Berlin Notları. (Ekim 2026)
Berlin, Almanya’nın en büyük kenti. Nüfusu 2025’te 3,7 milyon olarak sayılmış. Bu, Avrupa Birliği’nde kent sınırlarının içinde en yüksek nüfus. (İstanbul’u düşününce biraz komik kalıyor tabii ki…) 1920’lerde nüfus bakımından dünyanın 3. büyük kenti imiş, oysa… Spree nehrinin kıyısında kurulmuş olan kentin adının Batı Slavcadaki berl/birl (bataklık) sözcüğünden geldiği düşünülüyor. M.Ö. 9000’lere giden buluntular olsa da, resmi kuruluşu 13. yüzyıl olarak kabul ediliyor. Üçte biri orman, park, bahçe, nehir, kanala ve göllerden oluşuyor.
İlk Gün.
28 Ekim 2026’da Ajet ile Berlin’e geldik. Rahat bir yolculuk oldu. Uçak zamanında kalktı. İndikten sonra birilerine kent merkezine giden treni sorup bulduk, bindik ve otele vardık. Gat Point Charlie Hotel, adından da anlaşılabileceği gibi, Checkpoint Charlie’ye çok yakın.
Biraz dinlenip otelden çıktık. Saat 16.30’da Brandenburg Kapısı’na yakın Lebensart Restoran’daydık. Daha sonra birkaç yerde daha gördüğümüz lokantanın bu şubesinde, Berlin’in alameti farikalarından olan patates kızartmalı büyük sosislilerinden yedik.
Garson yaşlı ve hafifçe aksayan bir kadındı ve servislere yetişemiyordu. Yemek siparişi için epey beklemiştik. Hesap için de bekledikten sonra, diğer masalardan insanlar hesap ödemek için kasaya gitmeye başlayınca ben de kalkıp sıraya girdim. Ben sıradaki üçüncü kişiydim. Benden önceki müşteri ödeme fişine baktıktan sonra, fiştekilerin onlara ait olmadığını söyledi. Garson kadın neredeyse sesli sesli ağlayacak bir halde müşterinin siparişlerini yeniden aldı, topladı, kredi kartından yapılan ödemeyi nakit olarak iade etti, vs. Böyle eksik bir hizmet için fiyatlar makul sayılmazdı. İki kişi sadece sosisli yiyip kola içtik ve 50 avroya yakın bir hesap ödedik. (Günlük kurla 2500-3000 TL’ye yakın bir para.) Otele girmeden suyumuzu alalım deyip bir markete girdik; büyük su 3.80 avroydu; yani, yaklaşık 200 TL.
Berlin’in ana caddelerinden biri Unter den Linden, diğeri de onu kesen Friedrichstraße. Otelden çıkıp biraz yürüyünce Unter den Linden Caddesi’ne geliniyor. Oradan (hangi yoldan yürüdüğünüze bağlı olarak) yukarıya ya da aşağıya doğru yürüyünce de Brandenburg Kapısı’yla karşılaşılıyor. Oradan aşağıya inince de Museumsinsel’e varılıyor. Humboldt Üniversitesi, Bergama Müzesi, Berlin Dome gibi Berlin’in görülmesi gereken yerlerinin birçoğu orada… Hava çoktan kararmış olsa da Unter den Linden’de aşağıya doğru yürüyüp bu yapıları “gece gözüyle” bir kez görmüş olduk.
Bu yıl ne yazık ki Bergama Müzesi kapalı. Büyük bir restorasyona girmiş. Müze görevlisinin söylediğine göre, Müze ahşap temeller üzerinde duruyormuş ve bu yüzden her yıl giderek kayıyormuş. Temellerin sağlamlaştırılması da 2030’ları bulurmuş.
Humboldt Üniversitesi yolun iki yanına yayılmış. Aşağı inerken sağdaki üniversite avlusunda Nazilerin sevmedikleri yazarların kitaplarını yaktıkları bir alan var. Üniversite bahçesinde Helmholtz’un da bir heykeli bulunuyor. Üniversitenin Museumsinsel’e doğru inerken solda kalan bahçesini geçip binaya girince, iki yandan yukarıya çıkan merdivenlerin ortasında Marx kabartmasının yanında onun “Bugüne değin filozoflar dünyayı anlamakla uğraştılar, fakat önemli olan onu değiştirmek” minvalinde olan ünlü 11. tezi duvara işlenmiş.
