Bu görüşlerin ortak noktasını oluşturan ampirik pozitivizmin bilime bakışı, 19. yüzyıl mekanik maddeciliğinden öteye geçememiştir. Oysa bilim felsefesinde kuantum fiziğiyle birlikte ortaya çıkan gelişmeler, bilimin, gözlemciden bağımsız, nesnel olarak incelenebilecek bir maddi dünya varsayımını sarsmış, bilimin ezeli ve ebedi ilkeleri bulunduğu iddiasını olanaksızlaştırmıştır.
O zaman herhangi bir olguyu incelemek için niçin şu ya da bu deneyin yapılması gerektiği ve deneyin değişkenlerini niçin şu ya da bu şekilde belirlendiği sorusu, bilimin ancak uzlaşımsal ve değişebilen kuralları olduğunun söylenebileceğini ortaya çıkarmıştır. Dahası, çok küçük parçacıkların incelenmesi öyle bir aşamaya ulaşmıştır ki, yapılacak her deney/gözlem, o parçacığın niteliğinde bir değişime yol açmakta, bu da gözlemciden bağımsız bir nesnel dünya incelemesinin mümkün olduğu varsayımını çürütmektedir. Ampirik pozitivizm bu noktada tıkanmıştır.
Aslında pozitivist bilim felsefesinin temel yönelimi yalnızca olguların “deneysel olarak, objektif metotlarla” incelenmesi gerektiği değil, dışımızdaki dünyanın belli yasaları olduğu ve bu yasaların nesnel olarak incelenebileceği varsayımıdır. Bunun ancak deney yoluyla, yani gözlenebilir, ölçülebilir, yinelenebilir yöntemlerle yapılabileceğini söyleyen ampirik pozitivizmin karşısında, deneyin yeterli olmadığını ve akılla (‘rasyo’ ile) desteklenmesi gerektiğini savunan mantıkçı pozitivizmi görüyoruz. Nitekim pozitivizm “dini”nin kurucusu ve toplumbilimci A. Comte toplumsal olguları deneyle değil, rasyo ile (rasyonel olarak) açıklamaya çalışmıştır. İnsani bilimler söz konusu olduğunda pozitivizmin rasyonalist bir hal alması kaçınılmazdır. Toplumbilim, iktisat, antropoloji ya da psikolojinin olguları yinelenemez ve bu nedenle denenemez bir niteliğe sahiptirler. Böyle bakıldığında psikanalizin ölçülebilir, nesnel yöntemler kullanmadığı için bilimsel olmadığı iddiası, pozitivizm için bile havada kalmaktadır. Bütün bu nedenlerle, bilimsel bir psikanaliz eleştirisinin başlıca ipuçlarının akılla deneyi, ruhla maddeyi, biyolojik olanla psişik olanı karşı karşıya koyan pozitivizmde değil, karşıtların birliğini ve gelişmenin karşıtların mücadelesinden doğduğunu savunan diyalektik yöntemde bulunabileceğini düşünüyorum.
Freud’un “derinlik” psikolojisinin mitolojik bir dil kullandığı doğrudur. Kendisinin de “metapsikoloji” adını verdiği ve insanın ruhsal yapısını açıklamaya yönelik id/ego, Eros/Tanatos, Ödipus/Elektra kompleksi vb. terimlerin fazla “öznel”, bilimdışı olduğu ve gerçek yaşamda (?) karşılıklarının bulunmadığı söylenebilir. İnsanlık tarihinin başlangıcını oğulların babaya isyanının sonucu olarak açıklamanın ve uygarlık tarihini içgüdülerin baskılanmasının tarihine indirgemenin de iler tutar yanı olmadığı kabul edilebilir. O halde Freud’un Marksistler tarafından bile “bilimsel psikolojinin öncülerinden biri olarak hatırlanması ve onurlandırılmasının” nedeni nedir?
