Özet: Araştırmacılar hayatınızı belgelemek için Instagram ya da Snapchat gibi sosyal medya hizmetlerinin kullanılmasının belgelediğiniz olayları tam olarak hatırlama yeteneğinizde azalmaya neden olabileceğini söylüyorlar.
Anılarınıza ne kadar değer veriyorsunuz? Bir dahaki büyüleyici Instagram resmi gelene kadar mı?
UC Santa Cruz doktora öğrencisi Julia Soares’in araştırması, fotoğraf çekme hareketinin insanların olaya dair anılarını zayıflattığını buldu.
Soares “İnsanlar fotoğraf çekmenin bir şeyi daha iyi hatırlamalarına yardımcı olacağını düşünüyor, oysa tam tersi”
dedi.
Bir takım deneyde insanları görsel bir müze turu için laboratuvarına çağırdı ve bilgisayar ekranındaki resimlere bakmalarını istedi. Denekler ne gördüklerinin test edileceğini biliyorlardı.
Katılımcıların şu üç senaryoyu (sadece resimlere baktıkları zamanı, resimlere bakıp kameralı bir telefonla resim çektikleri zamanı ve Snapchat kullanarak resim çektikleri zamanı) takiben resimleri ne kadar iyi hatırladıklarını karşılaştırdı.
Resim çekenler ne gördüklerine dair çoklu seçme testlerinde sürekli olarak en kötü puanı (%20 kadar) aldılar.
Soares sonucun “bilişsel boşaltma” [cognitive off-loading] olarak bilinen fenomene bağlanabileceğimi düşündü; yani, hatırlamanız için kameranın orada olduğunu bildiğiniz için de hazırlayamıyordunuz.
İmajların sadece 10 saniye sürdüğü Snapchat kullanarak resim çeken insanlar daha az hatırladılar. Resim çekip sonra imajı silmeleri istenen kişiler de hatırlamada kötüydü.
“Nasıl ki bakıp geçtiğinizde az hatırlıyorsanız, kamera kullandığınız her seferinde de hatırlama olasılığınız gene öyle azalıyordu.”
(Not: Bu yazıyı yayımlanması için Birgün Pazar ekine gönderdim. “Polemik yazıları yayımlamayı tercih etmediklerini” belirterek reddettiler. Burada yayımlıyorum, belki birkaç kişiye ulaşır.)
1 Temmuz 2018’de Birgün Pazar’da “Bir Sahte Sığınak Olarak Antidepresanlar” başlıklı bir yazı çıktı. Son yıllarda gerek tıp camiasında, gerek kamuoyunda, gerekse şarlatanlar arasında antidepresan ilaçların etkililiği çokça tartışılmaya başlandı. Popüler yayınlara bakılırsa, bu tür ilaçların bir yararları yok, hatta zararlılar. Yazı da bu genel kabulleri ve halk arasında bu tür tedavilere yönelik genel kuşkuyu arkasına alarak “bildiğini okuyor”. Yazar “Neden İlaçlar?” altbaşlığı altında özetle şöyle diyor: Birey düzen karşısında direnç gösteremez, bekleyen sorunlar karşısında ne yapacağını bilmeden sendeler. Sendeleyince bekleyen sorunların altında kalır. Başa çıkamadığı bir eşikte de DANIŞMAN’a başvurur. [Bir de bu var: DANIŞMAN. Ben bunun hekim olmayan ruh sağlığı çalışanlarının hekim gibi hasta bakabilmeleri için uydurdukları bir terim olmasından kuşkulanıyorum. Dikkatinizi çekerim, sorunların altında kalan birey hekime değil, DANIŞMAN’a gidiyor.] Arada ancak felsefecilerin anlayabileceği bir cümle: “Bireyin zihninde beliren böylesi bir yardım düşüncesi, söz konusu sorunlara rağmen, verili ilişkilerle