//
Arşiv

Hakan Atalay

Psikiyatr(ist) Eposta: hakanatalay.psikiyatri@gmail.com İş Tel: +90 545 227 53 36 Adres: Caddebostan Mah. Bağdat Cad. No: 239/0 Kadıköy
Hakan Atalay has written 93 posts for Psikiyatri ve Kültür

Merak

(PsikeArt dergisinin 30. (Merak) sayısında yayımlanmıştır.)

Uyandıklarında yanlarında bir bebek bulunduğunu ve bebeğin kendisine ait olduğunu iddia eden iki kadın anlaşmaya varamayınca Kral Süleyman’ın karşısına çıkarılırlar. Süleyman kadınları uzlaştıramayacağını anlayınca adamlarından bir kılıç getirmelerini ister. Bebeği ikiye bölüp kadınlar arasında paylaştırmayı önerir. Bebeğin gerçek annesi, yalan söylediğini düşünecekleri için öldürülmeyi göze alarak, hemen atılır ve iddiasından vazgeçtiğini, bebeğin kendisine ait olmadığını söyler. Süleyman bunun üzerine durumu anlar ve bebeğin gerçek annesine verilmesini buyurur.
Bu öykü farklı yönlerden okunabilir: Genellikle Süleyman’ın kararının ne kadar adil olduğu ya da gerçek annenin ne kadar fedakarca bir davranış sergilediği üzerinde durulur. Forrester, Freud Savaşları’nda, yaygın olan bu iki okumaya ek olarak, üçüncü bir okumaya, Freud’unkine değinir ve öykünün gözden kaçan önemli bir yönünün, bebeğin annesi olmadığı halde öyle olduğunu iddia eden annenin davranışının anlaşılmasıyla ilgilenir. Freud’dan yola çıkarak, haset kavramı üzerinde fikir yürütür. Özetle, ona göre, haset, “ondan benim de olsun” ana fikriyle özetlenebilecek olan imrenmeden farklı olarak, “benim yoksa, onun da olmasın” ifadesiyle dile getirilebilir.

Donald Trump’un ve Sadık Destekçilerinin “Paylaşılmış Psikozu”

Yazının Özgün Hali: Tanya Lewis. The “Shared Psychosis” of Donald Trump and His Loyalties. Scientific American. Ocak, 2021.

Not: Bandy X. Lee, Dünya Ruh Sağlığı İttifakı’nın (World Mental Health Coalition) başkanıdır ve The Dangerous Case of Donald Trump: 27 Psychiatrist and Mental Health Experts Assess a President (Tehlikeli Donald Trump Vakası: 27 Psikiyatrist ve Ruh Sağlığı Uzmanı Bir Başkanı Değerlendiriyor) başlıklı bir kitabın yayımlanmasına öncülük etmiştir. Grup, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin 1970’lerde kılavuzlara koyduğu, psikiyatristlerin “şahsen muayene etmedikleri kamusal şahsiyetler hakkında profesyonel görüş bildirmelerini istemeyen” Goldwater kuralına karşı, Nazizm’e tepki olarak oluşturulan Ceneve Bildirgesi’ne gönderme yapmaktadır. Lee yakın zamanda Profile a Nation: Trump’s Mind, America’s Soul (Bir Ulusun Profili: Trump’un Aklı, Amerika’nın Ruhu) kitabını yazdı. Kitap, arka planda bütün olarak ülkenin ve Trump destekçilerinin yer aldığı psikolojik bir başkan değerlendirmesidir. Lee ve meslektaşları 9 Ocak’ta Trump’un hemen görevden alınmasını talep eden bir bildiri yayımladılar.

Bildiğiniz gibi, 7 Ocak’ta ABD’nin başkenti Washington’da “tuhaf” bir olay yaşandı. ABD’nin dünyanın geri kalmış birçok ülkesinde onlarca yıldır sahnelediği darbe senaryosu, neredeyse kendi yuvasında gerçekleşiyordu. O gün Trump taraftarları kitleler halinde Kongre’yi bastı. Bütün dünyaya bir tiyatro sahnesini andıran şaşırtıcı görüntüler servis edilmeye başlandı. ABD’de böyle bir olayın yaşanabileceği çok kimsenin aklından bile geçmezdi. Ancak, olaya şaşırmayanlar da vardı. Aşağıda adli psikiyatrist Bandy X. Lee ile yapılan söyleşiyi bulacaksınız. Söyleşi sadece ABD’de değil, dünyanın birçok ülkesindeki otoriter popülist politikacılar ve onların destekçilerini anlamak ve demokratik bir çözüm üretmek isteyenler için de ufuk açıcı olabilir.

İnsanları Trump’a çeken nedir? Destekçilerinin animus’u, arkalarındaki itici güç nedir?

Başlıca iki duygusal güç var: Narsistik sembiyoz ve “paylaşılmış psikoz”. Narsistik sembiyoz önder-izleyici ilişkisini mıknatıs gibi çekici kılan gelişimsel yaralanmalara işaret eder. Benlik-değerindeki içsel eksikliği telafi etmek için aşırı övgüye aç olan önder, büyüklenmeci tümgüçlülüğünü (omnipotence) yansıtırken, toplumsal baskıyla ya da gelişimsel yaralarla muhtaç hale getirilmiş olan izleyiciler de böyle bir ebeveyn figürüne ihtiyaç duyarlar. Bu tür yaralı kişilere iktidar makamı verildiğinde, kitlede bir “anahtar-kilit” ilişkisi yaratan patolojiler ortaya çıkar.

Paylaşılmış psikoz” (folie a millions: milyonların deliliği) ulusal düzeyde olduğunda, durum sıradan grup psikolojisinin ötesine geçer ve ciddi semptomlar kitlelere bulaşır. Çok semptomlu bir kişi, etkili bir konuma getirilirse, bu kişinin semptomları nüfusun içinde duygusal bağlar aracılığıyla yayılır, varolan patolojileri çoğaltır ve önceden sağlıklı olan kişilerde bile hezeyanları, paranoyayı ve şiddet eğilimini tetikler. Tedavi, maruziyeti ortadan kaldırmaktır.

Trump’un kendisi neden şiddete ve yıkıma doğru kaymış gibi görünüyor?

Ruhsal arazlar suçlu aklı ile birleştiğinde, insanlar tek başlarına olduklarından daha tehlikeli olabilirler. İnsan sevgiye sahip olamazsa, saygı görmek ister. Saygı olmadığında da korkuya başvurur. Trump bugün saygınlığını katlanılamaz ölçüde yitirdi: Seçim yenilgisi ulus tarafından reddedildiğini gösterdi. Şiddet her zaman iktidarsızlık, yetersizlik ve gerçekten üretken olamama hislerini telafi etmeye yardımcı olur.

