PsikeArt, Mayıs Haziran (33) 2014 (yalan), sa. 6-9
“Doğrusunu söylemek gerekirse, bir kişinin yalan söylediğinden bahsetmek olsa olsa o kişinin Tanrı’ya karşı cesur, insanlara karşı bir korkak olduğundan bahsetmektir.”
Montaigne, Denemeler
“Gerçeği, her yönüyle, sadece gerçeği…” Mahkemelerde edilen bu yeminin sözleri ilginçtir, sadece örtük olarak insanların yalan söylediklerini değil, “gerçeğin” çok yönlü olduğunu kabul etmesiyle de… O halde, tanımlarla başlamak gerekli olabilir, çünkü yalan apaçık olabildiği gibi, aslında doğru olmayan şeylerin söylenmediği, fakat daha büyük bir gerçeği gizleyen ifadeler biçiminde de olabilir.
Tanımlar
Yalan: Aldatmak maksadıyla bilerek söylenen gerçeğe aykırı, asılsız söz.
Yalancı: Yalan söylemeyi huy edinmiş kimse.
Çocuklara söylenen yalan: Erişkinlerle ilgili bir meseleyi çocuklar için kabul edilebilir hale getirmek için söylenen yalan: “Seni leylekler getirdi.”
Beyaz yalan: Masum veya zararsız yalan: “Harika görünüyorsun.”

Nezaketen yalan: Dinleyeni gerçekten inandırma niyeti olmadan, nezaketen söylenen sahte sözler: “Akşam yemeği mükemmeldi.”
Blöf yapmak: Genellikle ahlakdışı olarak görülmeyen aldatma işi.
PsikeArt, Mayıs Haziran (15) 2011 (tükenmişlik), sa. 28-39
TÜKENMİŞLİK – KLİNİK OLARAK
GİRİŞ
Tükenmişlik sendromu bilimsel literatürde 40 yıla yakın süredir bilinmektedir. Terim ilk kez Freundenberg tarafından kullanılmıştır (1974). Hemen ardından da Christina Maslach, tükenmişlik için bir değerlendirme aracı (Maslach Tükenmişlik Envanteri: Maslach Burnout Inventory – MBI) geliştirmiştir (1981). Başlangıçta tükenmişliğin iş stresleriyle bağlantısı üzerinde durulurken, genel olarak uzun süreli streslerin tükenmişlikte rol oynayabileceğine dair çalışmalar giderek artmıştır. Son otuz-kırk yıldır ekonomide, kültürde, vb. dolayısıyla iş hayatında da birçok değişiklik ortaya çıkmış, bu arada çalışan nüfusun içindeki psikososyal yapı da dramatik bir şekilde değişmiştir. Örneğin, iş hayatında daha önce görülen psikososyal sorunlar genellikle görevlerin yeterince uyarıcı olmamasıyla, yalnızlıkla ve anlamsızlık hissiyle bağlantılıydı. İş ortamları değiştikçe, görevler de daha çok geliştirici ve anlamlı olarak algılanmasına rağmen, bellek sorunlarının, yetersizlik hissinin ve çökkün duygu-durumunun son yıllarda daha yaygın hale geldiği görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Uluslar arası Hastalıkları Sınıflandırma Sistemi’nde (ICD) bir tanı kategorisi olarak yer almasına karşın, tükenmişlik hâlâ geliştirilmekte olan bir kavramdır. Bu yüzden de tanımlar kadar tedaviyle ilgili güncel durum da tartışmalı konular arasındadır.

Ancak, gerçek şudur ki, özellikle bazı ülkelerde tükenmişlik tanısı alanların sayısı giderek artmaktadır ve bu olguların önemli bir bölümünde stres en önemli etken olarak kabul edilmektedir. Bazı ülkelerde bu hasta grubunun sağlık bakım masraflarının son yıllarda dramatik biçimde yükselmiş olması, hükümetleri ve araştırmacıları bu konuyu yeniden düşünmeye ve incelemeye yöneltmiştir (Eriksson ve Wallin 2004)
Okumaya devam etPsikeArt, Kasım Aralık (30) 2013 (merak), sa.
