//
Arşiv

Archive for

PSİKANALİTİK REVİZYONİZM

Bu çeviri yazı, Russell Jacoby’nin Social Amnesia (Critique of Conformist Psychology from Adler to Laing. Boston: Beacon Press, 1974) kitabından alınarak (Şizofrengi‘de (sayı 21, 1996; sa: 5-7) yayımlanmıştı. Daha sonra bu kitap Belleğini Yitiren Toplum adıyla Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı.

Sigmund Freud’un kuramlarına ilk karşı çıkan Alfred Adler’di. Adler’in 1911’de Freud’la bozuşmasıyla sonuçlanan psikanalizi yeniden şekillendirme çabası, daha sonra neo- ve post-freudcuların katkılarında bulunan bütün öğeleri içeriyordu. Sonrakiler gibi bu çabada da yeni formülasyonlar daha insanî, liberal ve toplumsal bir bilinç adına ortaya kondular. Sonrakiler gibi burada da kuram ve üstkuramdan pratiğe ve pragmatizme, cinsel ve ruhsal derinlik ve geçmişten cinselliksiz ruhsal bir yüzeye ve bugüne doğru bir kayma meydana geldi. Sonrakiler gibi burada da öznellik “birey” kisvesiyle psikanalize eklendi. Bütün bu liberal revizyonlar psikanalizin devrimci özünü sağduyu ile değiştirdiler. Adler ve ardından gelenler bastırma, çocuk cinselliği ve libido gibi ayrıksı kavramlardan kaçmaya çalıştılar, çünkü bunlar “geleneğin önyargılarına ters düşüyorlardı”.

Şizofrengi 20 kapak

Freud’un Adler’e tepkisi, Frankfurt Okulu’nun neo-freudculara verdiği yanıtın önhabercisiydi. Her ikisi de psikanalizin önceliklerinin yerine gündelik aklın konmasına; içgüdüsel dinamiğin yerine toplumsal etkenlerin ya da ilginin, bastırma ve cinselliğin yerine güvensizliğin ve amaçların, derinlik psikolojisi yerine yüzey psikolojisinin geçirilmesine karşı çıkıyordu. Freud’a ve eleştirel kurama göre, cinsellik, bastırma ve libido psikanalizden çıkarılacak şekilde revize edildiği anda, psikanalizin kendisi bastırılmış demektir. Adorno, neo-freudcular üzerine yazarken, “yüceltmeyi analiz etmek yerine” diyordu, “revizyonistler analizin kendisini yücelttiler.”

Okumaya devam et

Politik Değerlendirme (Haziran 2015)

Hatırlayacak yaştayım: 1980 öncesi Güneydoğu’da yeni ortaya çıkan “apocular”, o sıralarda sokakta gördükleri “Türk solcuları”nı döverlerdi, “sizin burada işiniz yok” diye. (Dövülenlerin bir kısmı da bugün HDP içindeki bileşenlerden biri olan Halkın Kurtuluşu sempatizanlarıydı!)

***

Alanya Panorama

Bu blogun ilk yazısının başlığı “Araçlar ve Amaçlar”dı. O kısacık yazıda şunları söylemiştim:

Feyerabend, Yönteme Hayır kitabında bir olaydan söz eder. Bir tiyatro oyununu izlerken daha önce görmüş olduğu Nazi oyunlarına çok benzediğini fark eder ve kendi kendine sorar: “Marksist” olduğunu iddia eden bu oyunun bir Nazi oyunundan farkı nedir?

Okumaya devam et

Estek Köstek

(Şizofrengi, Şubat 1994 Sayı 12: sa. 10-12)

           

Aklın yüceliği şuradadır ki, ona karşı çıkanlar bile ondan yararlanmak zorundadırlar. Yoksa kimse dinlemez onları.

Doğu’da -Mısır, Asur, Babil ve Fenike- gerek aritmetik, gerekse astronomi bilgisi ileriydi; çünkü arazi ölçümleri için, Nil’in sularının yükselme ve alçalma zamanlarını ve güneş tutulmalarını hesaplamak için bu bilgiler gerekliydi. Ancak bu bilgileri rahipler gizli tutuyorlardı.