Trump’un gerçekten hezeyanlı ya da psikotik davranış sergilediğini düşünüyor musunuz? Yoksa, sadece iktidarını korumak için utanmazca çabalayan bir otokrat gibi mi davranıyor?

Bu ikisinin de olduğuna inanıyorum. Aşırı narsizmi, demokrasinin gerektirdiği gibi, diğer insanlarla eşit olmasına olanak vermediğinden, kesinlikle otokratik bir eğilimi var. [Fakat] birincisi, Trump hezeyanlarına gerçekten inanıyor. İkincisi, dünyayı istediği gibi görmesine engel olan gerçeklere büyük tahammülsüzlüğüyle kendini gösteren duygusal kırılganlığı onu psikotik çalkantılara hazır hale getiriyor. Üçüncüsü, kamusal kayıtlarına bakılırsa, diğer insanlarla hezeyanlarını neredeyse doğrulayan sayısız görüşme yaptığı görülüyor.

Destekçilerinin gösterdikleri nefret nereden geliyor? İyileşmeyi özendirmek için neler yapabiliriz?

İzleyicilerinde mutlak değil ama göreli sosyoekonomik yoksunluktan kaynaklanan önemli psikolojik yaralar var. Büyük yaralanmalar, öfkeler ve yeniden nefrete yönlendirilebilir enerjiler var. Trump bunları toplayıp manipülasyon amacıyla kışkırttı. Yarattığı duygusal bağlar paylaşılmış psikozu kitlesel ölçekte kolaylaştırdı. Hazırladığımız koşulların doğal bir sonucu bu. İyileşmek için genel olarak üç adım öneriyorum: 1) Saldırgan failin (ağır semptomları olan etkili kişinin) uzaklaştırılması, 2) reklamcılıkta yaygın olan ama artık politikada da benimsenen düşünce kontrol sistemlerinin dağıtılması ve 3) kolektif ruh sağlığının kötü olmasına her şeyden önce neden olan sosyoekonomik şartların düzeltilmesi.

Onun başkanlıktan sonra ne yapacağını düşünüyorsunuz?

Başkanı, izleyicilerini ve ulusu izole olarak değil, bir ekoloji olarak düşünmemiz gerekir. O nedenle, başkanlıktan sonra ne yapacağı büyük ölçüde bize bağlı. Gölge başkanlık kurmak gibi ulus için yıkıcı olabilecek bir takım sonuçlar elde etmesini önlemek için aktif müdahale etmemiz gerekir. Sınır tanımayacaktır, o yüzden görevden alınıp kovuşturulmalıdır. Onun artık bir önder değil, bir izleyici olduğunu unutmamalıyız ve onun kendisine içeriden koyamadığı sınırlamaları bizim dışarıdan koymamız gerekir.

Destekçilerine ne olacağını düşünüyorsunuz?

Durumu uygun bir şekilde halledebilirsek, epey bir düş kırıklığı ve travma ortaya çıkacaktır. Bu iyi bir şey; anormal bir duruma karşı sağlıklı tepkiler… İyileşme için duygusal destek sağlamalıyız. Ait olma ve saygı görme da dahil, toplulukların desteği de bunlar arasındadır. Kült üyeleri ve istismar kurbanları çoğu zaman ilişkiye duygusal olarak bağlıdılar, kendilerine verilen zararı göremezler. Bir süreden sonra aldatmanın büyüklüğü kendi acı ve düş kırıklıklarını gizlemekte el birliği eder. Bu, gerçeği görmekten kaçınmalarına neden olur. Tehlike, bir başka patolojik figürün çıkıp onları yanlış bir “çözüm”le cezbetmesidir.

Gelecekteki ayaklanma girişimlerini ya da şiddet hareketlerini nasıl önleyebiliriz?

Şiddet uzun bir sürecin son ürünüdür, bu yüzden de önlemek çok önemlidir. Davranışsal şiddetin en güçlü uyarıcısı, yapısal şiddet ya da eşitsizliktir. Ekonomi, ırk ve cinsiyet dahil, tüm biçimleriyle eşitsizliğin azaltılması şiddetin önlenmesine yardım edecektir. Önlemenin etkili olması için, bilgi ve derin bir anlayışın ihmal edilmemesi gerekir, böylece pandemide olduğu gibi, başımıza nelerin gelebileceğini öngörebiliriz. Trump döneminde esas olarak etik kılavuzların politik nedenlerle çarpıtılması yüzünden ruh sağlığı profesyonelerinin suskunluğu, bana göre, ulusun bu başkanlığın tehlikelerini anlama, öngörme ve önlemede yetersiz kalması bakımından felaket oldu.

Trump’u desteklemeyen fakat hayatlarında onu destekleyen kişiler ya da “mini-Trumplar” olan insanlar için ne önerirsiniz?

Trump ile destekçileri arasındaki ilişki istismara dönük bir ilişki olduğundan, bu çok zor. Aklınızı istismarcıya rehin verdiğinizde, artık olgular sunmak ya da mantığa başvurmakla konunun bir ilgisi kalmaz. Trump’un iktidardan ve nüfuz alanından çıkarılması kendi başına iyileştirici olacaktır. Fakat ilk olarak destekçilerinin inançlarını yüzleştirmeyi önermiyorum, çünkü bu sadece direnci artıracaktır. İkincisi, amaç ikna etmek değil, onların hatalı inançlarına neden olan durumların değişmesi olmalıdır. Üçüncüsü, içlerinde hezeyanlı hikayeler taşıyan insanlar bu hikayelerinin yanlış olduğunu kabul etmemek için gerçekliği kolayca ezip geçme eğiliminde olduklarından, herkesin kendi gücünü ve ruh sağlığını koruması gerekir. Mimi-Trumplara gelince… her şeyden önce katı sınırlar koymak, teması kısıtlamak, hatta mümkünse ilişkiyi bırakmak önerilebilir. Ben şiddet eğilimi olan kişileri tedavi etmekte uzmanlaştığımdan, onlar için yapılabilecek bir şeyler olduğuna her zaman inanıyorum, fakat mecbur kalmadıkça pek tedaviye başvurmadıkları da bilinmelidir.

Freud ve Jung’un Parapsikolojik İlişkileri

Bilim ve Ütopya, 2020.