Uyandıklarında yanlarında bir bebek bulunduğunu ve bebeğin kendisine ait olduğunu iddia eden iki kadın anlaşmaya varamayınca Kral Süleyman’ın karşısına çıkarılırlar. Süleyman kadınları uzlaştıramayacağını anlayınca adamlarından bir kılıç getirmelerini ister. Bebeği ikiye bölüp kadınlar arasında paylaştırmayı önerir. Bebeğin gerçek annesi, yalan söylediğini düşünecekleri için öldürülmeyi göze alarak, hemen atılır ve iddiasından vazgeçtiğini, bebeğin kendisine ait olmadığını söyler. Süleyman bunun üzerine durumu anlar ve bebeğin gerçek annesine verilmesini buyurur.
Bu öykü farklı yönlerden okunabilir: Genellikle Süleyman’ın kararının ne kadar adil olduğu ya da gerçek annenin ne kadar fedakarca bir davranış sergilediği üzerinde durulur. Forrester, Freud Savaşları’nda, yaygın olan bu iki okumaya ek olarak, üçüncü bir okumaya, Freud’unkine değinir ve öykünün gözden kaçan önemli bir yönünün, bebeğin annesi olmadığı halde öyle olduğunu iddia eden annenin davranışının anlaşılmasıyla ilgilenir. Freud’dan yola çıkarak, haset kavramı üzerinde fikir yürütür.

Özetle, ona göre, haset, “ondan benim de olsun” ana fikriyle özetlenebilecek olan imrenmeden farklı olarak, “benim yoksa, onun da olmasın” ifadesiyle dile getirilebilir.
Bu tür farklı okumalara en iyi örneklerden biri, Pandora’nın öyküsüyle ilgilidir. Zeus’un isteğiyle, ona kendilerinden yetiler verilerek çeşitli tanrılar tarafından yaratılan Pandora (yani, “tüm yetilere sahip olan”), kendisine açmamak üzere verilen, kötülüklerle dolu kutuyu/kavanozu/küpü (aslı pithos; her neyse), “merak”ı yüzünden açınca, kavanozun içindeki tüm kötülükler serbest kalıp dünyaya yayılırlar; Pandora telaşla kavanozu kapatsa da, dipte kala kala “umut” kalmıştır. Öyküye dair en yaygın yorum, dünyada birçok kötülük bulunsa da, insanın umut sayesinde onlarla başa çıkabileceğidir. Oysa büyük putkırıcı Human All Too Human’da bu öyküyü farklı bir şekilde “okur”: “Zeus insanın, diğer kötülükler ona ne kadar eziyet ederse etsin, hayatından vazgeçmesini değil, tersine, kendisine hep yeniden eziyet çektirmeye devam etmesini istedi. Bu amaçla ona umudu verdi. Aslına bakılırsa umut kötülüklerin en büyüğüdür, çünkü insanın çektiği eziyeti uzatır.” (Kaldı ki, Pandora, Zeus tarafından, tanrılardan ateşi çalıp insanlara veren Prometheus’u cezalandırmak için kardeşi Epimetheus’a verildiğine göre, Zeus’un tüm kötülükleri doldurduğu kavanozun içine yanlışlıkla iyi bir şey koyması tutarsız olurdu, değil mi?)
Umut konusunu –şimdilik- bir yana bırakırsak, öykünün ana fikrinin, yani, Pandora’nın kavanozu açma eyleminin kendisinin de farklı yorumlara konu olduğunu görürüz. Öncelikle, tüm kötülüklerin dünyaya yayılmasına neden olan eylemin güdüleyicisinin, meraktan başka bir şey olmadığı açıktır. Buradan yola çıkarsak, merakın o kadar da iyi bir şey olmadığı sonucuna ulaşırız. Nitekim, meraka daha çok dinsel açıdan bakanlar bu kanıdadırlar: İnsanın görevi inanmaktır, gerisini fazla merak etmemelidir.
