca sevgi ararlar. Büyüklenmeci yalanlar narsistlerin simgesidir; bu kişiler sürekli başkalarının onayını kazanmaya yönelik derin ihtiyaçları nedeniyle kendilerini en beğenilir şekilde sunmaya yönelirler. Daha etkiliyeciymiş gibi görünmek için yeteneklerini ve başarılarını abartma eğilimindedirler. Özel muameleyi hak ettiklerini sandıkları için, pervasızca yalan söyleyebilirer. Kaçamak yalanlar sınır kişilik için tipiktir. Büyük salınımlar gösteren mizaçları ve dürtüsel eylemleri onları sürekli belaya sokar. Yalanlarının birçoğu suçlamadan kaçınmak veya problemlerinin sorumluluğunu başkalarına yüklemek için söylenir. Takıntılı kişilerin birçok yalanı suçlulukla ilgili sırlardır. Kuralları izledikleri ve ayrıntılara önem verdikleri için gurur duyar, fakat utanç korkusuyla, onaylanmayacağını düşündükleri şeylerin keşfedilmesini önlemek için yalan söylerler. Yalanları genellikle ufak, diğer insanların yalan söylemek için hiçbir sebep göremeyecekleri türden yalanlardır.

 

Yalanlar ve Psikiyatrik Bozukluklar

 

Yalan bazı psikiyatrik bozukluklara eşlik edebilir. Temaruz denen “hastalık taslama” hallerinde çoğu zaman bir çıkar elde etme gibi belirlenebilir dışsal bir nedenle hastalık belirtileri abartılır. Konfabulasyon denen masal uydurma hallerinde kişide organik bir bellek bozukluğu vardır ve kişi bellek açıklarını uydurmalarla doldurmaya çalışır. Hezeyan hallerinde kişi tartışma götürmez aksine kanıtlara rağmen sistemli bir nitelik taşıyan yanlış düşüncelerinde ısrar eder. Yapay bozukluklarda ise kişi görülebilir hiçbir amacı olmaksızın hasta rolüne girmek ister. Narsistik kişiliklerde yalan söyleme görülebilirse de, burada amaç esas olarak kendini büyük göstermektir ve dinleyenler de bunu bilirler. Sınır kişilik bozukluklarında zaman zaman gerçekliği değerlendirme yeteneğinin bozulması ve dürtü denetiminin zayıf olması; inkar, idealize etme ve değersizleştirme gibi savunma mekanizmaları ile biraraya geldiğinde, patolojik yalanlar için verimli bir zemin ortaya çıkar. Antisosyal kişilik bozukluğunda başkalarının hakları daima görmezden gelinir ve bu bozukluğu olan kişi istediklerini (para, seks, güç) elde etmek için genellikle yalan söyler. Yalan söylemenin, bu tür psikiyatrik rahatsızlıklarla ilişkisine rağmen, çoğu zaman bir psikiyatrik tanı olmaksızın ortaya çıktığı belirtilmelidir.

 

Yalanın Tespiti

 