“Gerçeklik ile bizim gerçeklik hakkında düşünüp söylediklerimiz arasında büyük bir boşluk vardır. (…) Bilgelik, zihnin gerçekliği yalnızca temsil ettiğini, gerçek olanla değil, sözcük-imgelerle çalıştığını ve hiçbir insanın gerçek olanı bilemeyeceğini kavrayarak başlar.” (Kovel, Tarih ve Tin)

Uzağı görme, kehanet, telepati, falcılık gibi parapsikoloji konularının akıldışı (irrational) oldukları tartışma götürmez. Ancak, aklı (ve bilimi) bugünkü dar sınırları içine hapsetmenin, Kovel’i izleyerek söylersem, akli-olmayan (non-rational) ile akıldışı-olan (irrational) arasındaki sınırları bulanıklaştırarak “dünyanın büyüsünü yitirmesine” büyük ölçüde katkıda bulunduğunu, oysa her alanda, örneğin,  ezilenleri özgürleştirmeyi gündemine alan her sosyolojide ve psikolojide, bu eksikliği giderilmiş bir tinsellik hareketinin hepimiz için geleceğe dönük umutları yeniden besleyeceğini düşünüyorum. Bu yazıda, böylesine devasa bir işe kalkışmayacağım elbette. Sadece, psikolojinin iki büyük figürü (Freud ve Jung) üzerinden akıl ve akıl-dışı diyalektiğinin tarihsel bir örneğini kısaca öyküleştirmeye çalışacağım. Başlamadan önce, yanlış anlamaları önlemek için, tin (spirit) derken, orada, ötede, öbür tarafta, öylece bizi bekleyen, dünya-dışı, mistik, sabit bir “şey”den çok, Kovelci anlamda “diyalektiğin hareketinde ve doğanın özgürleşmesiyle ilişkili olarak tarihsel kopuşların (tahakkümlerin) aşılması sürecinde ortaya çıkan” bir “şey”i kastettiğimi belirteyim. Buradaki tahakküm ilişkisi, Kovel’e göre, “doğanın yenilgiye uğratılışı, kutsal olanın kaybedilişi ve bütünün birbirinden kopmuş parçalara ayrılışı” ile birlikte ortaya çıkmıştır. O halde, anladığım kadarıyla, özgürleşme de, doğayla organik bütünlüğün yeniden kurulması, kutsallığın hayatın içine alınması ve bütüne yönelme, onu sezmeye, anlamaya, bilmeye çalışma çabası olacaktır.

Bowlby ile Robertson’un Anne-Çocuk Ayrılması Üzerine Kuramsal Tartışmalarının Anlatılmayan Öyküsü

“Karşılaşmalar” sayfasında yayımladığım makaleyi “Yazılar” sekmesine ekledim ve böylece “Son Posta” olarak öne çıkmasını istedim. “Karşılaşmalar” sayfasında daha sonra Bohm’un yaşadıkları ile ilgili daha geniş başka bir yazıya geçmeyi umuyorum.

Makale: Van Der Horst FCP, Van Der Veer R. Separation and Divergence: The untold story of James Robertson’s and John Bowlby’s theoretical dispute on mother-child separation. Journal of the History of the Behavioral Sciences 2009;45(3):236-52).

Bağlanma kuramının tarihinde James Robertson (1911-1988) ve John Bowlby’nin (1907-1990) adları genellikle birlikte anılır. Robertson ve Bowlby 1950’lerin başlarında ayrılık teması üzerinde çalışırken, çocuğun anneden ayrılmayı takiben tepkilerinde üç evre belirleyerek gelişimsel psikolojide önemli bir dönüm noktasına ulaştılar ve bunları “protesto” (protest), “umutsuzluk” (despair) ve “inkar” (denial) diye adlandırdılar. Bu sırada dışarıdan bakıldığında Bowlby ve Robertson tam bir uyum içinde çalışıyorlar, temelde aynı görüşleri paylaşıyorlarmış gibi görünüyorlardı. Bu izlenim ortak kariyerlerinin başında doğruydu da, fakat sonraki yıllarda bir takım kuramsal konularda uyuşamadılar ve kişisel ilişkileri epey gerginleşti. Gerçi Bowlby kitaplarında Robertson’u kuramsal ve pratik başarılarından ötürü övmeye gayret etti. Onun başlıca kaygısı galiba uyuşmazlıklarının halka mal olması ve bunun kuramsal rakiplerinin ekmeğine yağ sürmesiydi. Robertson’a mektuplarından birinde Bowlby bu kaygıyı açık bir şekilde ifade etmiştir:

Birlikte yararlı bir tartışmaya girebilmeyi umut ediyorum, çünkü korkarım ki bunu yapamazsak yanlış anlamalar çoğalacak ve belki de kamuoyuna mal olacak, bu da ancak ikimizin çalışmalarına ve geliştirmeye çalıştığımız sosyal değişmelere karşı çıkmakta olan insanları rahatlatacaktır.

Ünlü Fizikçi David Bohm’un Kendisini Tutuklayan Şerif ile Yargılanmaya Giderken Kuantum Fiziği Üzerine Sohbet Etmesi

David Bohm (1917-1992) 20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçilerinden biridir. Kuantum kuramı, nöropsikoloji ve zihin felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur. Bir şekilde birbiriyle etkileşen zihinsel ve fiziksel olmak üzere iki töz (substance) bulunduğunu söyleyen Kartezyen modeli tamamlamak için matematiksel ve fiziksel “içedoğan” (implicate) ve “dışa açılan” (explicate) düzenler kuramını geliştirmiştir. Beynin de hücresel düzeyde kuantum etkilerinin matematiğine göre çalıştığına inanmış ve düşüncenin de, tıpkı kuantum antiteleri gibi, dağıtımlı (distributed), belli bir yeri olmayan (non-localized) bir antite olduğunu ileri sürmüştür. Başlıca ilgisi genelde gerçekliğin, özelde de bilincin doğasını tutarlı bir bütün olarak anlamaktır. “Plazma kuramı” da onun fikridir. 1951’de Kurantum Kuramı kitabı çıkmıştır, ancak, kitapta bile kuantum kuramının ortodoks yorumundan duyduğu memnuniyetsizliği belirtmiştir. Nihayet parçacık-dalga paradoksuna karşı geliştirdiği düşünceler “DeBroglie-Bohm kuramı”yla zirveye ulaşmıştır. “Pilot dalga kuramı” da denen bu kurama göre, her parçacığın, evrendeki tüm diğer parçacıkların konumunu algılayan, sadece kendine ait özel bir pilot dalgası vardır. Pilot dalga özel parçacığını yerçekimi gibi güç uygulayarak değil, bir radar ışını gibi bilgi sağlayarak yönlendirir. Bu düşünce, evrende biz ölçmesek de her parçacığın belli bir konumda olduğunu varsayarak, yarık deneyinde yaşanan ölçüm sorununu da çözmüş olur.