barışık kalmanın bir ısrarıdır aslında.” Anladığım kadarıyla, birey şöyle diyor kendine: “Sorunlarım var, ama ben bu hayata nasılsa öyle devam etmek istiyorum.” Birey yardım istediği danışmanın “alternatif bir bilinç” taşımamasını beklemektedir. Taşımasın ki, sorunlarla kendisinin başa çıkmasını ya da düzeni değiştirmesini istemesin. Danışman (yasalara göre Türkiye’de bu ilaçları sadece hekimler reçete edebildiklerine göre, dürüst olalım, hekim) bu durumda anlaşmaya uyar, alternatif bilinç taşımaz ve bireye ancak “sahte bir sığınak olabilecek olan sentetik ilaçlar” sağlar. [Tüm ilaçlar bir kimyasal sentezle üretildiklerine göre, sentetik ilaçlar dışındaki ilaçlar nelerdir? “Doğal” ilaçlar. Örneğin, St. John’s Wort (sarı kantaron) mu? Gene bir hile: Ben aslında “doğal” ilaçlara karşı değilim. Tipik bir kamuoyu önyargısı daha: “Doğal” ilaçlar kimyasal ilaçlardan daha az tehlikelidir.” Oysa, tam tersine, ilaçlar bin türlü araştırma ve denetimden süzülerek piyasaya sürülürken ve çıktıktan sonra belli prosedürlere uygun olarak takip edilirken, doğal ilaçlar, içerikleri -büyük ölçüde- bilinmeyen ilaçlardır. Örneğin, depresyonda kullanılan St. John’s Wort (sarı kantaron otu) bitkisel bir ilaçtır, ancak, ölümcül karaciğer harabiyeti yapabilir.]
Sorunların altında kalan birey ile (danışman değil) hekim karşı karşıya geldi. Anlaşma gereği, hasta birey ilacını alıp gitti. Peki, sorun ne? Sorun şu: Yazara göre, “bireyin karşılaştığı sorunların hemen hepsi, doğrudan ya da dolaylı olarak, meta bağımlı toplumsal ilişkilerin yapısından kaynaklanan sorunlardır.” Bu nedenle, “sorunların çözümünün biricik yolu düzenin, yani koşulların değiştirilmesidir.” Koşulları değiştiremiyorsa (çünkü “değişim henüz bütünsel anlamda gerçekleştirilememiştir”, biz bunu “henüz devrim olmamıştır!” diye anlayabiliriz), yapılması gereken, hekime koşup ilaç almak değil, “birey nezdinde bir karşı oluşun ortaya koyulmasıdır. Bu karşı oluşun sağlanması, değişimin bireyin düşünce ve eylemlerinde var kılınması, eşdeyişle değişimin parçada gerçekleşmiş olması anlamına gelir.” Af dileyerek anlaşılır bir dile çeviriyorum: “Birey sorunlarını hemen devrimle çözemeyeceğine göre, şimdilik düzene karşı çıkmalıdır.” Burada birey, devrimci bütünün bir “parça”sıdır, gördüğünüz gibi! Elbette “bireyin sorunlar karşısında benliğini güçlendirmesi” de bir olanaktır, ama “uyumu salık veren bir danışan ve danışılan ilişkisinde, başka bir seçeneğin, danışman eşliğinde benliğin yanıltılmasının benimsenmesi daha olasıdır.” Böylece “bireyin mücadele seçeneğini reddetmesi, onu bu noktada [yani, tam mücadeleyi reddettiği noktada] antidepresanlara iter.” Sonuç: “Kendisine tutunmak için belirlediği gerekçeleri ilaçlar yardımıyla pekiştirir ve düzenle olan uyumunu sürdürür.” Yazar daha sonra hem dünyada, hem de Türkiye’de antidepresan kullanımının artışına dair rakamlar vererek son bölümde “ilaçların tahakküm araçlarına dönüşümü”nden söz ediyor.