Toplumsal ilişkilerde öncelikle herkesin doğruyu söylediği varsayılır. Ancak, yine herkes hayatının şu ya da bu döneminde, çeşitli sıklıklarda ve büyüklüklerde yalan söylediğini de kabul edecektir. Yalan söyleme sürekli ve yaygın bir hal aldığında ve temelinde bir çıkar veya diğer bir dışsal etken bulunmadığında, patolojik yalan söylemeden söz edilebilir. Diğer bir deyişle, patolojik yalancı, bariz bir amacı olmadan yalan söylemekten kendini alamayan kişidir. Tanım konusunda belli bir uzlaşmaya varmak mümkün olsa da, patolojik yalancıların tespiti o kadar kolay değildir. Araştırmalara göre, insanlar yalanları ortaya çıkarmakta beceriksizdirler ve genelde söylenenleri doğru olarak kabul etme eğilimindedirler. Bu konuda deneyimli dedektifler ve gizli servis çalışanları daha yetenekli olmakla birlikte, onların isabet oranları da sadece % 70’e ulaşabilmektedir. Bu sonuçlar bize “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” atasözünün İsmet Özel yorumunun daha doğru olduğunu düşündürmektedir: İsmet Özel bir denemesinde bu sözün yaygın bir şekilde yanlış anlaşıldığına dikkat çekerek aslında yalanı ortaya çıkarmanın güçlüğüne işaret ettiğini vurgulamıştı. Ona göre, bir zamanlar müslüman mahallesinde oturan gayrımüslimler Ramazan ayında oruç tutmadıkları anlaşılmasın diye mumlarını yatsıya kadar yanık bırakır, böylece gece sahura kalkarak niyetlendikleri mesajını vermeye çalışırlardı. Bu da müslümanlarla gayrımüslimleri ayırt etmeyi zorlaştırıyordu. Yalanın tespiti konusunda Pinokyo’nun Mavi Peri’sinin de yanıldığı görülmektedir. Pinokyo’da Mavi Peri şöyle der: “Yalanlar kolaylıkla tanınırlar. Bunların iki türü vardır: Kısa bacaklılar ve uzun burunlular.” Kısa bacaklı olmaları uzun süre yola devam edemediklerini, uzun burunlu olmaları da yüzlerinden tanındıklarını ima eder. Oysa görülüyor ki, bazı yalancılar “uzun bacaklı”dırlar; yani, farkedilmelerine rağmen uzun mesafeler kat edebilirler.

 

Yalan Konusunda Araştırmalar

 

Bugünden bakıldığında her ne kadar şaşırtıcı görünse de, başlangıçta Adler, Freud ve Jung üçlüsünden bilimsel düşünceye en yakın olanı Jung’du. Freud’un hipnozdan serbest çağrışıma geçmesinde Jung’un “çağrışım testleri”nin rolü olduğu söylenir. Jung bu testlerde görünüşte duygusal yükü olmayan bir takım kelimelere kişilerin verdiği tepkileri (tepki süresini, yaklaşık cevapları, ters cevapları, vb.) kaydetti ve kimi kelimelere gösterilen tepkilerin diğerlerinden farklılaştığını gözlemledi. Zihnin belli olaylara karşı gösterdiği bu hassasiyetin o kişinin bazı travmatik yaşantılarıyla ilişkili olabileceğini, zihnin bu yaşantıların kümelendiği bölümünün –sanki bir kısa devre oluşturarak- bağımsız bir şekilde işlemeye başladığını, böylece kendi başına ayrı bir zihin gibi işlev gören bu hassas bölgelere dokunan çağrışımların normal uyaranlardan farklı tepkilere yol açtığını düşündü. Başka bir deyişle, zihnin bu hassas bölümleri birer “kompleks” haline gelmişti.

