//
Akıl Fikir

Frankfurt Okulu’nun önemi bence, bu sorunu önceden görmesi, yeni bir toplumsal sistemin yalnızca ekonomik değil, psişik bağlarından da özgürleşmiş insanlar tarafından oluşturulabileceğini ortaya koymasıdır. Reich’ın çalışmaları bu psişik bağların temelde cinsel bastırmayla oluştuğu ve politik devrimin cinsel devrimle tamamlanması gerektiği yönündeydi. Marksizm ve psikoanaliz üzerinde düşünenler çoğunlukla cinsellik sorununda yoğunlaştılar, çünkü toplumsal buyruklar aileden geçerek çocuğun zihinsel yapısına içselleştiriliyor; bu süreçte cinselliğin bastırılması temel bir rol oynuyordu.

Ama cinsellik kadar, hatta üzerinde durulmamasının da gösterdiği gibi, ondan daha fazla, bastırmaya uğrayan bir yönü daha vardı insanın: Saldırganlık. Cinsellik nihayetinde doyurulması toplum için tehdit oluşturmayacak bir gereksinimdi ve cinsel özgürlüğün olanakları yaratılabilirdi, ama eğer insanın özünde saldırganlık eğilimi varsa; ne yok edilebilir, ne de serbestçe ifade edilmesine izin verilebilirdi. Örneğin Freud bu kanıdaydı ve içinde yıkıcı dürtüleri de taşıyan bir ölüm içgüdüsü olduğuna inanıyordu. Yeryüzünde ilk tek hücreli canlının oluşu mundan itibaren insanın genlerine kazınan birleşip çoğalma amaçlı cinsel (yaşam) içgüdüsünün tersine, dağılıp yok olma eğilimi (ölüm iç güdüsü) de içimize yerleşmişti.

Bunun karamsar bir görüş olduğu söylenebilir. Eğer insanın biyolojik yapısının değişmez olduğu kabul edilirse, doğrudur; biyolojisi onu hayvanlar alemine doğru çekecektir. Ama insanın evrimi zaten biyolojisini aşması ve toplumsallaşmasının tarihi değil mi? Ne kadar materyalist olduğunu iddia ederse. etsin, her insanın doğuştan “iyi” olduğunu ve toplumsal ilişkilerin onu “kötü” yaptığını söyleyen bir görüş, metafizik bir görüştür. İnsanın kendini-gerçekleştirme olasılıkları, ancak onu (kendimizi) tanımak, olduğu gibi kabullenmek ve buradan yola çıkarak değiş(tir)meye çalışmakla olasıdır. Yoksa, insanın kutsallaştırılması ve her kötülüğün “dışarıdan” geldiğinin öne sürülmesi; sosyalistlerde sık görülen bir “yansıtma”dır.

Evet, insan nasıl sevişme yeteneğine sahipse, savaşma yeteneğine de sahiptir. Cinsellik nasıl sevişmeyle eşdeğer değilse; sevgi, bağlılık v.b. kavramları da içeriyorsa, saldırganlık da savaşmayla eşdeğer değildir: Mücadele, rekabet, tutku, hatta alay etme gibi değişik ifade biçimleri taşır. Onun için toplumsal özgürleşme insanın, evrimin doğal sonucu olarak içinde taşıdığı, hayvansal niteliklerini bastırarak değil, onlarla yan yana ve onları daha insani ifade biçimlerine kavuşturarak gerçekleştirilebilir. Bunun için de önce onları tanımak, kabullenmek gerekir. Çünkü “özgürlük, zorunluluğun kavranmasıdır”.

Yorumlar kapatıldı.

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com