Aklın(ın) gücünün farkında olmayanlar ya da bunu kendilerine yakıştıramayanlar, aklın(nın) çözdüğü bilmecelerin büyüklüğünden şaşkınlığa düşer ve zihinlerinin bir köşesinde hep bir sır bulunduğu inancını taşımayı sürdürürler.

Şizofrengi 12 estek köstek

“Günümüzden beş bin yıl önce Mısır’da bir terzi yaşadı. Bu terzi, yüz bin yıllık bilinç diyalektiğinin oldurduğu bir düşünceydi. Beş bin yıldan beri gök ve yer ölçüleri içinde parlayan bütün ışıklarda, bu terzinin kıvılcımı vardır. Terzi mısır papirüslerinde Hermes Tut adını taşıyor. Yunanlılar ona Ermis, ya da üç kez bilgin anlamında Trismegiste diyorlar. Yahudilere göre adı Hanok’tur. Araplar, Hermes-ül Heramise adıyla anmaktadırlar. Kur’an’a göre o, Adem ve oğlu Şit’ten sonra gelen üçüncü peygamber İdris’dir. İlginçtir, evren görüşünün dünya merkezli olduğu (dünyanın sabit sanılıp diğer gökcisimlerinin dünyanın çevresine sıralandığı) zamanlarda insanlar uyumun, yasanın, yetkenin kaynağını gökte arıyorlardı; oysa dünyanın güneşin çevresinde  -üstelik hiç de öyle Pisagorik kutsal bir daire yapmadan- dolanıp duran diğer gezegenler gibi sıradan bir gezegen olduğunun bulunmasına, tüm yetkenin insanda (insan aklında) olduğu inancı eşlik etti: Dünyanın evrenin merkezi olmaktan çıkması, insanı evrenin merkezine oturttu.”

“Terzi Hermes, evrensel düşünü şöyle kuruyor: kocaman boşluğun en altında ölümlülük yeri dünya var, en üstünde de ölümsüzlük yeri Zuhal yıldızı… Zuhal yıldızı evrensel aklın bütün esrarını taşımaktadır, yedinci ve son kattır. Maddeye boyun eğmeyen başarılı ruh, yeryüzündeki kısa sınavını verdikten sonra, bu katları basamak basamak çıkar: İlk basamak Ay’dır (düşünce). Sonra sırasıyla Utarit (soyluluk), Zühre (aşk), Güneş (güzellik), Merih (adalet), Müşteri (bilim) yıldızlan gelir. Yedinci ve son kat, ölümsüzlüğe kavuşulan büyük aydınlık, tümel aklın tüm sırrını saklayan Zuhal yıldızının katıdır.”

Yetkenin gökten yere indirilmesi ve Tanrı’dan insana geri verilmesiyle, yani, burjuva düşüncesinin doruğunu temsil eden Aydınlanma ile yaygınlaşan insan aklına inanç (hatta kimi zaman akıl tapımı), burjuvazinin ilerici konumunu yitirip yozlaşmasıyla birlikte, onun öteki değerleri eşitlik, özgürlük ve kardeşlik gibi, yerini aklın küçümsenmesine (eşitsizlik, baskı ve ayrımcılığa) bıraktı.

Kopernik’in güneş merkezli evren modelini açıkladığı yapıtı Gökyüzü Küreleri’nin Dönmesi, onun öldüğü yıl, 1543’te yayımlandı.

İnsanların olup bitenlere anlam veremedikleri dönemlerde hep akıldışı öne çıktı. Örneğin, savaş ve ekonomik çöküntü dönemlerinde insanın insana karşı kıyıcılığına, acımasızlığına tanık olunması sonucu oluşan karamsar görüşler, insan davranışlarının kökenini akıldışında aramaya yöneltti. Büyük akılcılarsa, gerek toplumun, gerekse insan zihninin yasalarını başka bir yerde değil, onların ta içinde, derinlerinde aramamız gerektiğini gösterdiler. Böylece bir yandan toplum, o güne kadar bir olgular yığınından ibaret olan tarihin yasalarının keşfiyle, dönüşüme açık bir hale gelirken; öte yandan yalnızca bilinçle ya da iradeyle bir tutulan akıl da sınırlarını genişletti, kendisini çoğu zaman hiç de sezdirmeden yönlendiren bir yanının (bilinçdışının) ayrımına vardı.