David Bohm

Aslında benim anlatmak istediğim kısım tam bu değil. Bohm doktorasını Kaliforniya Üniversitesi’nde Robert Oppenheimer’in yönettiği kuramsal fizik grubunda tamamlar. Oppenheimer öğrencisi Bohm’u atom bombası çalışmalarını yürüten Manhattan Projesi’ne de almak ister. Ancak, projenin yöneticisi tuğgeneral Leslie Groves, politik görüşleri ve dostluklarından ötürü onu güvenlik açısından tehlikeli bulur ve projeye kabul etmez. 1949’da (antikomünist cadı avının sürdüğü McCarthy döneminde) Bohm, geçmişteki sendikal bağlantılarından ve komünistlerle ilişkilerinden ötürü, bir federal hükümet soruuşturmasının konusu olur ve Meclis’in Amerikan Olmayan Faaliyetler Komitesi’ne (!) ifade vermeye çağrılır. Bohm Amerikan Anayasası’nın 5. Maddesini hatırlatarak ifade vermeyi ve arkadaşlarını ispiyonlamayı reddeder.

Bunun üzerine, 1950’de tutuklanır. 1951’de Yüksek Mahkeme 5. Madde’yi kullanmasının anayasaya uygun olduğunu belirtir ve Bohm salınır. Fakat Princeton Üniversitesi onu çoktan işten uzaklaştırmıştır. Meslektaşları onu yeniden işe aldırmaya çalışırlar, fakat Üniversitenin Başkanı kontratını yenilememeye karar vermiştir. Einsten onu araştırma asistanı olarak atamayı düşünse de, Enstitüyü 1947’den beri yöneten Oppenheimer bu fikre karşı çıkar ve eski öğrencisine ülkeyi terk etmesini tavsiye eder. Böylece Bohm önce Brezilya’ya, oradan da İngiltere’ye gider.

Bu bilgiler wikipedia’da var (https://tr.wikipedia.org/wiki/David_Bohm), daha ayrıntılı okuyabilirsiniz. Burada aslında anlatmak istediğim şey, başka bir olay. Bunu da şu adresten öğrendim: https://www.youtube.com/watch?v=XDpurdHKpb8&t=1782s (Infinite Potential: The Life and & Ideas of David Bohm). Youtube’da Bohm’u anlatan bu videoya göre, McCarthy Bohm’un ifade vermemek için başvurduğu 5. Madde’yi bu dava için yasadışı ilan eder. Böylece, bir gün Princeton’dayken şerif gelir ve onu tutuklar. Olayın vurucu an’ı şudur ki, tutuklamaya gelen şerif çok entelektüel biridir ve onu Princeton’dan Washington’a götürürken kuantum mekaniğinin temelleri üzerine sohbet ederler (!).

Hikayenin diğer kısımları fazla kuramsal olduğu için burada değinmeyeceğim, çünkü orada Aharonov-Bohm Etkisi, sinirbilimci Karl H. Pribram ile beyin konusundaki çalışmaları (“holonomik beyin modeli”), Krishnamurti ile çeyrek yüzyıl süren işbirliği gibi birçok konu var. Emekli olduktan sonra da kuantum fiziği üzerine çalışmasına devam eden Bohm, tekrarlayan ağır depresyonu nedeniyle Mayıs 1991’de Londra’da Maudsley Hastanesi’ne yatırılır. Dostu ve çalışma arkadaşı psikiyatrist David Shainberg’in de onaylamasıyla elektrokonvülsif tedavi (ECT) uygulanır, düzelir, fakat çıktıktan sonra depresyonu geri döner ve Ekim 1992’de geçirdiği kalp krizinden sonra ölür.

Daha Yüksek Düzeyde Narsisizm Daha Fazla Politik Katılımla İlgili Olabilir

Kaynak: https://neurosciencenews.com/narcissism-politics-17084/

Özet: Çalışmalar narsisistik kişilik özellikleri olanların politik olarak daha aktif olabileceklerini gösteriyor. Politikacılarla temas kurma, dilekçe imzalama ve politik davalara bağışta bulunma olasılıkları daha yüksek. Önceki çalışmalar narsistik özellikleri, çatışma ve iç kargaşa dahil, işleyen demokrasiler için zararlı davranışlarla ilişkilendirmişti.  

Seçmenlerin politikayla meşgul olmaları sağlıklı demokrasi için çok önemlidir, fakat herkes seçimlere ve diğer politik etkinliklere aynı düzeyde katılmaz. Yeni araştırmalar narsisistik özellikleri olan kişilerin politik olarak da daha etkin olabileceklerini göstermektedir.

ABD ve Danimarka’da yapılan çalışmalarda araştırmacılar; bencillik, haklılık duygusu ve hayran olunma gereksiniminden oluşan narsisistik özellikleri fazla olan kişilerin politikaya katılma olaslıklarının da daha yüksek olduğunu buldular. Bu etkinlikler politikacılarla temas kurma, dilekçe imzalama, para bağışlama ve ara seçimlerde oy kullanma gibi davranışları içerebilmektedir.

Araştırmacılardan, Penn State Üniversitesi’nden profesör Peter Hatemi “Eğer kendi kişisel kazançları ve statüleriyle daha fazla ilgilenen insanlar seçimlerde daha büyük bir rol oynarsa, kendi arzularını yansıtan adayların ortaya çıkmasını bekleyebiliriz: Narsisizm, narsisizm doğurur” diyor.

Daha önceki çalışmalar genel nüfusta narsisizm düzeyinin yüksek olmasının bir yandan daha az işbirliği, daha az uzlaşma ve daha az bağışlayıcılıkla, diğer yandan daha fazla çatışma ve daha fazla iç kargaşayla bağlantılı olduğunu bulmuştu.

Bu yeni çalışmanın sonuçları üstünlük ve otorite/liderlik özelliklerinin daha fazla katılımla, kendine yeterlik duygusunun ise daha az katılımla ilişkili olduğunu gösterdi. Başka bir deyişle, kendilerine, kendilerinin başkalarından daha iyi olduklarına inanan insanlar politik sürece daha fazla katılıyorlar. Bu, politikaların ve seçim sonuçlarının giderek artan biçimde daha fazla şey isteyen fakat daha az verenler tarafından belirlendiği anlamına geliyor.

Hatemi kesin bir çözüm getirmek zor olsa da, daha farklı karakterlerde seçmenlerin politikaya katılımını artırırken narsisizmin fazla temsilini azaltmanın yollarını bulmanın iyi bir bağlangıç olacağını söyledi.