Bizim kaldığımız Ekim sonundaki dört dün içinde Berlin nadiren güneşin çıktığı karanlık ve soğuk bir şehirdi. Bu yüzden hava da erkenden karardı ve etrafı “gündüz gözüyle” görmek de pek mümkün olmadı. Biz de yavaş yavaş yürüyerek otele döndük. Dönerken de birkaç yerde şubesi olan Einstein Kafelerden otelin yakınlarında bulunan birine oturduk. Saat 18.00 civarıydı ve her yer karanlıktı. Almanya’da fiyatların “uçmuş” olduğu daha ilk günden anlaşılıyordu.
2. gün.
Sachsenhausen (Zaksen-hau’zın okunuyor) toplama kampına gitmek için Alexanderplatz’daki Premier Inn Hotel’in önünde buluşmak üzere Über çağırdık. Nazik, uzun yıllardır Almanya’da yaşamış olmasına rağmen Türkçesi çok güzel şoförümüz Muhsin Bey geldi ve tatlı tatlı sohbet ede ede otelin olduğu yere ulaştık. Bir süre kahvaltı yapacak bir yer aradık. Sonunda Starbucks’ta “kahvaltımızı” yaptık. Yine de her zamanki gibi epey erken gelmiştik. Bir süre dolaşıp oyalandık. Otelin önünde “beyaz şemsiyesini açınca tanıyacağımız” rehberimizi aramaya başladık. Otelin sadece buluşma yerimiz olan kapısında değil, etrafında da tura çıkacak bir grup görünmüyordu. Oradaki 2 gençle konuşan kısa boylu, zayıf, kıvırcık saçlı, esmer, orta yaşın biraz üzerindeki bir kadın bizim dolaştığımızı görünce tur için gelip gelmediğimizi sordu. Rehber oymuş. İranlı. Ne yazık ki beyaz şemsiyesi yokmuş. Bu da bir şey mi? Daha da kötüsü, tura sadece o genç çiftle biz katılacakmışız.
Amerikalı (Seattle’dan) olduklarını öğrendiğimiz, evli genç çift ve rehberimizle birlikte yürüyerek Berlin Merkez İstasyonuna gittik. Bu sırada rehberimiz tren gürültüleri ve anons sesleri arasında bize Nazilerin Çingenelere, eşcinsellere, Yahudilere ne kadar zalimce işler yaptıklarını anlattı.
Trenden inince toplama kampının olduğu yere (Oranienburg) otobüsle gidiliyor. Biletleri otobüste şoförden nakit ya da kredi kartıyla alabiliyorsunuz. Kişi başı 4 avro (≈ 220 TL).
Toplama kampında (aslında yok etme kampı demek gerek) ilgimi çeken şeylerden biri, büyüklüğüydü. Asıl kampın içinde yönetim binasının, onlarca barakanın (ve bir Gestapo merkezinin) yanısıra etraftaki fabrikalarıyla ve yaşam alanlarıyla birlikte o çok sözü edilen Alman disiplininin ve örgütlenme becerisinin izlerini her yerde görmek mümkün. O günlerden geriye çok fazla bir şey kalmadığı için, yaşananların acımasızlığını ancak anlatılanlardan ve bir barakada oluşturulan müzede sergilenen fotoğraflardan anlayabiliyoruz. Herhalde ilk kez toplama kampı gördüğüm için olacak, Prag yakınlarında gördüğüm Terezin kampı daha küçük olmasına karşın beni daha çok etkilemişti.
Rehberimiz yine Nazilerin yaptıklarıyla ilgili hemen herkesin bildiği şeyleri anlattı. Biz de şaşırmış gibi yaptık. Zone of Interest filmini sorduğumuzda, filmin burada çekildiğini bildiğini, fakat izlemediğini söyledi. Oysa film zaten Auschwitz yakınlarında çekilmişti. Himmler’in eşcinsellere yaptıklarını anlatırken, “Belki de kendisi latent eşcinseldi” dedim. Söylediğimi anlamadı. Yanımızdaki ABD’li gençlerden kadın olanı “latent”ten ne kastettiğimi ayrıntılarıyla açıklayınca çok şaşırdı ve “Hiç böyle bir açıklama duymamıştım. Çok beğendim” dedi.
