Psikiyatriye Giriş dersini anlatırken psikiyatrinin başvuru kitabından yararlanıyorum.1 Psikiyatri Tarihi başlığı altında -elbette- Hipokrat’tan da söz ediyorum. 4 unsur, 4 beden sıvısı ve bunlara uyan 4 karakter tipini anlattıktan sonra, Hipokrat’ın hastalık sınıflandırması hakkında kısaca bilgi veriyorum. Orada Hipokrat Scythiandisease diye bir şeyden söz ediyor ve derste bu hastalığa parantez içinde kısaca transvestizme benzer deyip geçiyorum. Bugün daha önce zaman bulamadığım bazı işlerle uğraşmak için uygun bir fırsat buldum. Ders slaytlarını gözden geçirirken, bu kelimeye (Scythian) takıldım ve araştırmaya karar verdim. Aslında daha internete girmeden scythian2 ile İskitler bağlantısını fark etmeye başlamıştım, fakat aralarında nasıl bir ilişki olduğunu bilmiyordum.
Arama motoruna “scythian” diye girince, önce tabii ki “kutsal bilgi kaynağı” wikipedia çıktı karşıma.3 Ben de baktım. Daha önceki okumalarımdan İskitler ile Türkler arasındaki ilişkiye dair bir şeyler aklımda kalmıştı, fakat wiki’deki madde çok ayrıntılı olmasına karşın, Türklerden neredeyse hiç söz edilmiyordu. Wikipedia’da bu tür taraflılıklara alışmıştım, fakat çok uzun zaman önce Avrasya bozkırlarında at koşturan bir kavmin ön-Türklerle de olsa ilişkilendirilmemesi kafamı karıştırmıştı. Hele ki yazıda “kurgan”lardan, bunların bulunduğu Norşuntepe, İmirler, Kul-Oba, Ust-Alma, Kermen-Kyr, Ak-Kaya gibi açıkça Türkçe yerleşim yeri adlarından söz ederken…
Bunun üzerine Türkçe kaynak aradım. Bilimsel bir makaleye rastlayamadım, ama birçok Türkçe kaynakta, güvenilir bilimsel temelleri olmasa da, İskitler’in Türklerle ilişkisinin neredeyse kanıtlanmış bir gerçek olduğundan söz ediliyordu.4
Bu son kaynakta ilginç bir bilgi de vardı: Jeannie Davis-Kimball adlı tarih araştırmacısı, İskitler’in İç Asya’dan Anadolu’ya göçlerini, Kafkasya-Anadolu hattında arkalarında bıraktıkları kurganları ve İskit coğrafyasında yaşayan kadın savaşçıları (Amazonları) incelemişti.5 Davis-Kimball araştırmalarının sonucunda İskitlerin soydaşları olan Amazonların Türklerin ataları olduğunu öne sürmüştü. Yazıya göre, Kimball, bu araştırmaları sırasında Antik Yunan’ın büyük savaşçısı Aşil’in bir Amazon kraliçesi Pentezile ile mücadelesine de rastlamıştı. Öyküye göre, Aşil, zorlu bir mücadeleden sonra, Pentezile’yi öldürmüş, rakibinin (rakibesinin!) yüzünü görmek için miğferini çıkardığında sarı saçlı, çok güzel bir kadınla karşılaşmıştı.
Scythian’ın İskitlerle ilgili olanının değil de, Hipokrat’taki anlamını bulmak için arama motoruna yazmayı sürdürünce, karşıma “enaree” başlığı çıktı.6 Evet, Hipokrat’ın söz ettiği psikiyatrik bozukluk bu olmalıydı, çünkü “enaree”’nin (eski Yun.) “efemine (kadınsı) ya da androjin (erdişi) olarak tanımlanan İskit şamanları için kullanılan bir sözcük” olduğunu yazıyordu. Metne göre, bu şamanların tapınakları yoktu ve doğa güçlerine ibadet ediyorlardı. Herodot, (bazılarına göre ön-Türk kavimlerinden biri olan) İskitler’in Askhelon’daki (İsrail) bir Afrodit tapınağını yağmalamaları üzerine, tanrıça’nın bu İskitleri ve onlardan gelen tüm soyları “dişilik” hastalığı ile malul ettiğini yazıyordu. Hipokrat ise, Havalar, Sular ve Yerler Üzerine (On Airs, Waters, Places) adlı yapıtında İskit sakinlerinin kadınsılıklarını ilahi güçlere bağladığını, fakat kendisinin onların sürekli ata binmelerinden dolayı iktidarsızlaşıp kadınsı rolleri benimsediklerine inandığını söylüyordu.
Metinde geçen İskit sakinleri (Scythian inhabitant) sözcüğündeki paradoksu bir an için unutalım. Öyle ya, Orta Asya ve Sibirya bozkırlarından Ukrayna, İran ve Anadolu ovalarına kadar at süren bir kavmin “sakin” (inhabitant: yerleşik) olarak nitelenmesi biraz tuhaf! Bu “küçük” dikkatsizliği bir yana bırakıp tüm öğrendiklerimizi birbirine bağlarsak, şu sonucu çıkarabiliriz: Hipokrat ve onun uygarlığından olan kişiler at üstünde kadın-erkek oradan oraya özgürce at süren insan topluluklarını tanıyamamışlar, davranışlarını ve göreneklerini yanlış yorumlamışlardı. Tıpkı Aşil gibi, gördükleri her savaşçıyı erkek sanıyorlardı; saçları uzun savaşçıları kadınlaşmış erkekler olarak görüyorlar, hele de pantolon giyiyorlarsa, onların dişilik eğilimi taşıdığına (transvestizmine) inanıyorlardı. Hiçbiri Aşil gibi miğferlerini açıp bakmaya cesaret edemediler, demek ki… Böylece, özgür ruhlu, savaşçı kabilelerin nazik insanları, yerleşik kültürde yaşayanlar tarafından sapkın bir hastalığa sahip olarak tanımlandılar. Scythiandisease böyle çıktı…7
Ne büyük hata!