İzlenen değişkenler arasına daha sonra nabız, derideki elektrik akımı, göz bebeğinin büyüklüğü gibi parametrelerin de eklenmesiyle, çağrışım testleri bugünün modern yalan makinelerine dönüştü. Bu makinelerin işleyiş esası, kişiye görünüşte duygusal yükü olmayan bazı sorular sormak ve verdiği tepkileri söyledikleriyle karşılaştırmaktır, yani “sözler yalan söylese de, gözlerin yalan söyleyemeyeceği” varsayılır. İlginçtir, günümüzde kognitif bilimlerde yapılan çalışmalarda göz hareketlerinin doğruyu ve yalanı ayırt etmekte önemli ipuçları barındırdığı keşfedilmiştir. Örneğin, görsel olarak yapılandırılmış imgeleri düşünen biri yukarı sola bakarken, görsel olarak hatırlanan imgeleri düşünen biri yukarı sağa bakar. Eğer hatırlayacağı şey işitsel bir nitelik taşıyorsa aşağı sola, içsel bir diyaloga girmişse aşağı sağa bakar, vb. Tersine hareketler doğrudan sapmalara işaret edebilir. Ayrıca, duygular tarafından yönlendirilen sözsüz iletişimlere bilgisayar teknolojisi uygulanarak, aldatmayı ortaya çıkaran bilinçli ve bilinçdışı davranışsal ipuçlarını tanıma yöntemleri geliştirilmiştir. Bu yöntemlerin esası da duygular ve onların ifadesinin evrimsel kökenleri konusunda Darwin’in gözlemleridir. Buna göre, belli duygularla ilişkili olan yüz ifadeleri kültürler arasında büyük değişiklikler göstermez: tikler, kırışıklıklar, kaş çatmalar, sırıtmalar, vb. Yüzdeki onlarca kasın çeşitli hareketleri numaralandırılarak bilgisayar yoluyla hesaplanmakta ve sapmalar ortaya çıkarılmaktadır. Giderek gelişen görüntüleme yöntemleri de yalan araştırmalarına önemli katkılar sağlamıştır. Eleştiriye açık olmakla birlikte, bir çalışmada, sürekli yalan söyleyen ama antisosyal kişilik bozukluğu olmayanlar, antisosyal kişilik bozuklukları olan ama yalan söyleme alışkanlığı olmayanlar ve normal kişilerden oluşan grupların beyin görüntülerinin karşılaştırılmış, yalan söyleyenlerin prefrontal bölgede daha fazla “beyaz madde”ye ve nispeten daha az “gri madde”ye sahip oldukları bulunmuştur. Araştırmacılara göre bu, o kişilere karmaşık bir beceri olan yalan söyleme açısından bir avantaj sağlamaktadır, çünkü yalan söyleyen kişinin bu sırada diğer kişinin zihinsel durumunu anlayabilmesi, kendi duygularını baskılayabilmesi ve gerçeği görmezden gelmesi gerekmektedir. Bu, daha yoğun beyaz madde ve daha etkin bir prefrontal bölge anlamına gelir. Gri madde fazlalığının ise moral konulara daha fazla dikkat edilmesiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Yalan söylemekte güçlük çeken otistik çocuklarda prefrontal beyaz maddenin daha az bulunması, bu varsayımı daha da anlamlı kılmaktadır.

 

Yalan, Riya ve Psikanaliz

 

Riya (ya da ikiyüzlülük) geniş anlamda düşünceler, inançlar, değerler ve eylemler arasındaki samimiyetsizliğe veya sahteliğe işaret eder. Ancak, ahlaki ikiyüzlülüğün daha kısıtlı bir anlamı vardır. Özellikle “gerçekten ahlaklı olmanın bedelinden, mümkünse, kaçınarak kendisinin ve başkalarının gözünde ahlaklı görünme güdüsü”nü temsil eder. Ahlaki ikiyüzlülüğün temel şartı, kendi moral standartlarıyla görünüşte tutarlı olmak, ama aslında onlara ters bir şekilde davranmaktır. Ahlaki ikiyüzlülük üç önemli kavramdan ayırt edilmelidir: bütünlük (dürüstlük), ikiyüzlülük (sahtekarlık) karşıtlığı ve antisosyal kişilik. Bütünlük ikiyüzlülüğün karşısında yer alır; çeşitli inançlar, değerler ve eylemler arasındaki tutarlılıktır. Bütünleşmiş insan sadece herhangi bir durumda değerlerine sıkı sıkıya bağlı kalarak değil, hayatın meydan okumalarını karşılamak için onları yeniden şekillendirerek, incelterek ve onlara uyum sağlayarak da çürümeye karşı koyar. Vicdanın yol göstericiliği değişken ve çelişkili olabileceğinden, bütünlük kişinin çatışmalı ve belirsiz durumları bir inanç ve istikrar duyusuyla karşılamasını sağlar. Temelde bütünlük gerginlik ve farklılığa dayanma gücünü artırır.

