(Şizofrengi, Ocak 1993 Sayı 6: sa. 14-15)
Psikiyatri giderek artan bir şekilde tıbbın bir dalı haline geliyor. Dünya çapında egemen psikiyatri uygulamalarını belirleyen Amerikan psikiyatrisi kuramsal olarak yüzyıl önce sinin Kraepelin çağına dönerek psikiyatrik “bozuklukları” sınıflandırmaya çalışır ve bunu yaparken bu bozuklukların oluş nedenlerine atıfta bulunmadığını, “ateorik” olduğunu iddia ederken; pratikte, nedenleri konusunda bir düşüncesi olmadığını söylediği bu bozuklukları tanı ölçütleriyle, ölçeklerle nicelleştirmeye, laboratuar ve istatistik yöntemleriyle biyolojik etkenleri belirlemeye; dahası kliniklerde, nedenlerini bilmediğini söylediği hu bozuklukları biyolojik tedavilerle “iyileştirmeye” uğraşıyor. Psikiyatri gündemindeki bu bir yandan “ateorik”, öte yandansa “apaçık biyolojik” ya da “organik” yönelimin karşısına ezeli ruh-madde ikiciliğinin yansıması olarak psişik olanı temsil ettiği düşünülen “dinamik” psikiyatri çıkarılıyor. Dinamik psikiyatriyi Freud’un geliştirdiği psikoanalitik kuram ve yan dalları oluşturuyor. Bu yazı temel olarak bir psikanaliz eleştirisi denemesidir.

Psikanalize yönelik eleştirilerin başlıca ikisi üzerinde duracağım. Bunlardan ilki egemen psikiyatrinin iki önemli ayağını oluşturan biyolojik psikiyatriden ve davranışçılardan geliyor. Bu iki yaklaşımın ortak noktası olarak tanımlanabilecek olan ampirik pozitivizme göre, bir kuramın/varsayımın bilimsel olabilmesi için önermelerinin gözlenebilir, denenebilir, ölçülebilir olması gerekiyor. Dışımızda nesnel, gözlemciden bağımsız bir dünya olduğunu ve bu dünyanın ancak gözlem ve deneyle bilinebileceğini varsayan bu anlayış yalnızca biyolojik psikiyatrlar ya da davranışçılar arasında değil, kimi Marksistler arasında da yandaş buluyor. Bu sonuncular Freudculuğun “okur-yazar küçük burjuvanın sınıfsal özüne çok uygun olduğunu” ve “bilinçaltı denilen, ne olduğu belirlenemeyen ve gözlenemeyen ‘şey’ in eksantrik işlevleri ve mistik havasıyla doğulu küçük burjuvayı hemen etkisi altına alıverdiğini” söylüyor ve ekliyorlar: “Aslında Freudculuk psişik çalışmanın deneysel olarak, objektif metotlarla incelenebileceğini reddetmiş, kendine göre subjektif bir teori icat etmiş, uydurmuştur ” (1). Daha çok eski Sovyetlerde süre giden pozitivizmin etkisindeki bu Marksistlerin Freud’un “öznel” kuramının karşısına çıkardıkları “bilimsel” psikolojinin Pavlov’u aşamamış olduğu görülüyor. Bunu, “mistisizme, metafiziğe karşı duran, bilimsel psikolojinin fizyolojik-maddi yapısını ortaya çıkartmış bulunan Pavlov” ya da ” ‘bilimsel’ psikoloji Pavlov temeline dayanmakta” diyerek ifade ediyorlar (2).
Yorumlar kapatıldı.