Dipnotlar:
Sadock BJ, Sadock VA, Ruiz P. Kaplan and Sadock’s Comprehensive Textbook of Psychiatry. 9th Edition, Lippincott Williams & Wilkins, 2009. ↩︎
“sid’iyın” diye okunuyor, ama bence “skityın” diye okumak daha uygun. ↩︎
https://www.turktarihim.com/Iskitler.html (27 Haziran 2020’de indirildi). ↩︎
Davis-Kimball’ın WarriorWomen kitabı Savaşçı Kadınlar Amazonlar adıyla Türkçeye çevrilmiş. (Çeviren : Mert Çağdaş). İleri Yayınları, 2013. ↩︎
www.wikipedia.org/Enaree (27 Haziran 2020’de indirildi). ↩︎
Elbette bu bilimsel bir saptama değil. Biraz hoş bir rastlantıyla bulunan şaşırtıcı bir ilişkiye dair bilgilerin eğlenceli bir biçimde metne dökülmüş hali. ↩︎
Psikiyatrik rahatsızlıkların kriminalize edilmesinin arkasında ne var?
Fiziksel dünya gibi toplumsal hayatın, kültürün de kendine özgü işleyiş kuralları vardır. Örneğin, ilişkilerde yaşadığınız herhangi bir duygusal sorunu görmezden gelirseniz ve bu görmezden gelme tavrı alışkanlığa dönüşürse, o sorun kendini bir şekilde, ama bu kez semptom olarak gösterir. Toplumlar ve onların yöneticileri de sorunları analiz edemeyebilir ya da sınıfsal, politik çıkarlarından dolayı görmezden gelebilirler. Nasıl ki çözülmeyen bireysel sorunlar insanın karşısına semptom olarak çıkıyorsa, göz ardı edilen toplumsal sorunların da kendilerini gösterme biçimleri, yani, semptomları vardır.
Ancak, insan çoğu zaman kendi çıkarları, kendine özgü bakış açısı, bulunduğu bağlam, hayat dönemi, psikolojik yapılanması, vb. nedenlerle kendini en azından bir süre kolayca kandırmaya yatkın bir türdür. Toplumlar da öyle. Buna uygun olarak, yüzyıllardır insanlar yaşadıkları fakat anlayamadıkları sorunları yine bilmedikleri, tanımadıkları başka güçlere, başka insanlara, özellikle başka gruplara yükleme eğiliminde olmuşlardır. Bunlar bazen komşu kabile, bazen cadılar, bazen komünistler, vs. olabilir. Toplumun kendi gelişim evresinin, kendi işleyiş dinamiklerinin sonucu olarak ortaya çıkan bu yansıtmacı savunma biçimi, yönetenler tarafından da kullanılmaya elverişlidir ve nitekim çeşitli dönemlerde başarıyla kullanılmıştır da. Örneğin, Selanik’te Atatürk’ün evine adam gönderip bombalattıktan sonra İstanbul’da insanları kışkırtıp azınlıkların üzerinde saldırtmanın, sonra da bu olaylardan komünistleri sorumlu tutup onları yargılamanın ne kadar keskin bir zekanın ürünü olduğu üzerinde düşünmeye değer.
Psikiyatri hastaları toplumsal bir kesim olarak baştan itibaren böyle bir yansıtma için en uygun adaylardan biridir. Bilinen tarihin başından beri psikiyatrik sendromların yol açtığı davranışlar, bunları anlamlandıramayan insanların “hasta”lardan çekinmelerine ve onları dışlamalarına neden olmuştur. Foucault’nun “büyük kapatılma”sının mekanları olan tımarhaneler ile cüzzam hastanelerinin -Bakırköy’deki gibi- yan yana inşa edilmiş olması bile bu insanları toplumdan dışlama politikasının somut örneklerindendir. Dolayısıyla, sorunları üstüne yükleyecek bir grup arandığında psikiyatri hastaları elverişli bir gruptur. Enflasyonun nedeni olarak suçlanamasalar da, aksine bütün kanıtlara karşın, toplumun gözünde şiddet olaylarının failleri haline kolaylıkla getirilebilirler.
Peki, bugünlerde neden psikiyatri hastaları suçlamaların odağı haline geldiler? Tıpkı 6-7 Eylül olayları gibi, bu olgunun altında yatan “akıllıca” mantık şudur: Nasıl ki Türk lirasının değerinin düşmesinin nedeni ekonomik yapı ve uygulanan politikalar değil Geziciler ve dış güçlerse, yurttaşların büyük bölümünü tedirgin eden yaygın şiddet olaylarının nedeni de ekonomik eşitsizlik ve yoksullukla paralel giden bir yasasızlık, birlikte yaşama sözleşmesi olan anayasa metnine uyulmaması, işine geldiğini yasayla korkuturken işine geldiğine yasalar yokmuş gibi davranılması değil, psikiyatri hastalarının kliniklerden dışarıya salınmasıdır.
Bu rahatsızlıklar toplumsal ve kamusal olarak nasıl giderilebilir?