Pandora’nın öyküsünün Adem’in cennetten kovuluşu öyküsüyle kesişmelerini fark ettiğimizde, merakımız daha da artar, çünkü mitolojide Pandora’nın ilk kadın olarak geçmesi, öykülerin ana kesişim noktalarından biridir. Demek ki, bu merak meselesinde derin bir şey olmalıdır, zira Adem’i cennetten kovduran şey, Havva’nın kendisine sunulan meyveyi – merakından dolayı- yemesi değil midir? Buyurun işte: İnsan türü olarak dünyada yaşıyorsak, bunun en önemli nedeni, merak eden bir varlığın, bir kadının varolmasıdır. Bu iyi mi kötü mü, varın siz karar verin: Sonsuza kadar cennette kalıp sıkıcı bir hayat mı, yoksa kötülüklerle de dolu bir dünyaya sürülüp “maceralı” bir hayat mı sürmek isterdiniz? Şimdilik eldeki birkaç parçayı yerine koyalım: Merak eden kadın, cezalandıran tanrı, kötülükler, cennetten kovulma, vs.
Gene de, meraka dair “çağdaş” düşünceler üzerinde durmadan resmin tamamını göremeyebiliriz. Meraka dair okuduklarıma bakılırsa, insanı meraklandıran gücün en az iki tür olduğu anlaşılıyor. İlkine, yani, merak-dürtüsü kuramına göre, merakı doğuran, görece hoşnutsuzluk veren ve azalması ödüllendirici olan “belirsizlik” yaşantılarıdır. Zihnimiz tutarlılığı yeğler. Oysa, yeni, karmaşık ya da muğlak uyaranlar bu tutarlılık hissini bozarlar. İlgili uyarana dair yeni bilgiler edinmek yoluyla bilişle ve algılarla ilgili tutarsızlık giderilir. Merak uyandıran duruma dair bilgiye ulaşılır ulaşılmaz merakın sönmesi bu görüşü destekler. Ancak, bu kuramın sorunu, insanların (ve hayvanların) kendilerine herhangi bir uyaran verilmeden de araştırma davranışlarında bulunmalarıdır. Çalışmalar da insanların (ve hayvanların) uyarımı azaltmaktan çok teşvik etmeye dönük davranışlara yöneldiklerini, dürtüyü azaltmayan uyaranların (örneğin, besin değeri olmayan tatlı yiyeceklerin) ödüllendirici olabildiklerini göstermektedir. Üstelik, insanlar (ve hayvanlar) hiçbir açık çıkarları olmadan yeni uyaranlara yönelir ve sadece bu tür bilinmezliklerin aydınlanmasından bile kendi başına haz alırlar. Oysa, kuram doğru olsaydı, merak uyandıran –itici- durumlardan uzak durmaları gerekirdi.
İkinci kuram, insanların (ve hayvanların) en uygun uyarılma düzeyini sürdürmeye güdülenmiş olduklarıdır: az ya da fazla uyarılma hoşnutsuzluk yaratır. Bu yüzden organizmalar çok fazla, çok karmaşık uyaranla karşılaştıklarında çok yüksek düzeyde uyarılma yaşar ve bu tür durumlardan kaçınırlar. Öte yandan, organizmalar az uyarılırsa (yani, canları sıkılırsa), uyarılmalarını en uygun düzeye çıkaracak şekilde güdülenir ve meraklarını uyandıracak ve ilgilerini çekecek uyaranlar bulmak için çevreyi araştırırlar. Demek ki, merak kendi başına ödüllendiricidir ve belirsizlikten çok ilgi hisleriyle bağlantılıdır. Ancak, bu görüşe göre de yeni bilgiler elde edildikten sonra can sıkıntısının hızla geri döneceği varsayılır, bu da organizmayı bir kez daha yeni uyaranlar aramaya yöneltir. Dolayısıyla, bir organizmanın nihayetinde gene can sıkıntısıyla karşılaşacaksa, neden durmadan yeni bilgiler edinmek istediği sorusu boşlukta kalır.