Bütünleşmiş insan gibi ikiyüzlülük-karşıtı da çürümeye karşı koyar, fakat bunu ahlaki belirsizlik ve göreciliğe tahammülsüzlükle başarır. İkiyüzlünün ahlakı oynak ve kendi çıkarları tarafından yönetilen bir ahlaksa, ikiyüzlülük karşıtınınki de sabit ve uzlaşmasızdır. Kendi ahlaki saflığını diğer her türlü mütalanın üzerinde tutar ve bu nedenle, meşru fakat çatışan çıkarlar içeren çatışmalara çözümler üretmeye uygun değildir. Gerek toplumsal hayatta, gerekse aile hayatında çıkarların çatışması kuraldır ve muhakemenin katılığı verimli bir uzlaşmanın ve çözümün ortaya çıkmasına engel olur.

Bunlara rağmen her ikisi de normatif bir değer sistemine inançta ve buna bağlanmada ortaklaşırlar. Antisosyal kişilikte olmayan şey deişte bu çürümeme halidir. Bu tür bireyler sadece dürüst olmayan bir şekilde davranmakla kalmazlar, aynı zamanda normatif ahlaki standartlara da tutarlı bağlılıkları yoktur. Ahlaki standartlar bilinir, fakat bunlar bencil, çoğu zaman da kriminal amaçlarla kullanılırlar. Süperegonun kusurlu yapılanması ve bu nedenle zayıflığı, dürtülerin fazla güçlü olması veya narsistik amaçlar kişinin vicdani değerleriyle çatışan çıkarlarının kendine bir yol bularak dışavurmasına yol açar. Kişi dürtülerinin ayartısına kapılarak istediğini hemen elde etmeye çalışır, onu engellemesi gereken süperego da sağlıklı bir şekilde yapılanmamış olduğundan, ilişkide düşeceği durumu düşünmeden yalan söyler. Dahası, süperegosunun kusurlu yapısı nedeniyle davranışlarının sonuçlarıyla da yüzleşmez; pişmanlık ya da suçluluk duymadan ahlaki açıdan aynı hatalı davranışları sürdürür.

Ne var ki, böylesine büyük süperego açıkları bulunmayan, ahlaki değerlere sahip gibi görünen bireylerin de ahlaki olmayan davranışlar sergilemesi istisna değil kuraldır. Bunun bir nedeni, süperegonun birçok özdeşleşmeden oluşmasıdır. Bütünleşmesi kusurlu, öğrenmeye ve etkilenmeye açık olan süperego, eleştirel muhakemenin ufak ufak askıya alınması için fırsatlar yaratır. Kişi, yanlış olduğunu bildiği, fakat yapılmasına izin çıkmasını bilinçsizce özlediği eylemlerin peşine düşer. Örneğin, “denetlenemez ve doyurulamaz bir narsisizm” halinde kişi başkalarının başarılarının haksız bir şekilde kazanıldığını düşünerek dürüst olmayan davranışlarını haklılaştırır: “Herkes yapıyor bunu!” Başka bir deyişle, egonun çıkarları vicdanın yasaklayıcı işlevinin temellerini çökertir. Bazen de egonun zayıflığı buna yol açar: Ego ahlakın güçleri ile kendi çıkarı arasında başarıyla aracılık yapamadığı için bir takım amaçlar üzerinde kurduğu denetimden vazgeçer. Ne ketleyerek, ne de erteleyerek bu amaçların peşine düşülmesine izin verir ve çatışmayı önlemiş olur.

Yapılan araştırmalar ne kendinin farkında olma, ne de ahlaki değerler düzeyinin artmasıyla riyanın azaldığını göstermiştir. Bu sonuç, toplumdışı isteklerin bastırmadan veya süperegodan kaçması varsayımının ahlakdışı davranışları tek başına açıklayamayacağına işaret etmektedir. Bu konuda “yoksayma” mekanizması yararlı olabilir. Freud’a göre yoksayma, kişinin dışında ve ondan bağımsız bir şeyle ilişkili olan gerçeği inkar etmektir ve bu nedenle yaşantılarla kolayca boşa çıkarılan etkisiz bir uzlaşmadır. Bu durumda çatışma ancak egonun bölünmesiyle engellenir, yani, iki karşıt ve bağımsız tutum birbirlerini etkilemeden yan yana yaşamaya devam eder. Kuramsal olarak başlangıçta yoksayma aynı (travmatik) olguya yönelik iki farklı algının birlikte bulunmasını anlatırken, bugün gerçeğe yönelik algıların bilince bir ölçüde sızan bilinçdışı bir fantaziyle bir arada bulunması halini de kast etmektedir. Böylece kişi gerçekliği değerlendirme yeteneğini korurken, fantazide eyleminin –ahlaki- sonuçlarına karşı farklı bir tutum takınabilmektedir. Ahlakdışı bir eylemi savunmaya çalışan kişinin gerçekliği oldukça iyi değerlendirebilirken eyleminin ahlaki sonuçları konusundaki pervasızlığı böyle açıklanabilir. Burada akılcılaştırma da önemli bir rol oynar.