Öyle olmasalar da, ikisi ayrı kategorilermiş gibi, ister psikolojik, isterse biyolojik açıdan düşünülsün, hastalık denen şey, mutlak, tarihsellikten, toplumsallıktan, kültürden kopuk bir olgu değildir. Patolojik şişmanlık (obezite), şeker hastalığı, yüksek tansiyon gibi hastalıklar bunun en iyi örnekleridir. Bu “hastalık”lar kapitalist toplumun dayattığı hayat tarzından, çalışma koşullarından, beslenme biçimlerinden bağımsız düşünülemez. Yoksulluk, trafik sıkışıklığı, zamansızlık, dinlenememe, sağlık açısından nitelikli yiyecekler yerine ucuz, fakat enerji veren endüstri ürünleriyle beslenme, vs. gibi nedenler patolojik şişmanlığa, o da şeker hastalığına ve çoğu zaman yüksek tansiyona yol açar. Ancak, kimsenin kapitalist üretim ve bölüşüm biçimlerinin değiştirilmesi, gönüllülerin severek üretim yapabilecekleri, adil, dayanışmacı, doğayla uyumlu bir dünya kurulması üzerine konuşması istenmez. Sermayenin beslediği medyada yer alan “uzmanlar” şişmanlık ve zayıflama üzerine konuşur; zayıflatan ve tansiyonu düşüren ilaçlar üzerine konuşur, çeşitli diyetler, fitness salonları, vs. üzerine konuşur.
Çok büyük oranda genetik olarak aktarılanlardan en az genetik olup en çok çevresel etkenlere bağlı olanlara kadar psikiyatrik “hastalıklar” da tıpkı patolojik şişmanlık, şeker hastalığı ya da yüksek tansiyon gibi belli bir tarihsel kesitte, belli bir toplumsal ve kültürel bağlamda daha yaygın biçimde ortaya çıkarlar. Böyle bakıldığında depresyon ile şeker hastalığı arasında çok fazla fark olmadığı görülebilir. Nasıl ki farklı bir dünyada; rekabetin ve geçim kavgasının yarattığı stresin daha az olacağı, insanların severek üretim yapacakları, doğayla uyumlu biçimde yaşayacakları adil bir dünyada şeker hastalığına zemin hazırlayan çevresel etkenler daha az olacaksa, böyle bir dünyada kendisi de yaşantılardan beslenen beynin hastalıkları, yani psikiyatrik hastalıklar da daha az görülecek, belki kökleri de kazınacaktır.
Ülkede şiddet mi artıyor, yoksa görünürlüğü mü?
Ne yazık ki bu soruyu yanıtlamak için elimizde sağlıklı, yeterli istatistiksel veriler yok. Ancak, günlük konuşmalara ve medyaya yansıdığı kadarıyla, toplumun şu anda ikili bir şiddet sarmalının içinde kendini çok çaresiz hissettiği sonucuna varılabilir. Bu sarmalın bir yanını ekonomik ve politik şiddetin yoğunlaşması, ikincisini de gündelik hayatın şiddete teslim edilmesi oluşturmaktadır. Ekonomik ve politik şiddet geniş kitlelerin derin biçimde yoksullaştırılması ve bununla yakından ilişkili olmak üzere bu duruma itiraz edenlerin zorla susturulması şeklinde kendini gösteriyor. Yine bununla birçok noktadan ilişkili olan gündelik hayatın şiddeti ise mafyalaşma, insanlara yönelik rastgele saldırılar, kadınlar ve çocuklar gibi toplumun görece zayıf kesimlerine yönelik taciz, tecavüz ve cinayetler şeklinde ortaya çıkıyor. Yöneticilerin herhangi bir yasaya tabi olmadıkları düşüncesinin bu tabloya katkısı ne kadar vurgulansa azdır. Eklemek gerekir ki, toplumsal patlama her zaman grevler, direnişler, gösteriler şeklinde ortaya çıkmaz, şiddetin toplumun kılcal damarlarına kadar yayılıp olağanlaşması da toplumsal patlamanın bir versiyonu sayılır.
Evet, elimizde istatistiksel veriler yok, fakat medyaya yansıyanların nesnel olarak gözlemlenmesinden ve zaman zaman bize çok iyi yol gösteren öznel hislerimizden yola çıkarsak, toplum olarak kendimizi yoğun bir şiddet atmosferinde hissettiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durum, soğuk rakamlardan tanık bulmaya ihtiyaç duymayacağımız kadar açık olup elimizden geldiğince alternatif hayat biçimleri üzerinde daha yoğun olarak düşünme ve bu yönde çaba gösterme sorumluluğumuzu da artırmaktadır.
Ebeveyn ve evlat sevgisi de dahil olmak üzere, belirgin toplumsal içgüdüler bahşedilmiş herhangi bir hayvan, kaçınılmaz olarak bir ahlak anlayışı ya da vicdan kazanacaktır.
(Darwin, İnsanın Kökeni)
Kurallara uymamak bir marifet midir? Kurulu düzene başkaldırı mıdır? Devrimci bir eylem midir? Örneğin, İstanbul’un kaotik trafiğinde gıdım gıdım ilerlemeye çalışırken yanımızdaki emniyet şeridinden 90 km hızla geçen arabayı bu devrimci eylemi için alkışlamalı mıyız? Görüyoruz, kimi arkasında Arapça Besmele yazan bir Doblo, kimi KAtatürk imzalı bir Astra olabiliyor. Yani, ideolojik bir mesele değil, belli ki. Bir Müslüman sıkışık trafikte kurallara uyarak beklerken yanından kurallara uymadan geçen, hatta emniyet şeridine çok yaklaştığı için korna çalıp kenara çekilmesini isteyen besmeleli bir Doblo sürücüsü hakkında ne düşünür acaba? Ya da aynı durumdaki bir Atatürk hayranı, arkasına KAtatürk imzası yapıştırmış bir arabanın emniyet şeridinden -muhtemelen bir suçluluk da hissetmeden- ilerlemesini nasıl yorumlar?