Bu yazının Pazar Eki’nin politik yazılarıyla hemen görülmeyen ama yakın bir ilişkisi var. Anlatmaya çalışayım: İlk yazı Bülent Forta’dan: “Seçim Sonuçlarına İlişkin 10 Saptama”. Ne yazmış? Parlamenter demokrasinin sonu, Suriye faktörü, ekonomik riskler, iktidar gücü, AKP-MHP koalisyonu ve siyasal dengeler, egemen güçlerin muhtemel yönelimi (“daha baskıcı bir yönetim tarzı”), muhalefet tablosu, AKP ile HDP, yeni durum (“bütün toplum bir mücadele alanı olarak kurgulanmalıdır”) ve “mücadeleyi yükseltmek gerek”. Yeni bir şey? Bir öneri? Yok. Her gün gazetelerde okuduğumuz haberleri başlıklar halinde sunarsam, benzer bir tablo ben de çıkarırım. Mücadele nasıl yükseltilecek? Nasıl bir hedefle? Bunun araçları ne olacak? Bir yanıt yok.
Okumaya devam etPsikeArt‘ın Annelik sayısında (Mayıs Haziran 2018) yayımlandı.
Sevgili Cengiz’e ve Cumartesi Annelerine
Siyasal’ın yanından Basın Yayın’a doğru üstünde gri bir paltoyla hayalet gibi süzülen genç bir adam olarak hatırlıyordum Cengiz’i. O sıralar Cumhuriyet Yurdu’nda kalıyordum. Yine aynı bölgede yer alan Eğitim Fakültesi’nden arkadaşlar onun sol bir “siyaset”in yöneticilerinden olduğunu söylemişlerdi. Sonra çok yıllar geçti, ben tıbbı bitirdim, mecburi hizmet yaptım, ihtisas için Bakırköy’e geldim. Derken bir gün orada Cengiz’e rastladım. Cengiz cunta günlerinde uzun süre çok zor şartlarda saklanmış, aç susuz uykusuz günlerden; yakalandıktan sonra da işkencelerden geçmiş, oralarda bir yerde ciddi bir ruhsal hastalığa yakalanmıştı. Cengiz’i Bakırköy’de birlikte ihtisas yaptığımız arkadaşım Erdoğan’ın (Özmen) Ankara’dan tanıdığını ve onun tedavisine yardımcı olduğunu bu vesileyle öğrendim. Erdoğan’ın ilgisi ve dostça hekimliği sayesinde Cengiz (Türüdü) çok uzun süre hastaneye yatmadan, ama kendisi de ilaçlarını düzenli kullanarak, hastalığın yıkıcı etkilerinden bir ölçüde korunabildi ve insanca bir hayat sürebildi. Son zamanlarda, babasını daha erken, annesini iki yıl kadar önce kaybetmiş, ruhsal ve bedensel hastalıkları olan bir kardeşle yalnız kalmış olmasına rağmen, ilaçlarını alıyor, evi idare ediyor, düşünüyor, okuyor. Hatta söyleşilerden oluşan ikinci kitabı bu yenilerde çıktı (Hayat Üzerine Diyaloglar, Naim Kandemir ile birlikte. Birlikte ilk söyleşi/kitapları olan İnziva Diyalogları da Notabene Yayınları’ndan çıkmıştı).

Cengiz geçen gün gene aradı. Kardeşi diyabet vb. sorunları yüzünden hastaneye yatırılmıştı. Son zamanlarda sık tekrarlıyordu sanki bu. Önceki akşam akrabalarının uğradığını söyledi. “Pek yalnız bırakmıyorlar sizi” dedim. “Bizde akrabalık ilişkileri önemlidir, amcalık, dayılık, anneannelik, teyzelik, halalık önemlidir. Anadolu bilgeliğinin bir yönü böyledir. Annemi biliyorsun, beni koruyan kollayan; iyileştiren ilaçlar değil, annem oldu” dedi. “PsikeArt’ın son sayısı Annelik üzerine olacak, bu söylediklerini anlatayım” dedim. Hep söylenir: Cunta zamanlarında herkes bir yere dağılmış, işkencede, mapusta acıda iken, Cengiz gibi birçok devrimcinin yanında neredeyse sadece anneleri vardı. “Olur tabii, İnziva Diyalogları’nda da var” dedi Cengiz. Konuşmadan sonra kitabı tekrar açıp baktım: Bir bölüm Cengiz’in sevgili annesi Fatma Teyze’ye ayrılmıştı.