Galile, Kopernik sisteminin bir modelini herkesin görebileceği bir şekilde ortaya çıkarmıştı. 1610’da, en çok okunan bilimsel kitap olacak olan ve içinde gözlemlerini kısaca ve açıklıkla sıraladığı Yıldızlardan Gelen Haberci’yi yayımladı.

Aklın, ürünlerine bakarak karar verilemeyecek kadar çok boyutlu bir işleyişe sahip olduğu anlaşılmıştı. Çünkü akıl bir yandan her türden hatalarımıza karşı bahane bulmaya çalışırken, bir yandan kendimizi eleştirmemizi sağlayan; bir yandan dünyayı totemlerle, ruhlarla, yıldızlarla… açıklamaya çalışırken, bir yandan olgulardan genellemelere giden, soyutlayan, düzenleyen; kısacası, bir yandan bilinmezin, gizemlinin, anlaşılmazın etkisiyle inanca, bir yandan da bildiklerine karşın kuşku duymaya yönelten bir etkinlikti. Sonuçta akıl birtakım içeriklerin toplandığı bir depo değil, işlerliğiyle anlaşılabilen bir enerji olarak kavramsallaştırılmalıydı.

Stevin 1585’te ondalıkları, Napier 1614’te logaritmayı buldu.

Evrendeki her şey gibi aklın özü de diyalektiktir. Doğru ve yanlış, saçma ve mantıklı, bilinçsiz ve bilinçli… gibi kuşku ve inanç da aklın olmazsa olmaz kategorileridir. Aynı şekilde akıl yalnızca düşünce değil, hatta ondan daha çok eylemdir. Akıllı insan derken, diğer insanlardan belli bir miktar daha çok akla sahip olan birini değil, akıllıca hareket eden bir insanı anlatmak isteriz. Nitekim akıl da insanın kendi davranışını bilmesine, yargılamasına ve tayin etmesine yarayan yetenek olarak tanımlanır. İbni Sina’nın deyişiyle: “Kafamızda akıl iki türden olabilir. Birincisi, kusursuz bilgidir… İkincisi, kusursuz eylem.”

Harvey 1627’de kan dolaşımını buldu.

Bugün yanlışın içindeki doğruyu, saçmanın mantığını, kuşkunun altındaki inancı seçemeyen; varolanın özündeki geleceği, görünenin altındaki potansiyel gerçekliği sezemeyen, kısacası hayatın diyalektik ruhunu kavrayamayan, bu yüzden de dünyaya karamsar bakan, oysa aklın yanında olması gereken birçok insan, duygu adına akla, öznel adına nesnele, sonuçta da bilinemezcilik adına bilime karşı çıkıyor. Mutlak diye bilinen zamanın ve uzamın göreceliğinin anlaşılması (diyelim, bir parçacığın aynı zamanda hem konumunun, hem de hızının hesaplanamayacağının görülmesi) gibi sonuçları dolayısıyla kuantum fiziğinin sergilediği tekinsizlik durumu, bu bilim karşıtı anlayışlara dayanak olarak kullanıldı. Örneğin, deneysel sonuçların nedensel bağlantısını belli bir olasılıkla öngörme gereksiniminden çıkan belirsizlik kuramı, her şeyin rastlantısal olduğu, olayların önceden kestirilemeyeceği, nedenselliğin yalnızca insan zihninin niteliği olduğu savına dönüştürüldü. Bilim adamının “görecelik”ten söz ettiğini gören bazıları, buradan “görecilik”e çok kolay geçtiler ve “her şey görelidir” sonucuna varıverdiler.

“Aklımıza kanat değil, kurşundan çarık gerek” diyen, tümevarımın babası F. Bacon’ın Novum Organum’u 1620’de yayımlandı.