Kısa da olsa bir dönem göz ağrımız olan Psikodiyalektik Araştırmalar Derneği’nde Gönül Yarası filmi üzerine yönetmen Yavuz Turgul’un da katıldığı bir söyleşide, filmdeki Halil (Timuçin Esen) karakteri dolayımıyla solcuların psikopati meselesini çözmeleri gerektiğini, 12 Eylül öncesinde olduğu gibi, bazı toplumsal hareketlerin psikopatlara açık olması yüzünden değerinden kaybettiğini, ileride de kaybedeceğini, vs. söylemiştim. Sonlara yaklaşmıştık sanırım, çok fazla tartışmaya zamanımız yoktu, ancak, tarihsel ilerlemede psikopatların rolünü göz ardı etmemek gerektiği, birçok ilerlemede başı çektikleri, vs. şeklinde uyarılar geldiğini hatırlıyorum.
Öte yandan, herkes emniyet şeridinden gitse, yol boş kalırdı elbette. Buradan, birilerinin yararlanabilmesi için en azından çoğunluğun kurallara uyması gerektiği sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim, insanların birbirlerini öldürmelerini, işkence çektirmelerini istemiyoruz; özellikle çocuklara, zayıf durumda olanlara, hastalara kötü muamele edilmesi halinde genel bir itiraz yükseliyor, vs. Neyse ki, ortak karşı çıkacağımız birçok konu var. Daha önce Psikeart’ın bazı sayılarında insanın toplumsal bir varlık olduğundan, bu durumun insanı toplumsal zihinle düşünmeye mecbur bıraktığından, dolayısıyla, insanı her zaman ilişkileri içinde değerlendirmenin temel bir ilke olması gereğinden söz etmiştim. Bu yazıda, söz konusu toplumsallığı aşındırması beklenen, ama doğal tarihte bunca süre geçmesine karşın insan hayatındaki mevcudiyetini sürdürme başarısı gösteren Aldatma’dan söz edeceğim.
İnsanlar birçok sosyal tür gibi ortak yaşamanın yararları yüzünden baştan itibaren toplumsal işbirlikleri ve iletişim biçimleri geliştirmiş olmalarına karşın, toplu yaşamanın bu özelliklerine uymayan aldatma davranışı sosyal hayatta nasıl kendine yer bulmaktadır? Her gün haberlerde kurumsal dolandırıcılıklardan, vergi kaçırmalardan, hırsızlıktan ve bunun gibi etik olmayan bir sürü davranışlardan söz ediliyor. Akademide bile ünlü hocaların intihal, veri manipülasyonu ve bilimsel suistimalle suçlandığı skandallar oluyor. Bazı çalışmalar aldatmanın sadece arılar, karıncalar ya da insanlar, hatta üniversite hocaları gibi gelişkin organizmalarda değil, bakteri düzeyinde bile işlediğini düşündürüyor. Örneğin, bakteri dünyasında “Çoğunluğu Algılama” (Quorum sensing) adı verilen olguyu ele alalım: Çoğunluğu algılama, bakterilerden arılara kadar sosyal ortamlarda bir tür karar verme yöntemidir. Merkezi yönetimi olmayan yapılarda işe yarar. Çoğunluğu algılama halinde bakteriler grup davranışının eşgüdümüne olanak veren, ortama yayılabilen sinyal moleküller üretirler. Hücreler büyüdükçe bu sinyaller hücre içinde ve dışında birikirler. Belli bir eşik düzeyinin üstünde (çoğunluk yeter sayıya ulaştığında) sinyaller hedef genlerin ifadesini etkinleştirmek üzere aynı kökten transkripsiyon faktörlerine bağlanırlar. Çoğunluk yeter sayısının kontrol ettiği 30’dan fazla gen hücre dışı enzimleri, ikincil metabolitleri ve toksinler gibi virülans (hastalandırma gücüyle ilgili) faktörleri kodlarlar. Bu virülans faktörlerinin enfeksiyonlara katkıda bulundukları düşünülmektedir. Ancak, bazı enfeksiyonlarda çoğunluk algılama yetileri eksik olan mutant bakteriler de saptanmıştır. Örneğin, Pseudomonas aeruginosa. Bazı mutantları hücre erimesine ve ölümüne dirençli olan, enfeksiyonda çoğalma avantajları bulunan bu türlere “sosyal hilebazlar” (cheaters) adı verilmektedir.
Herhangi bir canlı grubunun üyelerinin diğer üyelerle işbirliğine girerlerse, tek başına yaşamaya göre daha iyi bir hayatları olacağı açıktır, fakat bu tür topluluklarda ya herkes başkaları daha çok verirken kendileri daha çok almaya çalışırsa? Herkes bencilce davranırsa sömürülecek işbirliği eğilimli üyeler azalır, işbirliği sistemi çöker. Onun için, evrim sonucunda ortaya çıkan ahlak ilkeleri karşılıklı yarar sağlayan, işbirliğine dönük ilişkiler geliştirmenin en etkili araçlarını oluşturdukları için evrililirler. Böyle bakıldığında, tüm normal insanlar bir ahlak duyusuna (sense of morality) sahiptir. Başka bir deyişle, ahlak türe özgü ve kültürel açıdan evrenseldir; insan doğasının ayrılmaz bir parçasıdır. Ahlak, ortak yaşamı kolaylaştırmak için süzülerek gelen toplumsal yaşama ilkeleri olarak kabul edilebilir. O halde her yerde geçerli bir ahlaktan söz edebilir miyiz? Evrimsel psikoloji alanında çalışan bilim insanlarına göre, evet. Tür olarak biz insanlara, hatta memelilere özgü belli evrensellerden, ön-toplumsal ilkelerden söz edebiliriz.