Peki, klasik mantıktaki gibi “ya o ya da şu” ilkesi yerine, bulanık mantıkta olduğu gibi “hem o, hem de şu” yaklaşımını kullanamaz mıyız? Hem itici olduğu için ortadan kaldırılması gereken bir belirsizlik hali öneren dürtü modelinin, hem de kendi başına haz yarattığı için ilgi çeken uyaranlara yöneldiğimizi varsayan “en uygun uyarılma hali” modelinin birlikte çalıştıkları da varsayılabilir. Örneğin, merak bir dürtü olmaktan çok, arzulanan bilginin eksikliğinden kaynaklanan hoşnutsuzluk verici bir “yoksunluk” hissiyle denk tutulabilir. Bu durumda, bilgi arayışının nedeni istenmeyen merak hallerinin bilgi edinerek azaltılmasıdır. Hissedilen bilgi açığı (“information gap”) azaldıkça ve bireyler bilgi uyuşmazlıklarını ve buna eşlik eden gerginlik hislerini ortadan kaldırmaya yaklaştıkça merak halleri şiddetlenir. (Bu nedenle, “dilinin ucunda” gibi hissedilen bilinmezlikler merakı artırırlar.) Ancak, yeni ve alışılmadık uyaranlar olası tehlikeyi de gösterdiklerinden, belli ölçünün üstünde tehdit algılandığında ortaya çıkabilecek hoşnutsuzluk verici kaygı durumları nedeniyle, merak ve araştırma hissinin ketlenebileceği unutulmamalıdır. O halde, yeni uyaranlarla birlikte ortaya çıkan kaygı durumları arasında bir “en uygun uyarılma hali” olmalıdır.
Merakın hem uyarılması, hem de doyurulması ödüllendirici olabilir. Örneğin, hem besin eksikliği, hem de hoş yiyecekler açlığı uyarabilir; her iki durumda da tüketme davranışı haz verici olabilir. Aynı şekilde, bilgi eksikliği ne kadar uyarıcıysa, yeni bir şey öğrenmek de o kadar haz verici olabilir. Bir başka deyişle, (örneğin, karmaşık bir sorunun yanıtlanması ya da zor bir bilmecenin çözülmesi gibi) belirsizliklerle ilgili gerginliğin giderilmesinin yarattığı rahatlık kadar, yeni bir şey keşfetmenin, (örneğin, rastlantısal, eğlendirici ya da estetik açıdan haz veren) yeni bilgiler öğrenmenin getirdiği sevinç ve ilgi de merakı özendirebilir. Sadece, insanlar meraka yatkınlıkları açısından değil, merakı “yoksunluk” olarak mı, yoksa “ilgi” olarak mı yaşadıkları açısından da farklılaşırlar.