Postmodernizm (“her şey gider” anlamında), okültizm, mistisizm, astroloji, vs. vs.nin aklımızın ırzına geçmeye devam ettiği bir dünyada, aklımıza “mukayyet” olmalıyız. Nerelerde bittiğini bilmesem de, aklımızın da sınırlarının olduğunun, bildiklerimizden çok bilmediklerimizin bulunduğunun, kaldı ki, “bilme”nin tek başına yeterli olmadığının farkındayım. Bunu, akıl sözcüğünün Arapça “köstek”ten geldiğini öğrendiğimde bir kez daha anladım. Yine de sözü edilen sınırları genişletmenin, kösteklerimizi açmanın yolunun da aklımızı kullanmaktan geçtiği kanısındayım. Elbette bu kösteklerin (aklımızın yani) ayaklarımıza dolanmasını istemiyorsak, teker teker kendi aklımıza da fazla güvenmeyelim. Çare kuşkuyu elden bırakmamaktır. Gereksinim duyduğumuz şey ELEŞTİREL AKILDIR. .

Descartes’in Aklın İdaresi İçin Kurallar’ı 1628’de yayımlandı. (Descartes metodik bir şüpheden yola çıkar. Bu metot, yanılgı ve önyargıları önlemek, eleme yoluyla şüphe edilemez bir gerçeğe ulaşmak için, her şeyden şüphe etmeye dayanır.)

Kaynaklar

– Bernal, J. D.: Bilimler Tarihi, Sosyal Yayınlar, 1979

– Hançerlioğlu, O.: Mutluluk Düşüncesi, Varlık Yayınları, 1965

– Hızır, N.: Felsefe Yazılan, Çağdaş Yayınları, (2. bası), 1981

– Kirilenko, G.; Korshunova, L.: Felsefe Nedir (Çeviri: Gül Aysu), Bilim ve Sanat Kitapları, 1987

–  Meydan Larousse

Sömürgeleştirilenlerin Psikolojisi

Şizofrengi 1992; 2: 5-7 (Phil Brown. Toward a Marxist Psychology‘den (New York: Harper and Row, 1974) alındı.)

Şizofrengi 2 Sömürgeleştirilenlerin Psikolojisi

Okumaya devam et

Şiddetin Nörobiyolojisine Dair Notlar

PsikeArt, Eylül Ekim (5) 2009 (şiddet), sa. 18-25

Giriş

Günlük dilde şiddet sözcüğünü nicelik belirtmek için kullanıyor olmamız ilginçtir; yağışın şiddeti, ağrının şiddeti, sevginin şiddeti gibi. Bu anlamıyla şiddet, aslına uygun olarak, “bir güç, hareket veya kuvvetin derecesini” ifade eder; yüksüz bir şekilde. Bu anlamı, şiddetin arızî ya da beklenmedik bir kullanımına değil, hakikî köklerine işaret ediyor olabilir. Öyle ya, belki de bir şeyi (ağırlık, uzunluk, mesafe, sevgi, öfke, vb. açısından) en sağlıklı bir şekilde ölçmenin yolu, ona dokunmak, onunla -şiddetli bir- ilişki kurmaktır. Her halûkârda, şiddetten söz etmek, henüz keşfedilmemiş, dolayısıyla haritası çizilmemiş bir bölgeye doğru pervasızca yola çıkmak, hadi konuyla ilgili bir benzetme yapalım, tehlikelerle dolu bir ormana cahilâne bir cüretle dalmak demektir. Çünkü, daha işin başında, şiddetten söz ettiğimizde, asansöre sığmak için birini iteklemekten tutun da, pusu kurup adam öldürmeye, hatta şehirlerin tepesine yüzbinlerce kişiyi yok edecek güçte bombaları fırlatmaya kadar çok geniş bir davranış yelpazesinden söz ediyoruz demektir. Karşıdaki kişinin (ya da kişilerin ya da şeylerin) sayısı (miktarı) ile verilen zararın büyüklüğü -adı üzerinde- şiddetin niceliğine dair bilgi verebilir, fakat şiddetin “ne”liği (niteliği: nasılı, nedeni) sadece bu -nicel- bilgilerden çıkarsanamaz. Saldırganlık (agresyon), kızgınlık, yıkıcılık, tahripkârlık, düşmanlık (hostilite) gibi, şiddete eşlik eden ya da onun yerine kullanılan sözcükler varolan kargaşayı çoğaltır. Bu nedenle, şiddetin; çok boyutlu, yıkıma olduğu kadar yaşama da yardımcı olma potansiyeli taşıyan, dünyada kendisine bir yer açmaya çalışan temel yaşam gücünün hareketi olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum.