Peki, biz bu ilkelere mantıksal yöntemlerle, akıl yürüterek mi ulaştık? Onları matematik yasaları gibi her yerde, her zaman geçerli mi kıldık? Ahlak ilkeleri, önerme mantığı gibi, içerikten bağımsız biçimsel kuralları içeren akıl yürütme süreçleri mi, yoksa yaşantımız için önemli uyum sorunlarını çözmek için tasarlanmış olan akıl yürütme süreçleri mi? Bunlar genel amaçlı olan ve her probleme uygulanan kurallardan mı, yoksa ilgi alanına özgül olan ve sınırlı problem grupları için tasarlanmış olan kurallardan mı oluşur? İnsanlar tarih boyunca bu kuralları belirleyen açık ya da gizli toplumsal sözleşmeler (ya da toplumsal düzenlemeler) yapmışlardır. Toplumsal sözleşme, kısaca, bir alışveriştir: bir birey, diğer birey ya da gruptan bir yarar elde edecekse, o bireye ya da gruba bir bedel ödemesi gerekir. Oysa aldatma, gelen yararı kabul ederken, toplumsal sözleşmenin yürümesi için gerekli olan bedeli ödememektir.
İnsan topluluklarında (açık ya da örtük) toplumsal sözleşmeler mevcut olmuştur, çünkü türümüz tarihinin %99’dan çoğunu avcı-toplayıcı olarak geçirdi. Avcı-toplayıcılar için toplumsal sözleşmeler, yani, karşılıklı yarar için işbirliği, hayatta kalmak için zorunluydu. Buna uygun olarak, insan zihni toplumsal olan kurallar ile olmayanlar arasında ayrım yapar. Fakat aldatanları saptayamadıkça, işbirliği (karşılıklı fedakarlık) evrilemez. Bu nedenle, kişinin aldatanları etkili bir şekilde saptamasına olanak veren bir “akıl yürütme prosedürleri kümesi” (aldatanı-saptama algoritması) da evrim göstermiştir. Buna göre, bir kural toplumsal sözleşme olarak algılanırsa, aldatanları saptayabilecek bilgileri araştıran bir “aldatanı-saptama algoritması” faaliyete geçer. Başka bir deyişle, eğer bir özne toplumsal sözleşmede bir tarafı temsil ediyorsa ve öteki tarafın bir aldatma seçeneği varsa, aldatanı saptama algoritması (yani, öteki tarafın sağladığı yarar ile ödenmeyen bedel konusunda bilgileri araştıran bir sistem) etkinleşir. Toplumsal ilişkilerde aldatmanın saptanması, tıpkı küçük gruplarda dedikodunun oynadığı rol gibi, evrim mirasımızın yaşamsal bir parçasıdır.
İnsanlar çıkarları gereğince başkalarını aldatma seçeneğiyle, yani, bir tür etik ikilemle karşılaştıklarında, rekabet halindeki iki arzuyu dengelemeleri gerekebilir: Kendi anlık bireysel çıkarlarına hizmet etmek arzusu ile uzun vadeli toplumsal iyilik için ahlaki standartlarını korumak arzusu. Bu etik ikilemi kendilerini kandırma stratejileri kullanarak, yani, ahlakla ilişiği keserek ve akla uydurarak çözerler. Bu strateji, hem kuralları esnetmekten kaynaklanan negatif sonuçlardan kaçınmaya, hem de dürüst olmamanın yararlarından istifade etmeye imkan verir.
Kendini kandırmanın en bilinen yollarından biri, “görmezden gelme”dir. Dürüst olmamak kazandırdığı zaman, insanlar istenmeyen bilgilere pek dikkat etmeme eğilimindedirler. Böylece bir yandan davranış ile ahlaki standart arasındaki tutarlılık hissi sürdürülür, bir yandan da dürüst olmamaktan yararlanılır. Aldatmanın görmezden gelme ile ilişkisini özlü bir şekilde ortaya koyan ve göz hareketleri kaydedilerek yapılan bir çalışmada, deneklerden, üstünde Joker ya da 1’den 9’a rakamlar olan kartlar gösterilip Joker çıktığında bir düğmeye, rakam çıktığında başka bir düğmeye basması istenir. Her J’ye bastıklarında başlangıçta verilen ödülden kalan kısımları kendilerine kalacaktır. Deneklere verilen 60 doların, sonuçların dürüstçe bildirilmesi halinde, 120 deneme sonunda 0’a inmesi gerekmektedir. Fakat herkes belli bir düzeyde kazanır. İlginç olan, rakamlı kartlarda hiç hata yapılmazken J’li kartlarda %30 oranında yanlış bildirilmiş olmasıdır, yani, para kaybetmemek için hile yapılmıştır. Deneklerin göz hareketlerinin analizi sonucunda odaklandıkları bölgeler saptandığında, katılanların dürüst davranmadıkları denemelerde Joker’de takılıp kalma süreleri daha kısayken, rakamlı kartlarda takılma süreleri daha uzun bulunmuştur. Yani, istenmeyen bilgilere daha az dikkat ayırmışlar, istemedikleri bilgiyi görmezden gelmeyi yeğlemişlerdir. Oysa aynı çalışma eğer doğru yanıtlarlarsa ödül alacakları söylenerek yinelendiğinde, denemelerin %99.5’unda doğru yanıtlar vermişlerdir.
Sosyal psikoloji literatürü aldatmanın hem eylemin farkında olmaktan, hem de aynı durumlarda diğerlerinin ne yaptığından etkilendiğini göstermiştir. Başka bir deyişle, grubun diğer üyelerinin etik olmayan eylemleri gerek aldatmanın bir seçenek olduğu mesajı verdiklerinden, gerekse de bu seçeneğin izlenecek bir norm olmasından dolayı bireysel aldatmayı artırabilir. O halde, iyi örnekler yayıp kötüleri saklı mı tutmalıyız? Bir toplumda yüksek düzeyde dürüstlüğün olmamasını açığa vurmak iyi bir fikir mi? Normun dürüstlük olduğu öğrenilirse, insanların buna uyup daha az aldatmasını bekleyebilir miyiz?