Bunların ilkine, Litman’ın adlandırdığı şekilde, isteme (wanting), ikincisine de hoşlanma (liking) dersek, bu güdülenme ve ardından gelen haz yaşantılarının beyin kabuğunun altındaki iki nörobiyolojik sistemle ilgili olduklarını görürüz: İsteme davranışı mezolimbik bölgedeki dopamin etkinliğiyle ilgilidir ve yaklaşma davranışını güdüler; ödülle ilgili yaşantılara özendirici bir (artı) değer yükler. Hoşlanma ise akumbens çekirdeğindeki opioid etkinlikle ilişkilidir ve bu sistem uyaranların anlık ya da beklenen hedonik etkisini ve buna karşılık gelen duygulanım değerinin takdir edilmesini yönetir. Gerek insanlarda, gerekse hayvanlarda hoşlanma sisteminin uyarılması çarpıcı ölçüde benzer (örneğin, dudak yalama gibi) davranışsal haz ifadelerine yol açar. Yeni duysal uyaranlardan hoşlanma derecesi, bilişsel ve algısal yorumlanabilirlik düzeylerinden etkilenebilir; buna “işlemleme kolaylığı” ya da “akıcılık” denir. Muhtemelen akıcı uyaranlardan daha fazla hoşlanılır, çünkü uyaranın anlamlı temsillerine ulaşmak için daha az bilişsel kaynağa ihtiyaç duyulur. (Böylece, popüler olan her şeyin neden bu kadar ilgi çektiği -örneğin, televizyonun bu kadar çok seyredildiği ya da boş kitapların neden bu kadar çok okunduğu da- daha anlaşılır hale gelir.)
Başlangıçta çizmeye başladığımız resmi burada tamamlamaya çalışalım: Merakı “boş bir bilgi özlemi” olarak tanımlayan Aziz Augustine, görsel algıyla istisnai olmamakla birlikte sık görülen bağlantısını vurgulamak için ona “göz şehveti” (“ocular lust”) adını vermişti. Örtünme buyrukları anımsanır ve hadislere bakılırsa (“Şu suretleri yapanlar kıyamet gününde azap görürler ve kendilerine yaptığınız suretlere can verin denilir”, Müslim 6: 368), İslamın da “görsel şehvet”le ilgilendiği, “görsel uyaranları” mümkün olduğunca düşük düzeyde tutmaya çalıştığı görülür. Doğa tasvirlerinin ya da cansız nesnelerin resimlerinin yasaklanmadığı düşünülürse, bu uyarıların özellikle insan (ve hayvan) bedenine dair olduğu varsayılabilir. Buradan da resmin eksik bazı kısımlarının “görsel şehvet”, “cinsellik”, özellikle de kadın cinselliği olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Sonunda da tekrar Freud’a döneriz. Çünkü ona göre de merak “Schaulust”tur, yani, Aziz Augustine gibi, göz şehvetine yakın bir şeydir. Batı literatüründe Pandora’nın Kutusu’nun kadın cinsel organları için mecaz olarak kullanıldığını da eklersek, resim biraz daha netleşir: Merak, insan ruhuna sonradan, özellikle de kadın aracılığıyla eklenmiş, onun başını belaya sokan bir “şey”dir.
Merak eden (ve cesareti olan), nedenini kendisi araştırsın!
Litman JA. Curiosity and the pleasures of learning: Wanting and liking new information. Cognition and Emotion 2005; 19(6): 793-814
Loewenstein G. The psychology of curiosity: A review and reinterpretation. Psychological Bulletin 1994; 116(1): 75-98
Curiosity. http://www.wikipedia.org (Ekim 2013’te indirildi)
Pandora. http://www.wikipedia.org (Ekim 2013’te indirildi)
Pandora’x Box. http://www.wikipedia.org (Ekim 2013’te indirildi)
İslam’da resim. http://www.tr.wikipedia.org (Ekim 2013’te indirildi).
PsikeArt, Ocak Şubat (19) 2012 (korku), sa. 12-19
GİRİŞ
Bu sayının kapak konusu, korku. Hafta sonunda bu konuyu nörobilimsel açıdan inceleyen bir şeyler okuyup bir derleme yapmayı planlarken, ve aslında yazı için zaten çok geç kalmışken, tutup bir de yeni gösterime girmiş olan bir filme gitmek daha çekici geldi. Martin Scorsese’nin çok övülen, 3 boyutlu yeni filmini (“Hugo”) seyretmeye başladığımda, bir an “déjà-vu” (“bu sahneyi daha önce görmüştüm”) hissine kapıldım. Bir süre daha seyredince zihnim aydınlandı: Filmin ana temasını, Psikeart’ın “Yanılsama” sayısı için okuyup özetlediğim makalelerden birinde geçen bir gerçek hayat hikâyesi oluşturuyordu. Psikeart okuyanlar şanslılar, filme giderlerse, söz konusu yazının şu paragrafını hatırlayacaklardır, ki bu aynı zamanda filmin senaryosu sayılabilir (Psikeart 2010 Kasım Aralık 12: 28-33): “O yıllarda bir Fransız sihirbaz tarafından yapılan bir âlet hâlâ kötü ününü sürdürmektedir. 1888’de kendisi de sihirbaz olan Georges Méliès, Théâtre-Robert-Houdin’i satın aldı.