“Demokrasinin başarılı biçimde çalışması için kurumlara, sistemin etkililiğine ve demokratik süreçlere katılıma güven gerekir. Eğer fazla narsisistikler politikayla daha çok ilgilenirse ve politik sürecin kendisi toplumda narsisizmi beslerse, demokrasimizin geleceği tehlikede olacaktır.”

Özgün Makale: Fazekas Z, Hatemi PK. Narcissism in Political Participation. Personality and Social Psychology Bulletin. June 4, 2020.

Bowlby ve Anna Freud Tartışması

John Bowlby

Bowlby’nin bugünlerde psikolojide genel bir kabul gören “bağlanma kuramı”, ilk zamanlarında “ben (ego) psikolojisi” yanlıları (özellikle Anna Freud) ile aralarında bir yarılmaya yol açmıştı. Bu yarılma büyük ölçüde bağlanma kuramı ile psikanalitik kuramın cinsellik ve sevgiye yönelik farklı bakış açılarına bağlıydı. Bowlby’nin görüşleri içgüdüsel/duygusal kumanda sistemlerinin işleyişi konusunda çağdaş nöropsikanalitik görüşlere çarpıcı bir şekilde benziyordu. Ona göre, birbiriyle etkileşim halinde olan (bağlanma, cinsellik, bağ kurma (affiliation), bakım verme, araştırma, boyun eğme ya da egemenlik kurma, saldırganlık gibi) çok sayıda davranışal ya da güdülenimsel sistem vardı. Her biri ilişkilere ve nesnelere kendine göre farklı yollardan gidiyordu ve bir sistemin diğerini etkinleştirmesi gerekmiyordu. Gelişim ilerledikçe, sistemlerin kendi aralarında da etkileşim oluyor ve herhangi bir sistemin karakteristiği olan davranış daha karmaşık hale geliyordu.

Bağlanma kuramının Bowlby ile ego psikolojisi yanlıları arasındaki yarılmayı pekiştiren yönü, haz ilkesinin insan bağlanmasının asıl itici gücü (motivator) olduğu görüşünü reddetmesiydi. Öyle ki, Anna Freud şöyle yazmıştı:

Anna Freud

“Anne bağlanması ile haz ilkesi arasında, sanki bunlar aynı düzlemdeki zihinsel fenomenlermiş gibi, bir öncelik mücadelesi varsaymak bana pek pratik görünmüyor… Bu kendine özgü yanlış anlama giderilince Dr. Bowlby ile bizim konuyu ele alışımız birbirine ilk bakışta göründüğünden daha fazla yakınlaşır.”

Freud A. Discussion of Dr. Bowlby’s paper “Grief and mourning in infancy and early childhood”. Psychoanalytic Study of the Child 1960; 15: 53-62.

Uzun bir süre beklenen bu yakınlaşmanın gerçekleşmediği ve Bowlby’nin bu süre içinde gerek literatürde, gerekse psikanalitik kurumlarda gölgede kaldığı, ancak, tüm gerçekler gibi, son zamanlarda bağlanma kuramının da bir şekilde aydınlığa çıktığı, başka bir deyişle, değerinin yeniden keşfedildiği, hatta giderek güncel sinirbilim ve psikanaliz çalışmalarının ana konularından biri haline geldiği söylenebilir.

Şimdi esas mesele, bağlanma sisteminin mi, yoksa cinsel sistemin mi başat olduğu değil, bu ikisinin temsil dünyası düzeyinde birbirleriyle nasıl bütünleştiğini ya da bütünleşmekte yetersiz kaldığını anlamaktır.

Kaynak: Yovell Y. Is There a Drive To Love? Neuropsychoanalysis 2008; 10(2): 117-144.

Anosognosia by Proxy

Anasognosia diye bir durum var; hastalığını bilmeme, daha doğrusu kabul etmeme hali. Diyelim, beyninizin bir damarında bir tıkanma ya da kanama oluyor ve bedenin diğer (karşı) yarısı felç geçiriyor. Kolunuzu, bacağınızı oynatamıyorsunuz, ama soruduğunda hiçbir sorun yokmuş gibi, uzuvlarınızı rahatça kullanabiliyormuşsunuz gibi yanıt veriyorsunuz. Hekim felç olan kolunuzu hareket ettirmenizi istediğinde yapamıyorsunuz, ama bunu çeşitli bahanelerle açıklamaya çalışıyorsunuz: “Hareket ettirdim ya işte” ya da “Bugün biraz tembellik ediyor” gibi.

Bu klinik tablo daha çok, hatta neredeyse istisnai olarak, beynin sağ yarısında meydana gelen hasarlarda ortaya çıkıyor. Nöropsikanalistler bunu beyin-zihin-beden ilişkisinin çok iyi bir örneği olarak okuyorlar: Beyindeki hasar “inkar” denen psikolojik savunma mekanizmasını harekete geçiriyor; kişi, hayatın birçok alanında olduğunu gibi, kabul etmek istemediği gerçekliği doğrudan reddetme, kabul etmeme, inkar yolunu seçiyor, bilinçdışı olarak. Ancak, psikanalistleri asla işin içine katmak istemeyen sinirbilimciler alternatif açıklamalar da getiriyorlar. Bu açıklamalardan birine göre, beynin sağ yarısı ham duyguların gelip yüksek düzeyde işlendiği bir yer. Orada beden şemasıyla ilişkileniyor ve biz bedenimizin duygusal hali konusunda bu yolla bilgi sahibi oluyoruz. Sol yarısı ise, bu bilgilerin akılcı bir şekilde değerlendirdiği yer. Dolayısıyla, hasara uğrayan sağ beyin yarısından duygularla ve beden şemasıyla ilgili bilgilerin sağlıklı bir şekilde aktarılamaması, sol yarının beden sağlammış gibi davranmasına yol açıyor.

Ancak, bugün okuduğum bir makale bu işlerin hiç de öyle olmayabileceğini gösteriyor. Şöyle ki: Hepimiz ebeveynlerin çocuklarını diğer tüm çocuklardan daha değerli, daha güzel, daha zeki gördüğüne tanıklık etmişizdir. Bu tutum “Kargaya yavrusu kuzgun görünürmüş” atasözünde ifadesini bulur. Ancak, bu tutum kimi zaman ebeveynlerin çocuklarındaki ciddi sorunları görmezden gelmelerine yol açıyor. Makalede anılan böyle bir olguda, 8 yaşındaki bir çocuktaki ilerleyici beyin hastalığına 3 yıl geç tanı konabilmiş. Oysa çocuk bu üç yıl boyunca zihinsel işlevlerinde çok ciddi düşüş sergilemiş, fakat bu düşüş çocuğun davranışlarına da yansımasına rağmen, ailenin hiç dikkatini çekmemiş. Sonunda da tanı konduğunda da ne yazık ki kemik iliği nakliyle geri dönebilecek hastalık için çok geç kalınmış ve çocuk tanıdan yaklaşık 6 ay sonra kaybedilmiş.