Evet, araştırmalara göre, insanların sorumluluk duygusunun değiştirilmesi, davranışlarını değiştirebilir. Örneğin, kişisel sorumluluk duygusunu hatırlatmak, insanların davranışlarını tutumlarıyla aynı olacak şekilde düzeltmelerine neden olur. Sonuçların çabadan çok doğuştan gelen özelliklere dayandığına inanmak da davranışı ters yönde etkiler.
Üniversite öğrencilerinin katıldığı bir çalışmanın birinci aşamasında Francis Crick’in Şaşırtan Varsayım kitabından özgür iradeyi reddeden bir pasaj, kontrol grubuna bilinçle ilgili, özgür iradeye değinmeyen bir yazı okundu. Sonra Özgür İrade ve Belirlenimcilik Ölçeği ve Pozitif ve Negatif Duygulanım Ölçeği doldurtuldu. Deneklere bilgisayardan bir aritmetik testi verildi. Bilgisayarda bir programlama hatası olduğu ve her problemi çözmeye çalışırlarken doğru yanıtın ekranda göründüğü, ama problem göründükten sonra boşluk tuşuna basarak yanıtın görülmesini engelleyebilecekleri söylendi. Ayrıca, deneyci boşluk tuşuna bastıklarını bilmeyecek olsa da, soruları kendi başlarına dürüstçe çözmeleri istendi. Aslında bilgisayar sadece yanıtları göstermeye değil, boşluk tuşuna basma sayılarını da hesaplamaya ayarlanmıştı. Katılanlar özgür iradeye karşı olan denemeyi okuduktan sonra daha çok aldattılar: boşluk tuşuna daha az bastılar. Yani, kişisel davranışların kendi dışından belirlendiği anlayışının benimsenmesi, aldatma örneklerinin artmasıyla orantılıydı.
Çalışmanın ikinci aşamasında aldatmanın olası olduğu 3 durum belirlendi: özgür irade durumu, belirlenimcilik (determinizm) durumu ve yüksüz durum. Katılanlar inançları değiştirmesi amaçlanan bir dizi fadeyi okuyup değerlendirdiler. Her sayfada bir yazı olacak şekilde 15 yazılık bir broşür verilip her sayfanın üstünde 1 dakika düşündükten sonra sayfayı çevirmeleri istendi. Katılanlara 15 okuma-anlama, matematik, mantık ve akıl yürütme problemi verildi. Deneycinin insanların ödevlerden zevk almasını araştırdığı ve doğru çözdükleri her problem için 1 dolar alacakları söylendi. Bu noktada deneyci telefonuna bakıp birden katılması gereken bir toplantı olduğunu fark ettiğini söyledi. Katılanların en fazla 15 dakikaları olduğunu, sonra kendi problemlerini puanlayıp her doğru cevap için kendilerine 1 dolar ödemelerini istedi. Cevap kağıtlarını ve dolar içeren zarfları gösterdi. Cevap kağıtlarını parçalamak için mekanik bir kağıt öğütücüyü kullanmalarını, bunları saklamalarına izin verilmediğini anlattı. Sonra odadan çıktı, fakat dışarıda bekleyip çıkanları bilgilendirdi.
Katılanlar ne kadar çok özgür irade ifadelerini benimsiyorsa, kendileri puanladıkları bilişsel testler için kendilerine o kadar az ödediler. Çalışmanın iki aşamasında da özgür irade inançlarının zayıflaması aldatmayı artırdı.
Bu sonuçlar eldeki sayısal verilerle birlikte düşünüldüğünde karamsar olunabilir, çünkü 1960’lardan 1990’lara kontrol odağı (yani, “hayattaki sonuçlardan içsel (kişisel) faktörler mi, yoksa dışsal (çevresel) faktörler mi sorumludur?”) puanlarında önemli değişmeler olduğu bulundu. İnsanların kendi akıbetlerini kontrol etmedikleri (dışsal kontrol odağı) inancı bu on yıllarda ¾ standart sapma yükselmiş gibi görünüyor. Sınavda sahte kağıt kullandıklarını söyleyen öğrencilerin yüzdesi 1969’da %34 iken, 1989’da %68’e çıkmış. Özetle, özgür iradeye inancın azalması, aldatmada artışa katkıda bulunuyor olabilir. Kendisinin dışındaki güçlerin davranışlarını belirlediği inancı, aldatmanın cazibesine direnme isteğini zayıflatıyor, “niye canımı sıkayım ki?” zihniyetini tetikliyor olabilir.
O zaman, aldatmanın yerine işbirliği ve dayanışmanın egemen olduğu bir toplumsal hayat için önerilebilecek yollardan biri, herkese her şeyin mükemmel olacağı bir başka dünyaya ulaşana kadar bireysel sorumluluk duygusunu yeniden hatırlatmak ve aldatmanın güncel toplumsal hayatı nasıl tehlikeye sokabileceğini yeniden ve yeniden anlatmak olabilir.
Kaynaklar:
Bucciol A, Piovesan M. Luck or cheating? A field experiment on honesty with children. J Econ Psychol 2011; 32: 73-78
Coricelli et al. Cheating, emotions, and rationality: An experiment on tax evasion. Exp Econ 2010; 13: 226-247
Cosmides L. The logic of social exchange: has natural selection shaped how humans reason? Studies with the Wason selection task. Cognition 1989; 31(3): 187-276
Crofoot MC, Gilby IC. Cheating monkeys undermine group strength in enemy territory. PNAS Early Edition.