Yine kampın duvarlarına yakın olan ve duvara yaklaşanların öldürüldüğü dar bir şerit olan “Neutral Zone”u gezerken “Neutral Zone” adının çok masum olduğunu, aslında oraya “Neutralizing Zone” demek gerektiğini söyledim. Dediğimi yine anlamadı. ABD’li genç kadın yine devreye girdi ve nötralize etmenin tam da duvara yaklaşanlara yapılanlarla aynı şey, bazen öldürmeyi de içeren bir etkisizleştirme eylemi olduğunu anlattı.
Şehir merkezine dönüş yine otobüs ve trenle oldu. Epey acıkmıştık. Friedrichstraße’de ilginç bir lokanta bulduk. Dışarısı modern, içi Ortaçağ tarzında, ahşap olarak döşenmiş, tuhaf nesnelerle dekore edilmiş, ilginç bir lokantaydı: Berliner Kartoffelhaus… Yemekler için iddialı bir şey söylemeyeceğim.
Yemekten sonra otelin yakınlarındaki bir AVM olan Mall of Berlin’de dolaştık ve otele döndük. Saat daha 19.00 bile değildi, fakat günler o kadar karanlık ki, sanki çok geç olmuş gibiydi.
3. gün.
Ünlü mağazaların ürünlerinin ucuza satıldığı Berlin Designer Outlet için yola çıktık. Potsdamer Platz’dan Wittenberg yönüne giden RE8’e bindiğinizde, 5 durak sonra Nauen’desiniz. Nauen’den 663 no’lu otobüse binerseniz, Outlet’in önünde inersiniz. Trende pek iyi işlemese de, ücretsiz wi-fi bağlantısı (ODEG) var. Ben yurtdışı kullanım için Ubigi almıştım; internet bağlantısı bazen çok iyi, bazen ulaşması çok zor oldu. Bir dahakine diğer e-simleri deneyeceğim.
Kahvaltıyı yine Starbucks’ta yaptık. Uluslararası tekel mekel, işini iyi yapıyor… Ben bir iki mağaza gezdikten sonra sıkıldım, tekrar gelip Starbucks’a oturdum, Esra gelene kadar orada oyalandım. ChatGPT ile birlikte Kırmızı Köşk Söyleşileri’nin duyuru taslağını hazırladık.
Dönüşte ilk gelen otobüse binip nakit 10 avro uzattık. Şoför kabul etmedi. “Kredi kartı ile ödeyelim” dedik, onu da kabul etmedi. “Peki, ne yapalım?” dedik. “Bilmem” dedi. Mecburen indik. AfD’liydi herhalde. Neyse ki 663 no’lu otobüsün şoförü sorun çıkarmadı, biletlerimizi verdi de, trene geçebildik. Ancak, dönüş treni o kadar kalabalıktı ki, Esra’ya zor yer bulduk. Ben bir iki durak ayakta gittim. Sonra inenler oldu, ben de oturabildim. Potsdamer Platz’da inip otele geçtik.
Otelde biraz dinlendikten sonra tekrar çıktık. Epey acıkmıştık. Lokanta bakınırken Unter den Linden caddesi üzerindeki Anatolian Grill adlı bir lokantanın menüsüne bakıp “Çok pahalıymış” diye geri dönecekken, garson çıkıp Türkçe bizi davet etti. “Çorbamız da var” deyince akan sular durdu. Çünkü Esra bir iki gündür “Keşke çorba bulsak da yesek” deyip duruyordu. Lokantada bizden başka lokantadaki çalışanlardan ya da onların ahbabı bir iki kişiden başka kimse yoktu. Çok güzel, sıcacık, susam serpilmiş bir balon ekmekle peynir zeytin getirdiler. Ayrıca nefis bir salata ve de roka domates salatası… Mercimek çorbasını nefessiz içtik: Harikaydı. Fakat ekmek, salata, çorba derken ikimiz de doyduk. Söylediğimiz Adana kebaplar o kadar büyüktü ki, bitiremedik. Başlangıçta menüye bakarken yemeğin üstüne tatlı yemeyi düşünmüştüm, ama imkansızdı artık. Çay ikramı da yaptılar. Yemek güzeldi, fakat Berlin’de en yüklü hesabı da orada ödedik; 100 avro (yakl. 5600 TL) civarında…
Yemekten sonra birkaç mağaza gezerek otele döndük. Otelde minibar olmadığından, su ve atıştırmalık aldık. Bu arada, otelin müthiş konumu dışında, bir iyi tarafını daha söyleyelim: Koridorda, odamıza çok yakın bir yerde soğuk ve sıcak su alınabilecek bir çeşme, birkaç meyve çayı, şeker, kağıt bardaklar, peçetelerin bulunduğu bir bölme vardı. Gece susuz kalma korkusu yaşamadık.