İşte bu durum, beyin hasarı geçirdiği halde hareketlerindeki ve hissetmesindeki kusurların farkında olmayan anozognoziyalı hastaların yakınlarında da gözlemlenmiş: Hastaya yakınlık düzeyiyle orantılı olarak, çevresindeki kişilerin, aynı hasta gibi, ciddi nörolojik kusurların farkında olmadan uzun bir süre geçirdikleri saptanmış, söz gelimi 6 ay, bir yıl… Bu neden önemli? Eğer hastanın hastalığını fark etmedeki kusuru salt nörolojik bir nedene bağlı olsaydı, örneğin, yukarıda değinildiği gibi, sadece beynin sol yarısının sağdan bilgi alamadığı için durum normalmiş gibi davranmasına bağlı olsaydı, hastanın yakınlarındaki bu farkındalık eksikliği nasıl açıklanabilirdi? Demek ki, hasta nasıl inkar savunmasını kullanarak kabul edilemez bir gerçekliği görmezden gelmeye çalışıyorsa, aynı şeyin yakınları için de geçerli olduğunu düşünebiliriz.

Sonuç olarak, beynin sadece bir bilgisayar gibi çalışan, salt bilgi işleyen bir makine olmadığını; anlam dünyasını (duygularını), fiziksel ve toplumsal çevresini (kendi niş’ini), geçmişini (belleğini) hesaba katmadan yapılacak tüm çözümlemelerin eksik kalacağını bir kez daha görüyoruz. Bir kez daha yüzümüzü sinirbilim ile psikanaliz arasındaki işbirliğinin sağlayabileceği olanaklara doğru dönüyoruz.


Clarici A, Guiliani R. Growing Up with a Brain-Damaged Mother: Anosognosia by Proxy? Neuropsychoanalysis 2008; 10(1): 59-79.

Kurtlarla Koşan Kadınlar’ın Çevirmeni Hakan Atalay ile Söyleşi

(Söyleşi, Martı Dergisi’nde yayımlandı. Link: http://Kurtlarla Koşan Kadınlar’ın Çevirmeni Hakan Atalay ile Söyleşi)

Yazar Yasemin Sungur

“Öyküler ilaçtır” der Kurtlarla Koşan Kadınlar…

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabı on yıldır hayatımı etkileyen önemli kitaplardan biri. Okurken onlarca kitaba daha yönlendirdi beni. İç sesimi daha etkin dinlememi sağladı. Kitap ile Sohbet’te baş konuğum oldu. Kadın gruplarıyla üzerinde derinlemesine çalıştığımız bir kitap oldu çeşitli sivil toplum kuruluşlarında.

Dr. Clarissa Pinkola Estes’in 20 yılı aşkın sürede tamamlayıp tüm dünyayla paylaştığı Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının çevirmeni Hakan Atalay  ile söyleştik. Sohbetimize eşlik etmeniz bizi mutlu eder.

Hakan hocam, kendinizi nasıl anlatmayı seviyorsunuz? Neler yapıyorsunuz?

Hekimim. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde klinisyen ve öğretim üyesi olarak çalışıyorum, yani, hem hasta görüyorum, hem de ders veriyorum. Ayrıca, üniversitemizin Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programında “psikodinamik psikoterapi” ve “psikodinamik süpervizyon” dersleri veriyorum. Ek olarak, geçen yıl üniversitemizde öğrencilere ve çalışanlara hizmet veren bir “psikoterapi merkezi” açtık. Adı, Yeditepe Üniversitesi Psikoterapi ve Eğitim Merkezi (YUPEM). Orada bilişsel davranışçı ve psikodinamik yaklaşımlarla çalışan iki psikoterapistimiz var. Öğrenci Dekanlığı ve orada çalışan diğer psikolog ve psikolojik danışman arkadaşlarla iyi bir işbirliğimiz var. Ben de psikiyatri dışında psikanaliz, sinirbilim, bu ikisini birlikte anlamaya çalışan nöropsikanaliz, politik psikoloji ve genel olarak kültür ile ilgileniyorum.

Kitapla ilk karşılaşmanız nasıl oldu? Ne zaman okudunuz? Çevirisini yapmaya nasıl karar verdiniz?

Tek bir uzmanlık tercihinin yapıldığı ilk merkezi sınavla Bakırköy’de psikiyatri ihtisasına başladım. Bakırköy’ün reform dönemleriydi, tımarhaneden hastaneye dönüşmeye çalışıyordu. Biz psikiyatri isteyen 40 kadar asistan hevesle uzmanlık için oraya gelmiştik. Çeşitli düşüncelerden olsak da, çoğumuz okumayı, tartışmayı, düşünmeyi seviyorduk. Ben hem İngilizcemi ilerletmek için, hem de kültürel faaliyetlerimizin bir parçası olarak, Fatih’in (Altınöz) öncülüğünde çıkardığımız Şizofrengi dergisine, Cumhuriyet Dergi’ye, vs. çeviriler yapıyordum. Bu sırada okuduğum bir kitabı da amatörce çevirmeye başlamıştım. İlk çevirim odur: Dinamik Psikiyatri. Bu süreçte Ayrıntı Yayınları’nın genel yayın yönetmeni Ömer Faruk ile tanıştım. Onun isteğiyle Şizofrengi için bazı bölümlerini çevirdiğim Russell Jacoby’nin Social Amnesia kitabının tümünü çevirdim ve Belleğini Yitiren Toplum adıyla Ayrıntı’dan yayımlandı. Ömer Faruk ile görüşmelerimiz sırasında Women Who Run With the Wolves kitabını vererek bakmamı ve değerlendirmemi istedi. Ben de çevrilmesinin iyi olacağını söyledim. Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının çevirisi böyle başladı. Neyse ki çeviri sırasında Ömer Faruk süre konusunda beni sıkıştırmadı ve ben de böylece geniş zamanlarda oyalanarak ve zevkle kitapla uğraşabildim.

Yazar ile tanıştınız mı? Mesleki çalışmalarda bulundunuz mu?

Yazarla tanışmadım. Ortak ilgi alanımız Jung oldu. Kitaptan sonra Jung’u daha derinlemesine okudum ve anlamaya çalıştım diyebilirim. Bu sıralarda Ursula Le Guin’in kitaplarını okuyor olmam da Jung okumalarımı daha renkli bir hale getirdi diyebilirim.