Fosgaard TR, Hanzen LG, Piovesan M. Separating Will from Grace: An experiment on conformity and awareness in cheating. J Econ Behav Organiz 2013; 93: 279-284
Gigerenzer G, Hug K. Domain-specific reasoning: Social contracts, cheating, and perspective change. Cognition 1992; 43: 127-171
Haziran seçimlerinin hemen öncesinden başlayarak bombalı günler yaşadık; parti binaları, Diyarbakır, Suruç, sonra da Ankara… Gerçi şiddet memleketin gündeminden hiç çıkmamıştı, ama bombalı şiddetin bu kadar öne çıktığı bir dönem de olmamıştı. Özellikle de Ankara katliamı ile birlikte, hepimiz parçalanmıştık. Böyle ağır bir havanın da etkisiyle, film başından beri beni içine çekti, sonuna kadar aldı götürdü: Şartlı tahliyeyle hapisten salınan Kadir’e çöp toplayıcılık yaparak çöplerde bomba yapımına dair ipuçları arama işi verilmişti, film boyunca şehrin çeşitli yerlerinde bombalar patlıyor, bomba sesleriyle uyanılıyor, televizyon ekranlarından bombalama görüntüleri akıyordu. Oysa filmin çekimine başlandığında bütün bunlar henüz olmamıştı. Demek ki, sanat hayatı gene önceden görmüştü.
Kadir, 20 yıl içerde yatmış, kendisini istihbaratçılara öneren kişiye göre, “çalışkan ve güvenilir” bir kişidir. Çıkar çıkmaz geceyi geçirdiği salaş depoda bomba sesiyle uyanır ve gittiği mahallede ilk karşılaştığı şey, yolları kapatıp kimlik denetimi yapan polis noktaları olur. İçeri girdikten sonra kopan hayatını yeniden birleştirmek ve tekrar hapse geri dönmemek için elinde ta o zamanlar edindiği hayat bilgisinden ve giderken bıraktığı en önemli şeyden, yani, küçük kardeşi Ahmet’ten başka bir şeyi yoktur. Dolayısıyla, daha 7 yaşlarında, belki daha da küçükken, sahipsiz bıraktığı Ahmet’le yeniden bağ kurmaya çalışmak iyi bir başlangıç gibi görünmektedir. Ancak, filmin kasvetli başlangıcının haber verdiği gibi, bu çabalar trajik bir sona giden ilk adımları oluşturacaktır.
Daha en başından, Ahmet’in evine gittiğinde bir duvarla karşılaşır; Ahmet onu tanımamıştır, daha da kötüsü, yeni başlangıçlara, yeni ilişkilere onun kadar hevesli görünmemektedir. Evine girdiğinde fark ettiği gibi, gündüz vakti perdelerini kapatarak karanlık bir evde yaşamayı tercih etmektedir. Daha sonraları da çalınan zillere yanıt vermeyecek, telefona çıkmayacak, baş başa “sohbet”lerinin kritik yerinde birdenbire konuları değiştirecektir. Kadir’in içerdeyken bıraktığı hayatla yeniden bağ kurmaya yönelik çabaları sadece Ahmet’le ilişkisinde, ta işin başında değil, zaman geçtikçe başka alanlarda da boşa çıkacaktır: Evlerini kiraladığı, Ahmet’in arkadaşı Ali, ve eşi Meral’le yeni filizlenen dostlukları genç çiftin polisten kaçmalarıyla boşluğa düşecek, ne olduğunu anlamaya çalışırken sorduğu sorular eve karakol kuran polisin soğuk “Sen işine bak” yanıtlarından geri dönecektir. Üstelik tüm gayretine rağmen yeterli istihbari bilgi bulamamış, bomba yapımında kullanılan sülfat kokusunu bile öğrenememiştir.
Kadir hapse girdikten sonraki yıllarda birdenbire ortadan kaybolan ortanca kardeş Veli ise, bir hayalet gibi, yüzü atkılarla, şapkayla sarılmış bir şekilde mahallenin puslu karanlık sokaklarında mobiletiyle bir görünüp bir kaybolan “mühim bir örgüt elemanına” dönüşmüştür. Kadir’in onu bulduğunu sandığı an ise, onu sonsuza kadar yitirdiği an olur.
Ayrıca hayat 20 yıl önce hapse düştüğü zamanki gibi değildir artık: İlişkiler, mekanlar, insanlar… değişmiştir. “Herkes can derdine düşmüştür”. Büyük bir özlemle ve hevesle, elinden geldiğince çalışarak yeni hayatına tutunmaya çalışan Kadir, çırpındıkça daha da çaresizleştiği bir ağa yapışıp kalmış bir böcek gibi sonunu hazırlayan hezeyanlı bir dünyaya doğru sürüklenmekte, yazgının ağları örülmektedir.
Aktör Mehmet Özgür sayesinde Kadir karakteri filmi alır götürür, ancak, filmin ana karakterlerinden biri de, şehrin kendisidir. Fakat iki şehir vardır: Biri, uzaklarda yükselen gökdelenlerle hayal meyal seçilen, zaman zaman bombalama görüntüleriyle televizyon ekranlarına gelen, silik bir şehirdir. İkincisi ise, tek ya da birkaç katlı gecekonduları, zulalardaki meyhaneleri, “çekirdek çitleyen” bakkalları, “örgüte bilgi aktaran” manavları, karanlık sokakları, geceleri yaşayan gerçeküstü bit pazarları, giriş çıkışları ablukaya alınmış mahalleleri, vs. ile filmin geçtiği ana sahneyi oluşturur. Buradaki insanlar belediyede köpek öldürme işleri bulduklarına şükretmekte, hatta köpeklerin etini satarak para kazanmakta, perde arkalarında intiharlar planlamakta, örgütlenmekte, gizli meyhanelerde sohbet edip eğlenmektedir. İki şehri, belediye yöneticisi Vahap örneğinde simgesel olarak görmek mümkündür: Köpekleri yeterince öldüremedikleri, zehirleyemedikleri için çalışanları fırçalayan, ezen, “Bir hafta içinde ortada bir köpek bile görmeyeceğini” haykıran Vahap ile, televizyon ekranlarında köpekleri “ksilazin ve ketamin”le uyutup barınaklara aldıklarını söyleyen ve bir barınakta köpekleri severken görülen Vahap. İki şehir, iki hayattır aslında; steril ve pis, şedit ve huzurlu, yoksul ve varsıl, aydınlık ve karanlık gibi.