Yalan araştırmalarında olduğu gibi, ikiyüzlülük araştırmalarından çıkan rahatsız edici bir sonuç, katılımcıların büyük çoğunluğunun davranışları ahlaki standartlarla çatıştığında davranışlarını değil ahlaki standartlarını değiştirmesidir. Başka bir deyişle, kişi davranışlarını değiştirmek yerine kendisinin çıkarlarını yeniden yorumlayarak bunları ahlaki olarak değerlendirmeyi tercih etmektedir. Bu tutumun çalışmalara katılan kişilerin çoğunluğunda gözlemlenmesi, şu soruyu haklı kılmaktadır: Hepimizin uygun koşullar altında ikiyüzlülüğe yatkın olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu soruyu “dürüstçe” yanıtlarsak, ahlaki ikiyüzlülüğü sadece belli kişilik bozukluklarına atfetmenin “doğru” olmadığını görebilriz.

 

 

KAYNAKLAR

 

Adityanjee NN, Kay J. Pseudologia Fantastica and Factitious Disorder: Review of the Literature and a Case Report. Compr Psychiatry 1999, 40(2): 89-95.

Birch CD, Kelln BRC, Aquino EPB. A review and case report of pseudologia fantastica. J Forensic Psychiatry Psychol 2006, 17(2): 299-320.

Dike CC, Baranoski M, Griffith EEH. Pathological Lying Revisited. J Acad Psychiatry Law 2005, 33: 342-9.

Forrester J. Hakikat Oyunları: Yalanlar, Para ve Psikanaliz. Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1999.

Goleman D. Lies Can Point to Mental Disorders or Signal Normal Growth. The New York Times. May 17, 1988.

Grubin D. Commentary: Getting at the Truth about Pathological Lying. J Am Acad Psychiatry Law 2005, 33: 350-3.

Hausman K. Does Pathological Lying Warrant Inclusion in DSM? Psychiatric News. January 3, 2003 38(1): 24.

Naso RC. Immoral Actions in Otherwise Moral Indıviduals: Interrogating the Structure and Meaning of Moral Hypcrisy. Psychoanal Psychol 2006, 23(3): 475-489.

Spence SA. Prefrontal white matter – the tissue of lies? Br J Psychiatry 2005, 187: 326-327.

Turner MA, Phil P. Factitious Disorders: Reformulating the DSM-IV Criteria. Psychosom 2006, 47: 23-32.

Wiersma D. On Pathological Lying. J Personality 1933, 2(1): 48-61.

www.medicalnewstoday.com. Lying is Exposed By Micro-expressions We Can’t Control. (28 Eylül 2006’da indirildi)

Yang Y, Raine A, Lencz T, Bihrle S, Lacasse L, Colleti P. Prefrontal white matter in pathological liars. Br J Psychiatry 2005, 187: 320-325.

 

 

 

 

 

 

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Hakan Atalay

Psikiyatrist, psikoterapist, öğretim üyesi, eş, baba, Ankaralı, ama şu anda İstanbul’da, Yeditepe Üniversitesi’nde. Eposta: hakan.atalay@yeditepe.edu.tr Çağrı Merkezi: 4447000

Tartışma

Yorumlar kapatıldı.

İletişim

+905452275336

Kategoriler

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com