Bu sorunun yanıtı, psikanalizin bireysel öykünün/tarihin önemine ve bilinçdışına ilişkin bulgularında aranmalıdır. İnsanlığın geleceğini binlerce yıllık öyküsüyle geçmişten ve bugünden çıkarsayan, bugünün geçmiş olmaksızın anlaşılamayacağını öğreten Marksizmin, tek tek insanların davranışlarının hem o insanların bireysel öyküleri, hem de o öykülerin geçtiği çevre bilinmeden anlaşılamayacağını söyleyen psikanalizi tümüyle yok sayması beklenemez. Psikanalize göre bu bireysel öykü “küçük ilkel varlığın birkaç yıl içinde uygar insanoğluna dönüşmesi, uygarlık gelişiminin o alabildiğine uzun yolunu adeta baş döndürücü bir hızla geride bırakması”nın öyküsüdür (3). Bu öykünün geçtiği çevrenin de yine o birkaç yıl içinde çocuğun hemen bütün etkileşimlerini belirleyen aile olması hiç de şaşırtıcı değildir. Üstelik, toplumsal ilişkilerin tek tek insanların ruhsal yapılarını etkilediği yerin, bu toplumsal ilişkilerin yeniden üretildiği ve o ilkel varlık tarafından içselleştirildiği aile ortamı olduğunu bulan ve varolan toplumsal bilinç biçimlerinin nasıl aileden geçerek kişilerin ruhsal yapılarının bir parçası haline geldiğini gösteren de psikanaliz olmuştur.
Bilinçdışı da bireysel tarihle bağlantılı olarak ve insanlığın milyonlarca yıllık evriminin ürünü olan biyolojik yapı, yine insanlığın binlerce yıllık mücadelesinin mirası olan toplumsal kültür ve o bireyin çok erken dönemlerde yaşayıp da biyolojik yapısının (içgüdüler dahil) çevreyle etkileşimi sonucu ortaya çıkmış, ama unutulmuş/bastırılmış deneyimleri bağlamında anlaşılmalıdır. Bilinçdışını ne olduğu belirlenemeyen ve gözlenemeyen bir “şey” olarak görüp bilince tapanlar gibi “bilinçdışını reddetmekten kaçınmalıyız.” Çünkü yalnızca “bilinci kabullenenler o an ki deneyimin içinde hapsolmuşlardır ve daha zengin bir bilinçliliğe ilerle yemezler; tıpkı bugün geçmişi tarih diye görmezden gelenlerin daha zengin bir geleceği kavrayamadıkları gibi” (4). İşte psikanalizin katkısı da buradadır: İnsanların belli bir anda niçin şu ya da bu şekilde davrandıklarını anlamaya çalışanların, hele de insanlığa daha özgür bir gelecek vaadiyle ortaya çıkmışlarsa, “çağlar boyu süren evrimin yoğun deneyimini taşıyan, bilge bilinçdışını göz ardı etmemeleri gerektiğini, geçmişin gizilgüçlerini ve ayakbağlarını tanıyarak bilince taşımanın ve onu böylece bütünleştirmenin özgürleşme olanaklarını genişlettiğini göstermiştir.
Ancak sorun, tek tek bireylerin, yine tek tek bir takım omnipotan terapistlere giderek ve duyguların aktarımı yoluyla kendilerini tanımaları ve özgürleşmelerinin ne kadar mümkün olduğudur. Bu tür çabaların da ortaya çıkardığı gibi, psikoloji insanı -dolayısıyla kendimizi- anlamada çok önemli ve kendi kurallarına sahip bir alan olmakla birlikte, kendisini göstereceği ve bulgularını doğrulayacağı daha bütünsel bir alana gereksinimi vardır. Toplumsal bir varlık olarak insanın anlaşılması ve değiştirilmesi sürecinde kendi kurallarını kabul ettiren bu alan toplumbilimdir.
Sonuç olarak, ruhsal yapının bilinçli ve bilinçdışı yönleri arasındaki uyumsuzluk, insan davranışlarının anlaşılmasında bireysel tarihin önemi gibi konulardaki bulgularından ötürü “Freud’a çok şey borçluyuz; ancak bizi iyileştiremez, çünkü bize o ilk gerçeği, yani kendimizi değiştirmek için dünyayı değiştirmemiz gerektiği gerçeğini bile öğretemez” (5).
(1) Yavuz Tümer: Türkiye’de Psikoloji Eğitimi Çıkmazı. Bilim ve Sanat; Ekim (10), 33-35, 1981
(2) agy.
(3) S. Freud: Kitle Psikolojisi ve Psikoanaliz Üzerine. Cem yayınevi, İstanbul, 1990
(4) Christopher Caudwell: Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler. 1. cilt. Metis Yayınları, İstanbul, 1982
(5) agy.
Yorumlar kapatıldı.