Dün (12 Şubat 2018) İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Sinema Klubü’nün etkinliğindeydim. Toplantıları koordine eden Prof. Dr. Doğan Şahin’le Kieslowski’nin “Aşk Üzerine Kısa Bir Film” adlı filmini ve Black Mirror dizisinin 4. Sezonunun 4. Bölümünü izledik ve “Tutku” üzerine sohbet ettik. Aziz Sancar amfisinde hatırı sayılır bir topluluk vardı; hem sayıca iyiydi, hem de hepsi büyük bir dikkatle izledi ve katıldı. Filmleri seyrettikten sonra ben kısa bir konuşma ile özellikle “Aşk…” filmiyle ilgili birkaç şey söyledim. Sonra Doğan’la izleyicilerden gelen soruları yanıtladık. Geri-bildirimlerden anladığım kadarıyla iyi bir toplantı oldu.

Üstünde daha sonra ayrıntılı konuşulabilir, ama orada kısaca -eksiği ve fazlasıyla- şunlara değindiğimi hatırlıyorum:
Çeşitli okumalar mümkündür. Örneğin, dinsel göndermelere dikkat edilebilir: Filmin adından (Dekalog: Musa’nın On Emir’inden) başlayarak dinsel bir art alanla ilişkisi, kadının adının Magda(lena) olması, kendisine aşık olan delikanlıya “Ben iyi biri değilim” demesi, ve gene ona başkalarını seyrederek kendisini doyuma ulaştırmanın günah olduğunu belirtmesi, gibi…
Psikanalitik göndermeler üzerinde durulabilir: Gözetlemenin (scoptophilia) her zaman primal sahneyi hatırlatması, delikanlının karşı dairedeki kadının başka erkeklerle sevişmelerinin “primal sahne”nin tekrarları olması, çocuğun anne yerine geçen ve onu bırakmak istemeyen bir yaşlı kadınla birlikte yaşaması, vs.
Ya da aşk üzerine diğer yapıtlarla birlikte okunabilir. Özellikle apartmanın koridorunda delikanlının “Seni seviyorum”undan sonra geçen diyalog:
– “Beni neden seviyorsun?”
– Bilmiyorum.
– “Beni öpmek mi istiyorsun?”
– Hayır.
– “Benimle sevişmek mi istiyorsun?”
– Hayır.
– “Peki, ne istiyorsun?”
– Hiçbir şey.
Bu “hiçbir şey”den, aşkın arzuyla ilişkisine geçilebilir. Hiçbir şey beklemeden, istemeden sevmek; sadece kendi sevme arzusuna aşık olarak sevmek nasıl açıklanabilir? Arzu, eksikliğin bilinci olduğuna göre, aşık olmak bu eksikliği gidermeye, tamamlanma çabasına yönelik bir hareket olarak kabul edilebilir. Ancak, eksikliği gideren her şey, arzunun sonlanmasına yol açacağından, arzunun kalıcı olması için doyurulmaması, dolayısıyla, aşığın hiçbir şey istememesi gerekir.