Birkaç yıl sonra Louis Lumière ona son buluşunu gösterdiğinde kameranın sihir gösterileri için taşıdığı olanakları hemen anladı. Lumière’in aleti satması için yalvardı, olmayınca kendisi yapmaya karar verdi. 1895’te Méliès, Théâtre-Robert-Houdin’de dünyadaki ilk halk sinemasını açtı.
PsikeArt, Ocak Şubat (15) 2011 (depresyon), sa. 40-50
Depresyonun Nörobiyolojisi
Depresyonun bedenimizdeki, daha doğrusu merkezî sinir sistemimizdeki biyolojik belirleyicileri ve göstergeleriyle (nörobiyolojisiyle) ilgili bilgilerimizi gözden geçirmeden önce, birkaç noktayı açıklığa kavuşturmak iyi olur. Her şeyden önce, “depresyon” dediğimizde, ne sadece “üzüntü” gibi bir duygu durumundan, ne de diyabet gibi tıp içinde kalarak -hiç değilse büyük ölçüde- anlaşılabilecek bir “hastalık”tan söz ediyoruz. Bugün psikiyatride kullanılan biçimiyle, alkol ya da keyif verici diğer maddelerin kullanımının ya da tıbbî düzensizliklerin sonucu olarak ortaya çıkan depresif (çökkün) ruh hallerinin yanısıra, iki-uçlu bozukluk (manik-depresif hastalık), tek-uçlu yineleyen depresyon, distimi, depresif uyum bozukluğu gibi çökkün duygu durumunun egemen olduğu hastalıklarda görülen depresyon, belli tanı ölçütleriyle tanımlanan bir klinik tabloya verilen addır. Ancak, bu tanımlanmış / operasyonelleştirilmiş haliyle bile “depresyon”u anlamak için, onun tek bir hastalıktan ibaret tıbbî bir durum olmadığını akılda tutmak gerekir. Bu haliyle “depresyon”, belli tanı ölçütlerini dolduran, başka bir deyişle, görünürde belli ortak özellikleri paylaşan çeşitli ruh hallerinin ortak adı olarak tanımlanabilir. Bunun önemi, depresyona dair bilgilerin tümünün, ister klinikte yürütülmüş tanı ve tedavi çalışmaları, isterse hayvanlarla yapılmış laboratuar çalışmaları olsun, çeşitli depresyonları içeren karmaşık bir olgular kümesinden elde edilmiş olmalarıdır. Bu nedenle,

bir yandan farklı olguları inceledikleri halde aynı olguyu inceledikleri varsayıldığı için, öte yandan hem farklı insan gruplarında, hem de hayvanlarda yapıldığı halde tüm tanı ve tedavi çalışmalarının sonuçları tüm insanlar için geçerliymiş gibi davranıldığı için, aşağıda yazılanlar ihtiyatla değerlendirilmelidir. Bütün bunlara ek ve belki daha önemli olarak, depresyon gibi nüfusun tümünde bu kadar yaygın görülen bir “ruhsal durum”u hastalık olarak ele alıp incelemenin sosyal, ekonomik, politik, tarihsel, mantıksal ve felsefî temelleri mutlaka sorgulanmalıdır.