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabı sizde nasıl izler bıraktı? Benim ve birçok kadının başucu kitabı, sizde durum nasıl?

Kitaptan çok şey öğrendim. Onun sayesinde kendime, kadınlığa, kendi dişil yanıma ve doğaya bakışım derinleşti. Psikodinamik psikoterapide düşlerin önemli bir yeri vardır; hem tanı, hem de tedavi için. Düşler bilinçdışının dilini, yani, birincil süreç düşünce biçimini kullanır. Masallar da öyle. Dolayısıyla, masal çözümlemesi, düşlerin, hastalık belirtilerinin, herhangi bir edebi metnin ya da bir sanat yapıtının ruhsal çözümlemesinin bir benzeridir. Bireysel olarak nasıl ki düşler bizlere bilinçdışımıza dair bir şeyler anlatıyorsa, masallarlar da içlerinde ortak bilinçdışımıza dair ipuçları barındırır.

Öyküler ve çözümlemeleri bizim coğrafyamızın kadınları için de neden bu kadar etkili?

Kitapta masallar var. Dolayısıyla, kitapta anlatılanlar insanlığın ortak bilinçdışından köken alıyor. Bu da şu demektir: Kitaptaki anlatılar zaman ve mekan tanımıyorlar. Zaten, çoğu masalın hangi coğrafyadan köken aldığının izini sürdüğünüzde, Güney Amerika’ya, Kanada’ya, Doğru Avrupa’ya, Afrika’ya, Asya’ya, yani, dünyanın bütün coğrafyalarına uzandığını görmek mümkün. Bu yüzden kitaptaki masalların bizim coğrafyamız için de geçerli, evrensel konular içerdiğini söyleyebiliriz.

Mesleğinizi yaparken kitap tavsiye ediyor musunuz? Bu kitabı tavsiye ettiniz mi? Bir erkeğe tavsiye eder misiniz?

Psikoterapilerimde düzenli bir şekilde kitap tavsiyesinde bulunmuyorum. Kimi zaman kitap tavsiyesi isteyen hastalarıma da iyi yapıtları; iyi yazarları, iyi edebiyatı, özellikle de klasikleri okumalarını öneriyorum. Hayatında kendini sıkışmış hisseden, çıkış arayan, ama bulamayan, bu yüzden çaresizlik yaşayan ve psikoterapi için -zaman ve/veya para açısından- çok imkanı olmayan birkaç hastama da bu kitabı önerdiğim oldu.

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabını okuyan erkek okurlar ile sohbet etme, kitabı değerlendirme deneyiminiz oldu mu? İzlenimleriniz neler?

Kitapla ilgili izlenimlerden ve tartışmalardan uzak durdum. Ya bana ulaşmadılar ya da ben yaklaşmadım. Son zamanlarda bu kitap üzerinden bir araya gelen bir grubun bir toplantısına katılma imkanım oldu. Gerek kadınların, ama özellikle de erkeklerin kitabı anlaması, özüne girebilmesi, bu yolla kendisine bakmayı öğrenebilmesi için epey çalışılması gerektiğini fark ettim. Bana okuyan herkes için kitapta açık mesajlar var gibi gelmişti, oysa diğer metinler gibi bu anlatıların da üzerinde emek harcanması gerektiğini yaşayarak görmüş oldum. Bu söyleşiyi de biraz bu yüzden kabul ettim. Şimdi kitapla ilgili okuma gruplarının oluşmasını ve buralarda bir kolaylaştırıcının desteğiyle farklı fikirlerin tartışılmasını çok değerli buluyorum.

Böyle bir kitap erkekler için yazılsaydı, hangi canlı ile eşleşirdi erkekler?

İlk aklıma gelen, kartal oldu. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’ni tanık olarak gösterebilirim. Orada insanlar, cüceler, hobitler, elfler, orglar, troller, vs.nin yanında kurtlar ile kartalların savaşını da görmek mümkün. Hatta kurtlar ile kartalların savaşı, biraz abartarak söylersem, Doğu ile Batı’nın da savaşı gibi de görülebilir. Eğer böyleyse, birbirini tamamlayan iki kutbun bu hayvanlar -kurtlar ile kartallar- tarafından temsil edildiğini iddia edebilirim.

Kitaptan bir öykü seçseniz bu hangisi olur? Neden?

Benim kitaptaki favori öyküm “Bilge Vasalisa” diyebilirim. Masalların tümünde kendini gösteren, kültüre katılma, erginlenme süreçlerini en derin ve en karmaşık haliyle, yaşam coşkusunu da, trajedilerini de ihmal etmeden anlatan masallardan biri gibi gelir bana. Fakat bu bağlamda “Elsiz Kız”ı da eklemesem olmaz.

Siz nasıl bir kitap okurusunuz? Son 3 ayda neler okudunuz?

Son zamanlarda okumalarım makale ağırlıklı olsa da, kitap okumayı hep sevdim ve hala çok severim. Çağımızın baskın görsel ve dijital kültürüne rağmen, insanlıkla ortaklaşmak ve kendini geliştirmek için kitapların elzem olduğunu düşünüyorum. Eğer dünyayı daha iyi bir yönde; doğayla barışık, daha adil ve özgür bir yönde değiştireceksek, bu, kitap okumakla ve kitap okuyanların sayesinde olacak. En son Adam Fawler’in Olasılıksız’ını okudum. Ondan önce Julia Kristeva’nın Melanie Klein kitabını okumuştum.

Kitaptan sizi etkileyen, bu kitabı en iyi anlatan cümle/cümleler hangisi olur?

Alıntılayabileceğim o kadar çok söz var ki, seçmem çok zor. Sadece birkaç örnek vereyim:

“Masallar, mitler ve öyküler, vahşi doğanın arkasında bıraktığı patikayı seçip ayırt edebilmemiz için görme gücümüzü keskinleştiren kavrayışlar sağlar.”

“Öyküler ilaçtır.”

“Hemen söyleyeyim, vahşi benliğin dünyasına açılan kapılar az ama değerlidir. Derin bir yara iziniz varsa, o bir kapıdır; eski, çok eski bir öykünüz varsa, o da bir kapıdır. Gökyüzünü ve suyu tahammül edemeyecek kadar çok seviyorsanız, o bir kapıdır. Daha derin bir hayatı, eksiksiz bir hayatı, makul bir hayatı özlüyorsanız, o da bir kapıdır.”

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabını erkekler neden okumalı?