Makalenin aslı: Sabelli H.C., Carlson-Sabelli L. Biological Priority and Psychological Supremacy: A New Integrative Paradigm Derived from Process Theory. Am J Psychiatry 1989; 146(12): 1541-1551
Süreç kuramı biyolojik, sosyal ve psikodinamik psikiyatrinin bütünleştirilmesine yarayan, fiziksel ve psikolojik süreçlere ilişkin kapsamlı bir kuramdır. Süreç kuramı matematiksel dinamikler ve Heraklitus’un süreç felsefesinden çıkan kavramları kullanır. Klinik olarak da uygulanabilen üç yeni kavram sunar: i) (biyolojik ya da psikolojik üstünlük kuramlarına karşıt olarak) biyolojik öncelik ve psikolojik üstünlük, 2) (psikoanalitik ve diyalektik çatışmalara ve sistemler homeostazisine karşıt olarak) karşıtların birliği ve 3) (belirlenimciliğe ve gelişimsel kuramlara karşıt olarak) yaratıcı çatallanmalar.
Çoğu klinisyen bugün psikiyatrik bakımda biyolojik, sosyal ve kişisel etkenleri bütünleştirme gereksinimini kabulleniyorsa da, (bu yöndeki) çabalar kapsamlı bir kuramın eksikliğinden dolayı kesintiye uğramaktadır. Eklektizm, belli bir bozukluğun nedeninde ya da tedavisinde bir çerçevenin ne zaman ötekinden daha önemli olduğunu göstermeyi savsakladığından, yeterli değildir. Klinik ve sosyal bilimlerde deney yapmanın muazzam ekonomik ve insanî bedeli kuramsal yaklaşımların kullanılması gereğini gösterir. Olası bir bütünleştirici çerçeve olarak bir çok Amerikan psikiyatristi tarafından benimsenen “sistemler kuramı” sorunların ele alınma sırası konusunda yol gösterici olmadığından, bu işi görememektedir. Engel, sistemler kuramına dayanarak ardışık bir biyopsikososyal yaklaşım önerirken, Pribram tedavinin herhangi bir noktadan başlayabileceğini, çünkü herhangi bir parçayı değiştirmenin bütünü değiştirmek olduğunu savunmuştur. Bu kavramların ikisi de sosyolojik ve sosyobiyolojik formülasyonlarla uyuşmamaktadır; çünkü bunlar gerek türün, gerekse tek bir kişinin tarihinde bireyselliğin gelişiminde toplumsal süreçlerin önceliğini kabul eder. Süreç kuramının işaret ettiği biyopsikososyal yöntem budur.
Çoğu süreç kuramı örneğini fizikte (mekanikte) bulmuş ve matematik modeller (örneğin, Newton’un dinamiğini) kullanmıştır. Başkaları toplumsal söylemi (diyalektik, Sokratik, Hegelyan, Marksist) ya da ilkin Heraclitus’u esinleyen biyolojik ve psikobiyolojik modelleri örnek almıştır. Freud üç modelden de yararlanmış; psikolojik süreçlerin mekanik ve biyolojik süreçlerle aynı yasaları izlediğini varsaymış, kendi psikodinamiklerini zamanının dinamik bilimi üzerine kurmuştur. Bu varsayımı benimsemek, psikodinamikleri zamanımızın doğrusal olmayan dinamik bilimi temelinde yeniden formüle etmemize yol açar.
Klasik dinamik geçmişin bugünü belirlediği mekanik bir model benimsemişti; klasik termodinamik kapalı sistemler üzerinde odaklanmıştı. Her iki nitelik de psikolojik kurama taşınmıştı. Ancak, insanlar açık sistemlerdir, yani, sürekli etkileşim ve değişim içinde olan süreçlerdir. Kapalı sistemler dengeye (“nokta çekicisine”) eğilim gösterirler: Bu kavram Hem Freud’un dürtü kuramında, hem de aile homeostazisiyle ilgili sistem formülasyonlarında mevcuttur. Açık sistemlerin ayrıca iki örüntüleri daha vardır: mevsimsel ve biyolojik ritimlerde olduğu gibi döngüsellik ve fiziksel sistemlerin, biyolojik mutasyonların ve psikolojik yaratıcılığın şekillenmesinde ve ayrımlaşmasında olduğu gibi yaratıcı çatallanmalar (“kaotik çekiciler”). Açık sistemlerde akışın bozulmasının kendiliğinden yeni yapılar yaratabileceğinin keşfedilmesiyle dinamikte devrim olmuştur. Bu “çatallanmalar” evrimin ve insanî yaratıcılık ve özgür istencin olabilirliğini açıklar. Günümüzde çatallanma kuramı fizikten fizyolojiye değin çeşitli uygulamalar dahil, uygulamalı matematiğin en etkin alanlarından biridir.

