(Şizofrengi, Sayı 9; 1993: 27-27)
Psikiyatristler her ne kadar karşılarındakine soru sorar ve onu tanımaya çalışır gibi görünürlerse de, bulmaya çalıştıkları şey “kendi”leridir. Bu ister bilinçli bir çabanın, isterse farkında olmadığımız etkenlerin bir sonucu olsun, bütün insanlar gibi psikiyatristler de herkesten daha çok “kendi”lerini tanımak isterler. İnsanlık tarihi boyunca süren bu arayış, felsefenin suskunlaştığı böyle bir dönemde, psikolojinin sırtına yüklenmiştir.
Psikolojide kendimizi anlayabilmemizi kolaylaştıracak ne gibi ipuçları bulunabilir? Bu anlayış, kendimizi (ve diğer insanları) bağlarından kurtarıp özgürleştirmeye yarayabilir mi? Yoksa insan kendi doğasına mahkum mudur?
İnsanın her türlü eyleminin kutsal bir yazgı tarafından belirlendiğini öne süren dinler bir yana bırakılırsa, bu soruya en kapsamlı yanıtı Marksizm vermiştir. Ona göre insanın özgürleşmesi mümkündür ve yolu da bellidir: İnsanın insanı ezmesine izin veren özel mülkiyet ortadan kaldırılırsa, yabancılaşma da, savaşlar da; toplumsal kötülüklerin hepsi yok olacaktır. Ancak, yaşananlar mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesinin kendiliğinden yeni bir insan yaratmadığını gösterdi. Çin’ de politik devrime bir kültür devriminin eşlik etmesi de, Tien An Men’de görüldüğü gibi, başarısızlığa uğradı. Böyle zamanlarda hep görüldüğü şekilde, insana ve geleceğine ilişkin olumsuz görüşler yaygınlaştı.
Frankfurt Okulu’nun önemi bence, bu sorunu önceden görmesi, yeni bir toplumsal sistemin yalnızca ekonomik değil, psişik bağlarından da özgürleşmiş insanlar tarafından oluşturulabileceğini ortaya koymasıdır. Reich’ın çalışmaları bu psişik bağların temelde cinsel bastırmayla oluştuğu ve politik devrimin cinsel devrimle tamamlanması gerektiği yönündeydi. Marksizm ve psikoanaliz üzerinde düşünenler çoğunlukla cinsellik sorununda yoğunlaştılar, çünkü toplumsal buyruklar aileden geçerek çocuğun zihinsel yapısına içselleştiriliyor; bu süreçte cinselliğin bastırılması temel bir rol oynuyordu.
Ama cinsellik kadar, hatta üzerinde durulmamasının da gösterdiği gibi, ondan daha fazla, bastırmaya uğrayan bir yönü daha vardı insanın: Saldırganlık. Cinsellik nihayetinde doyurulması toplum için tehdit oluşturmayacak bir gereksinimdi ve cinsel özgürlüğün olanakları yaratılabilirdi, ama eğer insanın özünde saldırganlık eğilimi varsa; ne yok edilebilir, ne de serbestçe ifade edilmesine izin verilebilirdi. Örneğin Freud bu kanıdaydı ve içinde yıkıcı dürtüleri de taşıyan bir ölüm içgüdüsü olduğuna inanıyordu. Yeryüzünde ilk tek hücreli canlının oluşu mundan itibaren insanın genlerine kazınan birleşip çoğalma amaçlı cinsel (yaşam) içgüdüsünün tersine, dağılıp yok olma eğilimi (ölüm iç güdüsü) de içimize yerleşmişti.
Bunun karamsar bir görüş olduğu söylenebilir. Eğer insanın biyolojik yapısının değişmez olduğu kabul edilirse, doğrudur; biyolojisi onu hayvanlar alemine doğru çekecektir. Ama insanın evrimi zaten biyolojisini aşması ve toplumsallaşmasının tarihi değil mi? Ne kadar materyalist olduğunu iddia ederse. etsin, her insanın doğuştan “iyi” olduğunu ve toplumsal ilişkilerin onu “kötü” yaptığını söyleyen bir görüş, metafizik bir görüştür. İnsanın kendini-gerçekleştirme olasılıkları, ancak onu (kendimizi) tanımak, olduğu gibi kabullenmek ve buradan yola çıkarak değiş(tir)meye çalışmakla olasıdır. Yoksa, insanın kutsallaştırılması ve her kötülüğün “dışarıdan” geldiğinin öne sürülmesi; sosyalistlerde sık görülen bir “yansıtma”dır.
Evet, insan nasıl sevişme yeteneğine sahipse, savaşma yeteneğine de sahiptir. Cinsellik nasıl sevişmeyle eşdeğer değilse; sevgi, bağlılık v.b. kavramları da içeriyorsa, saldırganlık da savaşmayla eşdeğer değildir: Mücadele, rekabet, tutku, hatta alay etme gibi değişik ifade biçimleri taşır. Onun için toplumsal özgürleşme insanın, evrimin doğal sonucu olarak içinde taşıdığı, hayvansal niteliklerini bastırarak değil, onlarla yan yana ve onları daha insani ifade biçimlerine kavuşturarak gerçekleştirilebilir. Bunun için de önce onları tanımak, kabullenmek gerekir. Çünkü “özgürlük, zorunluluğun kavranmasıdır”.


Tartışma
Yorumlar kapatıldı.