şiddet

O halde bu zorlu yola girmeyi deneyelim… Yakın zamanlara değin, son yüzyıl da dahil olmak üzere, şiddet üzerine yapılan araştırmaların çoğu toplumsal, ailevi, kültürel etkiler üzerinde odaklanmıştı. Böylesine çok boyutlu, insanlığın gerek bugününü, gerekse geleceğini böylesine derinden ilgilendiren, ekonomik, toplumsal, politik ve kültürel konularla böylesine içiçe geçmiş bir konunun bireyin/biyolojinin ötesinde, alabildiğine geniş kapsamlı bir şekilde ele alınması kaçınılmazdı. Ancak, son zamanlarda moleküler biyoloji, genetik, nöro-görüntüleme gibi alanların çığır açıcı bir şekilde gelişmesi üzerine, birçok insan davranışında olduğu gibi, şiddete yönelik davranışların da önemli biyolojik, genetik ve evrimsel kökenleri bulunduğunu gösteren veriler çoğaldı. Bu yazıda, şiddetin toplumsal, tarihsel, kültürel, politik vb. çok yönlülüğünü akıldan çıkarmadan, nörobiyolojik temelleriyle ilgili yeni çalışmalar özetlenecektir.

Okumaya devam et

İNSANIN DEĞİŞMEZLİĞİ ÜZERİNE

(Şizofrengi, Sayı 9; 1993: 27-27)

 

Psikiyatristler her ne kadar karşılarındakine soru sorar ve onu tanımaya çalışır gibi görünürlerse de, bulmaya çalıştıkları şey “kendi”leridir. Bu ister bilinçli bir çabanın, isterse farkında olmadığımız etkenlerin bir sonucu olsun, bütün insanlar gibi psikiyatristler de herkesten daha çok “kendi”lerini tanımak isterler. İnsanlık tarihi boyunca süren bu arayış, felsefenin suskunlaştığı böyle bir dönemde, psikolojinin sırtına yüklenmiştir.

Psikolojide kendimizi anlayabilmemizi kolaylaştıracak ne gibi ipuçları bulunabilir? Bu anlayış, kendimizi (ve diğer insanları) bağlarından kurtarıp özgürleştirmeye yarayabilir mi? Yoksa insan kendi doğasına mahkum mudur?

Okumaya devam et

Ayna Ayna

(Şizofrengi, Mart 1993 Sayı 7: sa. 12-13)

 

Her gün yüzünüzü yıkarken, dişinizi fırçalarken, saçınızı tararken, makyaj yaparken, giyinirken kendinizi seyrettiğiniz ya da şöyle geçerken bir göz attığınız aynalar üzerinde hiç düşündünüz mü? Ayna karşısında gizli ya da açık bir kendinden hoşnutluk mu, nedenini bilmediğiniz bir tedirginlik mi, yoksa sizi dünyaya geldiğinize pişman eden bir kıskançlık mı duyarsınız? Peki, aynadaki görüntünüze uzun uzun bakıp tanımaya çalıştığınız ya da aynanın içindeki derinliklerde kendinizi yitirdiğiniz oldu mu?