Modern dinamikten alınan temel kavramlar klasik homeostazis kavramını dramatik bir şekilde değiştirmiş ve çoktan biyolojik psikiyatriye girmiştir. Bununla birlikte, dinamiklerin psikolojik konulara uygulanmaya uygun kavramsal bir yorumu yoktur. Bu tür yorumların araştırılması bizi M.Ö. beşinci yüzyılda İyonyalı filozof Heraclitus’tan köken alan felsefî süreç kuramlarına götürür. Marmor, Heraclitus’un süreç kuramının modern psikiyatride gerek duyulan bütünleştirici çerçeve olarak kullanılabileceğini öne sürmüştü. Jung, Heraclitus’un kuramlarına açıkça gönderme yaparken, Freud bunları Hegel’in diyalektik modeli aracılığıyla kendine almıştı.
SÜREÇ KURAMI
Süreç kuramı her şeyin enerji içeren ve enerji alışverişi yapan bir süreç olduğunu öne sürer. Enerji akışı karşıtları farklılaştırır ve yaratıcı evrim, karşıtların evrensel etkileşiminden kaynaklanır. “Süreç” sözcüğü Latince “ilerlemek ya da öne çıkmak”tan türemiştir. Bu, izole olaylar, denge durumları etrafında salınımlar, istikrarlı bir durumun homeostatik devamı, döngüsel yinelemeler ya da rastgele değişmeler gibi diğer değişim görüşlerinden farklıdır.
(Şizofrengi, Şubat 1995 Sayı 17: sa. 33-34)
Bu satırları günün ilk ışıkları uzaklardaki bulutların arasından huzmeler halinde süzülürken, haftalardır çalışmanın yorgunluğundan ağırlaşan göz kapaklarım bana uykusuzluğumu anımsatır, ama bu arada yoğun çabalarım ürünü olan kuramsal buluşumun coşkusuyla boşalan gözyaşlarım ak kağıda bir şelale gibi dökülürken… yazmıyorum. AkIım duru ve aydınlık; yine de içimde büyük bir karanlığın ardından ışığı görmenin heyecanı…
Yaklaşık dört beş yıldır dünyada olup bitenleri kafamda evirip çeviriyor, bir anlam vermeye çalışıyorum. Hani şu, adı ünlü fıkralardaki uluslararası heyetin Japon üyesini anımsatan Fukuyama diye biri “tarihin sonu geldi” deyince iyice afalladım. Sahiden de bir şeyler dönüyordu ortalıkta, ama ne? Günler, geceler boyu süren uzun düşünmeler sonunda “tarihsel fallus-merkezli gelişme kuramı”nı buldum. Şimdi rahatım. Ama yetmiyor, sizi de rahatlatmak istiyorum. Çünkü biliyorum, siz de anlamakta güçlük çekiyorsunuz. .Oysa insan aklı, anlamak/düzenlemek tutkunu. İşte son zamanlarda olan bitenlerin/söylenenlerin kendi-açım açısından açıklaması:

Önce gözlerimizin önündeki olaylara bakalım, neymiş herkesi şaşırtan bu gelişmeler? Söylediğim gibi, bugünler için “tarihin sonu” deniyor. Bu, zamanın/tarihin bir yönü olduğunun yadsınması; toplumsal ilerleme düşüncesinin sona ermesi demek. Özetle, bir yere gittiğimiz yok. Dolayısıyla, sosyalizmde en gelişkin ifadesini bulan tarihsel ilerleme düşüncesi, yerini yönsüz/yansız bir durağanlığa/yayılmaya bırakıyor. Bunun politikadaki en önemli görünümü, “yeşil hareket”in çıkışı ve genişlemesi (genişleme, çünkü yükselme anlam yüklü bir sözcük.) Yeşil hareketin içinde neler var? Anti-otoriter, DİKEY değil yatay örgütlenme yanlısı solcular, doğacılar, teknoloji karşıtları, kadın hareketleri, eşcinseller…