Kitap kadınlar için yazılmış gibi görünse de, aslında yitip giden, bastırılan, yok edilmeye çalışılan yanımızı, doğamızı anlatıyor. Eğer doğamızla yeniden bağ kuracaksak, evet, bu belki önce kadınlar sayesinde olacak, ama erkeklerin de, hadi doğrusunu söyleyelim, bütün dünyanın, eğer yok oluşa gitmeyecekse, buna o kadar çok ihtiyacı var ki…

Bu kitabı okuma ve derinlemesine anlama, ödevleri yapma yolculuğumuz haftalarca sürüyor.  Kitabı bitiren her okur, şimdi hangi kitabı okusam diye soruyor. Siz hangi kitabı önerirsiniz bize? Şimdi hangi kitabı okuyalım?

Daha önceki sorulara yanıt verirken söylediğim gibi, “ne yapmalıyım?” “ne okumalıyım?”, “şimdi ne karar vermeliyim?”, vb.  konularda önerilerden hep kaçınırım, çünkü herkesin serüveninin kendine özgü olduğunu ve herkesin kendi yolunu bulması gerektiğini; benim sadece bir yol gösterici, bir sorgulayıcı, bir kolaylaştırıcı olduğumu düşünüyorum. Kişisel serüvenimden yola çıkarak bir öneride bulunacak olursam, ben Ursula Le Guin’i öneririm. O da, Pinkola-Estes gibi, hem Jung etkisinde bir anlatıcı, hem de doğa aşığıdır. Özellikle Yerdeniz Üçlemesi; her cildinde sırasıyla büyüme, cinsellik ve ölüm üzerine yazılmış en iyi üç kitap arasında sayılabilir. Onlar bitince de sonradan eklenen dördüncü cilt (Tehanu) ile huzur bulabilirsiniz.

Sevgili Hakan Hocam, zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Dilimize akıcı bir Türkçe ile uyumlayarak yaptığınız çeviriniz, kitabı, farklı birikimlerden, farklı yaşlardan pek çok okurun daha kolay okumasını sağlıyor. Biz sohbetlerde sizi de anıyor ve çok teşekkür ediyoruz.

Röportaj: Yasemin Sungur

Ursula K. LeGuin ile “Yazma Üzerine Sohbetler”.

“Söyleşiyi yapan kişinin, eserlerimdeki Schopenhauer, Wittgenstein ya da Adorno etkisini tartışacağından korkuyorum, hiçbirini okumadım bu arada; veya kuir teorisi ya da sicim teorisi hakkındaki fikrimi öğrenmeyi talep edeceğinden çekiniyorum; dinleyicilere Taoizmin ne olduğunu anlatmamı isteyeceğinden ya da (en muhtemeli) bana İnsanlığın Geleceği’ni soracağından korkuyorum. Cehaletimin muazzam boyutlarını biliyor olmam, onu sergilemekten hoşlandığım anlamına gelmez.” sa. 13.

“Sanatta taklit, onu icra eden kişi tarafından bir öğrenme aracı olarak görülmeli; aksi halde intihal olur. Sadece öğrenmek için taklit edersin, ortaya çıkan şeyi de yayımlamazsın. Veya yayımlarsan şöyle dersin: ‘Bu bir Hemingway taklidi.'” sa. 21

“İnsanın iyi şeyler okuyup onlar gibi yazmaya çalışarak öğrenmesi lazım.” sa. 21

“Ben yazdıklarımı duyarım. (..) Şiiri hep kafamda duydum. Yazmak hakkında yazan birçok insanın, yazdıklarını duymuyormuş gibi göründüğünü fark ettim; yazdıklarını dinlemiyorlar, algıları daha teorik ve entelektüel. Ama bu şey bedenin içinde oluyorsa, yazdıklarını duyuyorsan, o zaman o ahengi yakalamak için dinleyebilirsin.” “… dinlemezsen kendi sesini bulamazsın.” sa. 22

“İngilizcede cinsiyetten bağımsız bir ‘o’ yok. Finlandiyalılara ve sanırım en azından bazı açılardan Japonlara gıpta ediyorum, cinsiyet belirtmeden konuşabiliyorlar.” sa. 31

“.. yazar gerçekten de bütün karakterlerin yazarıdır, yaratıcısıdır, hepsini icat eden kişidir. Aslında dürüst olursak bütün karakterler yazarın ta kendisidir.” sa. 38

“Bütün insan davranışını çatışmaya indirgemek insan deneyiminin uçsuz bucaksız zengin alanlarını görmezden gelmektir.” sa. 40

“İçimde anlatılmak isteyen bir hikaye var. O benim amacım. Ben onun aracıyım. Eğer kendimi, egomu, istek ve fikirlerimi , zihinsel çöpümü bir kenarda tutabilir ve hikayeyi takip edebilirsem, hikaye kendi kendini anlatacaktır.” sa. 44

“Gizemle, mucizeyle, bilmediğimiz şeylerle, bilemeyeceğimiz şeylerle nasıl bir ilişki kurmalıyız?” sa. 53

“Bildiğim ve hatta -Lao Tzu’da olduğu gibi- bilmediğim dillerden çeviri yapmayı bu yüzden çok seviyorum.” sa. 69

“Felsefeyi aklımda tutamıyorum. Bir hikaye olması lazım.” sa. 84

“Düzyazıyı hikaye yazarken olduğu gibi, düşünmenin doğrudan bir aracı veya biçimi olarak kullanabildiğimde; bildiğim veya inandığım bir şey söyleme, bir mesaj iletme aracı değil de, onu yazmadan önce bilmediğim bir şeyle sonuçlanan bir keşif yolculuğu işlevi gördüğünde, onu doğru kullandığımı hissediyorum.” sa. 85.

“Kötü dönemlerde ne söylediğin gerçekten önemlidir.” sa. 90

“Herhangi bir sanat eseri kelimelerle ifade edilebilen sözel düşüncelerden fazlasını içerir.” sa. 92

“Ve kim olduğumuzu bilmenin çok büyük bir kısmı nereden geldiğimizi, şu anda nerede yaşadığımızı ve gideceğimiz başka bir yurt varsa bunun neresi olabileceğini bilmektir.” sa. 95

“Bilime gösterilen direncin çoğunun arkasında da bu yatıyor. Çünkü bilim -sadece Kopernik değil, bilimin büyük kısmı- bizi merkezdeki yerimizden uzaklaştırıyor. Çünkü merkezde değiliz.” sa. 101

“Halbuki içine girebilselerdi bilim her daim hepimizin etrafında gerçekleşen, hepimizin parçası olduğumuz bütün o harikulade süreçlerle çok daha derinden özdeşleşmelerini sağlayabilirdi.” sa. 101

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com