Şizofrengi 7 ayna ayna

“Dışarıdan” bakıldığında, ayna yalnızca görüntümüze çekidüzen verirken yararlandığımız bir gereç. Oysa çoğumuz aynanın bu kadar masum olmadığını -en azından- sezdiren korkutmacalarla büyümüş; “Gece aynaya bakılmaz”, “Çocuklar aynaya bakarsa deli olur” ya da “Aynanın kırılması uğursuzluk işaretidir” gibi esrarengiz bilgileri edinmişizdir. Bunlar “batıl inanışlar” denen bilgi kümesindedirler ve önemsenmeyebilirler. Çünkü “bilimsel” ve bu nedenle gerçekliğin “en doğru” bilgisi, yalnızca deneylerden ve mantık kuralları yardımıyla çıkarsanan, kanıtlanan ve genellikle derslerde öğrenilen bilgidir. Ancak derslerden ve “bilimsel bilgi sunan kaynaklardan uzaklaşıp yeni bilgiler edindikçe, daha da önemlisi hayatın içine girdikçe böyle bir bakışın kimi zaman doğru olmakla birlikte yetersiz kaldığını, “gerçeklik” denen karmaşık bütünün geniş bir kesimini açıklanamaz bırakarak bilincimizi daralttığını fark etmeye başlarız. Masal, mitoloji ve batıl inançların kimi tarihsel gerçekliklerin simgesel anlatımları olduğunu kavrar ve bunların in sanın hem soy, hem de bireysel tarihini oluşturduklarını; saçma, öznel, bilinçdışı denen olguların ancak böyle bir anlayış la bilince alınabileceklerini görürüz.

Okumaya devam et

Psikanalizin Mirası

(Şizofrengi, Ocak 1993 Sayı 6: sa. 14-15)

Psikiyatri giderek artan bir şekilde tıbbın bir dalı haline geliyor. Dünya çapında egemen psikiyatri uygula malarını belirleyen Amerikan psikiyatrisi kuramsal olarak yüzyıl önce sinin Kraepelin çağına dönerek psikiyatrik “bozuklukları” sınıflandır maya çalışır ve bunu yaparken bu bozuklukların oluş nedenlerine atıfta bulunmadığım, “ateorik” olduğunu iddia ederken; pratikte, nedenle ri konusunda bir düşüncesi olmadı .ğını söylediği bu bozuklukları tanı ölçütleriyle, ölçeklerle nicelleştirmeye, laboratuar ve istatistik yöntem leriyle biyolojik etkenleri belirleme ye; dahası kliniklerde, nedenlerini bilmediğini söylediği hu bozuklukla rı biyolojik tedavilerle “iyileştirme ye” uğraşıyor. Psikiyatri gündemin deki bu bir yandan “ateorik”, öte yandansa “apaçık biyolojik” ya da “organik” yönelimin karşısına ezeli ruh-madde ikiciliğinin yansıması olarak psişik olanı temsil ettiği düşü nülen “dinamik” psikiyatri çıkarılı yor. Dinamik psikiyatriyi Freud’un geliştirdiği psikoanalitik kuram ve yan dalları oluşturuyor. Bu yazı temel olarak bir psikoanaliz eleştirisi denemesidir.

şizofrengi 6 kapak

Psikoanalize yönelik eleştirilerin başlıca ikisi üzerinde duracağım. Bunlardan ilki egemen psikiyatrinin iki önemli ayağım oluşturan biyolojik psikiyatriden ve davranışçılardan geliyor. Bu iki yaklaşımın ortak noktası olarak tanımlanabilecek olan ampirik pozitivizme göre, bir kuramın/varsayımın bilimsel olabilmesi için önermelerinin gözlenebilir, denenebilir, ölçülebilir olması gerekiyor. Dışımızda nesnel, gözlemci den bağımsız bir dünya olduğunu ve bu dünyanın ancak gözlem ve deney le bilinebileceğini varsayan bu anlayış yalnızca biyolojik psikiyatrlar ya da davranışçılar arasında değil, ki mi Marksistler arasında da yandaş buluyor. Bu sonuncular Freudculuğun “okur-yazar küçük burjuvanın sınıfsal özüne çok uygun olduğunu” ve “bilinçaltı denilen, ne olduğu be lirlenemeyen ve gözlenemeyen ‘şey’ in eksantrik işlevleri ve mistik havasıyla doğulu küçük burjuvayı hemen etkisi altına alıverdiğini” söylüyor ve ekliyorlar: “Aslında Freudculuk psişik çalışmanın deneysel olarak, objektif metotlarla incelenebileceğini reddetmiş, kendine göre subjektif bir teori icat etmiş, uydurmuştur. ” (1). Daha çok eski Sovyetlerde süre giden pozitivizmin etkisindeki bu Marksistlerin Freud’un “öznel” ku ramının karşısına çıkardıkları “bilimsel” psikolojinin Pavlov’u aşamamış olduğu görülüyor. Bunu, “mistisizme, metafiziğe karşı duran, bilimsel psikolojinin  fizyolojik-maddi yapısını ortaya çıkartmış bulunan Pavlov” ya da ” ‘bilimsel’ psikoloji Pavlov temeline dayanmakta” diyerek ifade ediyorlar (2).