Tarihin bir yönü olduğu düşüncesinin, ilerleme/gelişme anlayışının yadsınmasına, bildiğiniz gibi, şimdilerde “postmodern durum” diyorlar. Postmodern durum anladığım kadarıyla 1-sanatsal, bilimsel, ahlaki politik tercihlerin bir arada, birbiri üzerinde üstünlük taslamadan, yan yana bulunmasını, 2- bunların da özellikle “büyük” olanlarının değil, “küçük”lerinin yeğlenmesini, 3- böylece yalnız politik (ideolojiler), ekonomik (işletmeler), ailevi (iki kişilik) vb. düzeyde değil, coğrafi olarak da “küçük”lerin, yerelliklerin öne çıkmasını anlatıyor.Bir de kafamızın henüz bugünkü kadar karışmadığı dört beş yıl öncesine bakalım, durum nasıldı? Okumaya devam et
(Şizofrengi 1996; sayı 24: sa. 52-54)



Giriş
Deliryum, özellikle dikkatte bozulmayla birlikte, bilişsel yetilerin zayıflaması ve bilinç düzeyinin akut bir şekilde azalmasıyla kendini gösteren bir bozukluktur. Merkezi sinir sisteminin (MSS) hayatı tehdit eden, ancak geri döndürülme potansiyeli de taşıyan bir bozukluğudur; genellikle algı bozuklukları, psiko-motor aktivitede değişmeler ve uyku-uyanıklık döngüsünde kaymalar eşlik eder. Hastaneye yatan popülasyonda yüksek sıklıkta görülmesi, pek iyi tanınmaması ve yüksek mortalite oranına bağlı olarak deliryum, sağlık bakımının seyrini de önemli ölçüde karmaşıklaştırır. Hastane bakım yükünü, yatış süresini, bilişsel çöküşü ve evde bakım hizmetleri gereksinimini artırır, bakım evine yerleştirilme oranını yükseltir. Olguların önemli bir kısmında beyin işlevleri bir daha asla eski haline dönmeyebilir.
Yaş, ilaç kullanımı ve ek tanılar gibi birçok etken görülme sıklığını (prevalansı) artırır. Ancak, deliryum çoğu zaman sağlık çalışanlarınca tanınmaz. İncelenen ortama bağlı olarak yanlış tanıyla ilgili tahminler %40-60 arasındadır. Çoğu durumda deliryum merkezi sinir sistemine (MSS: beyin ve omurilik) yönelik travma ya da stres, ilaç zehirlenmesi ya da çekilmesi/yoksunluğu, organ yetmezliklerinden kaynaklanan metabolik bozukluklar gibi bir çok etkene bağlı olarak gelişir. Çeşitli oluş nedenlerinden (etiyolojilerden) söz edilmesine rağmen, deliryumun altında yatan mekanizmalar (patofizyoloji) henüz aydınlatılamamıştır. Güncel araştırmalar nöro-kimyasal anormallikler, iltihabi (enflamatuar) değişmeler, oksidatif stres ve kan-beyin-bariyeri işlev bozukluğu gibi mekanizmaların hepsinin deliryumun ortaya çıkmasına (patojenezine) katkıda bulunabileceğini göstermektedir.