4. gün.
East Side Gallery’yi gezmeye karar verdik. Oraya kadar çeşitli sokaklardan yürüdük. Dökülen sonbahar yapraklarıyla süslenmiş “mutena” semtlerden de, işgal evlerinden de geçtik. Zevkli, fakat yorucu bir yolculuktan sonra hedefe ulaştık. Duvarı boydan boya yürüyerek seyrettik, fotoğraflar çektik. Yine acıkmıştık. Bu kez Berlin’de birçok yerde gözümüze çarpan Dean & David’de kahvaltımızı yaptık. Kahvaltı dediğimiz elbette mükellef Türk kahvaltısına hiç benzemeyen bir şey: Sandviç ve varsa çay, yoksa kahve. Dean & David’de de çay yoktu. Oysa Starbucks’ta büyük boy siyah çay (black tea: English Breakfast ya da Earl Grey) isterseniz, kocaman sürahi gibi bardakta sıcak su, iki paket çay ve bal veriyorlar. Dean & David’in fiyatı da yüksek: 2 sandviç ve 2 kahve için 16 avro (yakl. 900 TL) ödedik. Üstelik tuvaletleri de çalışmıyordu.
300 numaralı otobüsle tekrar merkeze döndük. Avare avare biraz dolaştıktan sonra otele geçtik.
5. gün.
Dönüş günü. Bu kez kahvaltımızı daha önce otelden çıkarken gözümüze çarpan, yakındaki bir fırın-kafede (Schaffer’s) yaptık. 2 sandviç, 2 çay: 15 avro (yakl. 850 TL). Sandviçleri daha güzeldi. Fakat ben yine de kendi çayımıza ve kahvaltımıza kavuşmaya az kaldığı için çok sevinçli olduğumu saklamayacağım.
Check-out yapıp otelden çıktık, yürüyerek Potsdamer Platz’a geldik. Trene az kalmış zaten. İstasyonda bilet alınabiliyor. Orada bir makinede bileti validate etmek (geçerlileştirmek) gerekiyor. Yoksa denetimlerde ceza yiyebilirsiniz. RE20’ye binip havaalanında indik. İki kişi: 10 avro. Epey erken gelmiştik. Adler diye bir büfeye oturduk. Bu kez sadece ben kruvasan yiyip çay içtim: 6,79 avro (yakl. 375 TL). Bu rakamları şunun için veriyorum: Bizim havaalanlarıyla kıyaslayın. 375 TL’ye bir sandviç bile alamazsınız. Sonra vergi iadesi işleriyle falan uğraştık. Dönüş de sorunsuz oldu.
Genel olarak bakıldığında… Berlin’de metroya hiç binmedik. Hep yürüdük. Sadece epey uzak mesafeler için tren, daha az uzak mesafeler için de otobüs kullandık: Toplama kampına giderken ve gelirken, Berliner Designer Outlet’e giderken ve gelirken ve East Side Gallery’den gelirken…
Berlin’de güneşi bir iki kez, o da kısa sürelerle görebildik. Hava çoğunlukla kapalı ve soğuktu. Yine ülkemizi özleten bir şey. Ve tabii ki diğer Avrupa ülkelerinde de bize güçlük yaratan ve ülkeyi özleten başka şeyler: Tuvalette taharet musluğu bulunmaması, doğru dürüst bir kahvaltı kültürlerinin olmaması, çay ya da çorba gibi bizim için olmazsa olmaz şeylere ulaşamamak…
Geç saatte döndüğümüz için eşyaları boşalttıktan sonra yattık, fakat sabah kalktıktan sonra ilk işim, fırından simit alıp gelmek, çayı ve yumurtaları ocağa koymak, Ezine peynirli, hıyarlı, domatesli güzel bir kahvaltı hazırlamak oldu.
Yorumlar kapatıldı.