Okumaya devam et

KONFORMİST PSİKOLOJİ

Şizofrengi 5 1992, sa. 10-13

Bu yazı Russell Jacoby’nin daha sonra Belleğini Yitiren Toplum adıyla Ayrıntı Yayınları’ndan çıkacak olan Social Amnesia: Critique of Conformist Psychology from Adler to Laing kitabından Türkçeleştirilerek Şizofrengi‘de (sayı 5; 1992, sa. 10-13) yayımlanmıştı.

Yeni-Freudcuların bilinçdışının psikolojisinden bilinçli olana, idden egoya, cinsellikten ahlâkçılığa, bastırmadan kişilik gelişimine ve en geneliyle libido ve derinlik psikolojisinden “yüzey ve kültür psikolojisi”ne kayması post-Freudcularla hızlandı. Psikanaliz çok fazla uzak, çok fazla kişiliksiz, çok fazla maddeciydi. Geçmiş onurlandırıldı ve unutuldu. Yeni-Freudcuların revizyonları bir kez daha revize edildi. Freudcu kalıntılardan temizlenmiş olarak varoluşçu bir ambalaja (gerçek self, kişilik, kendini gerçekleştirme temalarına) ulaşıldı. “Otantiklik” öne çıktı.

şizofrengi 5 kapak

Post-Freudcular şimdi (toplumsal değişimin alın teri, kiri pası olmaksızın) özgürleşmeyi önerirler. Onların bakış açılarına göre Freudcu biyolojik ve içgüdüsel psikolojiden salt hümanist, varoluşçu, kişisel bir psikolojiye doğru giden hareket bile endüstriyel toplumun ne denli özgürleşmeye doğru ilerlediğinin kanıtıdır. Şimdi nihaî özgürlüğe (öznel ve psikolojik bireye) hazırızdır. Oysa farklı bir yorum mümkündür: Öznellik, tekdüzeleşmiş bir toplumun etkisi altında dağıtılmaktadır. Ego -ya da self, bireysellik, öznellik- psikolojik düşüncede öne çıkmaktadır; bunun nedeni. tam da egonun aslında varoluştan çıkmaya hazırlanmasıdır. Çok fazla seçenekle yüz yüze kalmış, diri bir ego olduğu için değil, hiçbir seçeneği kalmamış bir ego olduğu için kimlik ve kimlik krizlerinden, güven ve güvensizlikten, otantiklik ve kötü niyetten konuşulup durulmaktadır. Revizyonistler bunu doğru olarak -egemen güvenlik arayışı olarak- okurken bile yanılıyorlar, çünkü tarihin ve toplumun ürünü olan bir şeyi -anksiyete ve güvensizliği- alıp insan varlığının evrensel bir öğesine –biyolojiye- çeviriyorlar . Varoluşu kazanırken, tarihi yitiriyorlar. Fromm “Özgür insan zorunlu olarak güvensizdir” diyordu.

Okumaya devam et

Negatif Psikanaliz

Bu yazı Russell Jacoby’nin daha sonra Belleğini Yitiren Toplum adıyla Ayrıntı Yayınları’ndan çıkacak olan Social Amnesia: Critique of Conformist Psychology from Adler to Laing kitabından Türkçeleştirilerek Şizofrengi‘de (sayı 4; 1992, sa. 14-16) yayımlanmıştı.

Şizofrengi 4 Negatif Psikanaliz ve Marksizm1
Okumaya devam et

İletişim

+905452275336

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com