Tanım
Deliryum terimi, Latince deliro (to be crazy: delirmek) fiilinden gelmektedir: de+lira (çizgiden çıkmak). “Akut konfüzyonel durumlar”,” ensefalit” ya da “ensefalopati”, “akut beyin yetmezliği”, “toksik metabolik durum”, “organik beyin sendromu” gibi isimler de kullanılmaktadır.

Bütün dünyada yaygın olarak kullanılan Amerikan Psikiyatri Birliği’nin psikiyatrik hastalıklarla ilgili sınıflandırma sistemi Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders’ın 5. versiyonunda (DSM-5) Nörobilişsel Bozukluklar (NBB) deliryumla başlar; onu bunama gibi büyük nörobilişsel bozukluklar (NBB), hafif NBB ve bunların etiyolojik alt tipleri izler. NBB kategorisi birincil klinik eksikliğin bilişsel işlevlerde olduğu, gelişimsel değil de, daha ziyade edinilmiş olan bozukluklar grubunu içine alır.
Sigmund Freud’un kuramlarına ilk karşı çıkan Alfred Adler’di. Adler’in 1911’de Freud’la bozuşmasıyla sonuçlanan psikanalizi yeniden şekillendirme çabası, daha sonra neo- ve post-freudcuların katkılarında bulunan bütün öğeleri içeriyordu. Sonrakiler gibi bu çabada da yeni formülasyonlar daha insanî, liberal ve toplumsal bir bilinç adına ortaya kondular. Sonrakiler gibi burada da kuram ve üstkuramdan pratiğe ve pragmatizme, cinsel ve ruhsal derinlik ve geçmişten cinselliksiz ruhsal bir yüzeye ve bugüne doğru bir kayma meydana geldi. Sonrakiler gibi burada da öznellik “birey” kisvesiyle psikanalize eklendi. Bütün bu liberal revizyonlar psikanalizin devrimci özünü sağduyu ile değiştirdiler. Adler ve ardından gelenler bastırma, çocuk cinselliği ve libido gibi ayrıksı kavramlardan kaçmaya çalıştılar, çünkü bunlar “geleneğin önyargılarına ters düşüyorlardı”.

Freud’un Adler’e tepkisi, Frankfurt Okulu’nun neo-freudculara verdiği yanıtın önhabercisiydi. Her ikisi de psikanalizin önceliklerinin yerine gündelik aklın konmasına; içgüdüsel dinamiğin yerine toplumsal etkenlerin ya da ilginin, bastırma ve cinselliğin yerine güvensizliğin ve amaçların, derinlik psikolojisi yerine yüzey psikolojisinin geçirilmesine karşı çıkıyordu. Freud’a ve eleştirel kurama göre, cinsellik, bastırma ve libido psikanalizden çıkarılacak şekilde revize edildiği anda, psikanalizin kendisi bastırılmış demektir. Adorno, neo-freudcular üzerine yazarken, “yüceltmeyi analiz etmek yerine” diyordu, “revizyonistler analizin kendisini yücelttiler.”
Okumaya devam etHatırlayacak yaştayım: 1980 öncesi Güneydoğu’da yeni ortaya çıkan “apocular”, o sıralarda sokakta gördükleri “Türk solcuları”nı döverlerdi, “sizin burada işiniz yok” diye. (Dövülenlerin bir kısmı da bugün HDP içindeki bileşenlerden biri olan Halkın Kurtuluşu sempatizanlarıydı!)
***

Bu blogun ilk yazısının başlığı “Araçlar ve Amaçlar”dı. O kısacık yazıda şunları söylemiştim:
“Feyerabend, Yönteme Hayır kitabında bir olaydan söz eder. Bir tiyatro oyununu izlerken daha önce görmüş olduğu Nazi oyunlarına çok benzediğini fark eder ve kendi kendine sorar: “Marksist” olduğunu iddia eden bu oyunun bir Nazi oyunundan farkı nedir?”