Nitekim Ahmet’in de benzer ikilikler arasında sıkışıp kendisini kapatmış olması muhtemeldir. Sadece kendisiyle yeniden bir bağ kurmaya çalışan ağabeyi Kadir’e karşı değil, tüm dünyaya karşı. Kadir’in hapisten çıkıp onun evine geldiği gün anlarız bunu: Gündüz olmasına rağmen evin perdeleri kapalıdır. Kadir bunu fark edip perdeleri açtığında Ahmet’in gözleri kamaşır, ağabeyinin evin ortaya çıkan güzelliğine yönelik övgüsüne kayıtsızdır. O zaten içine bakmaktadır ve orada belli ki koyu bir karanlık vardır. Yaptığı işte iyi olduğunu düşünmektedir, attığı kurşun hedefini bulmakta, köpekleri birer birer düşürmektedir, ama öldürdüğü tüm köpeklerin kabusuna dönüşmesine engel olamaz. Yaraladığı bir köpekle kurduğu ikircimli sevgi ilişkisi, hayata dair bir umut ve “başka kapılar” açma fikri uyandırsa da, bu karanlığın azalmasına katkıda bulunmaz. Kadir çok küçükken hapse girdiğinde ortanca kardeş Veli ile yalnız kalıp yetiştirme yurduna gittiklerine göre, anne babaları yoktur, Kadir hapse girmiştir, ardından Veli ortadan kaybolur ve ardından eşi çocuklarıyla birlikte terk edip başka birine kaçmıştır. Tüm dünya onu yalnız bırakır ve sonunda tehdit eder bir hale gelir. Nitekim, Vahap’ın çıkışma sahnelerinden sonra arkadaşlarıyla kamyonda giderken kafasında bir şey aydınlanır: “Bunlar bizi test ediyorlar” der kendi kendine. Çıkış yoktur, trajik son onu da beklemektedir.
Film ilerledikçe, kahramanların zihinlerinde olduğu gibi, dış dünyada da gerçek ile gerçek-dışı karışmaya başlar. Zaman algısı kaybolur. Hangi olayın; düşün mü, gerçekliğin mi önce meydana geldiği anlaşılmaz hale gelir. Mekanlar yer değiştirir: Daha önce iç mekandan gördüğümüz olay daha sonra dışarıdan tekrarlanır, ve tersi. Özellikle geceleyin uzayan sokak boyunca yanan çöp konteynırları ve bit pazarında geçen sahneler filmin gerçek-dışılık etkisini artırır. Ama zaten, böyle bir mahalle gerçek midir ki? Orada, uzakta, gökdelenlerin yükseldiği “asıl” kenttekiler için, böyle hayatlar var mıdır ki? Orada, abluka altındaki bir mahallede, bakkal arkalarında gizli gizli içki içen, sokaklarda gördüğümüz, okşadığımız köpekleri vurarak para kazanan, hatta etlerini satan, sıra sıra dizilip gözaltına alınan, muhbirleri infaz eden insanlar mı yaşamaktadır?
Sonunda 20 yıl önce terk ettiği bu hayatı anlamlandırmakta güçlük çeken Kadir’in de gerçekle bağlarının giderek kopmasına şaşırmalı mıyız? Gözden kaçmasını istemem; Kadir’in hayatı anlamlandırma çabasının sekteye uğradığı yerlerden biri, belki de birincisi, filmdeki tek kadın karakter olan Meral’le ilişkisidir. Daha ilk tanıştıkları gün, Meral’in evlerine girerken Ahmet’i öylesine öpmesine yönelik bakışları, bu ilişkinin seyrine bir giriş niteliğindedir. Polislerin evlerine karakol kurmalarından, Ali ile Meral’in devrimci bir çift olduklarını anlarız. Ali rahat, kolay ilişki kuran, esprili, iyi bir insandır. Fakat Meral şaşırtıcıdır: Kocasının yanında Ahmet’e sevgi gösterilerinde bulunur, yemeğe gelemediği için içemediği çorbayı alıp onun evine götürür, kocası yandaki kanepede uyurken Kadir’le gece vakti oturup tavla oynar, daha da ötesi, eli yanan Kadir’in ellerine merhem sürüp sarar. Gerçek olanla gerçek-dışı karışmaya başlarken, bu haliyle Meral de hezeyan sisteminin içine girmeye başlar. Çöpte bulduğu toka, tüm olan bitenlere açıklama getiren bir nesneye dönüşür, çünkü tokayı Ahmet’in evinde görmüş, alıp Meral’e verdiğinde de samimi bir “Aa, orada mı bırakmışım? Ben de yarım saattir onu arıyordum” yanıtıyla karşılaşmıştır. Oysa bir şaşkınlık, yüzünde bir itiraf beklemektedir. Böylece toka da kendisini bu işe alan istihbaratçı Hamza’ya her şeyi açıklamak için göstereceği kanıtlar arasına katılır.
Film, bir yandan insanların arasında -ve içlerinde- olup bitenleri anlatırken, öte yandan arka planda yarattığı atmosferle de hayatımızın nasıl bir kuşatılmışlığın, şiddetin ve karanlığın gölgesinde yaşandığını gösteren sahnelerle doludur. Karanlık, gerçekten karanlıktır: Sokaklar, evler… Eve dönen Kadir sadece filmin başında değil, başka bir sahnede de, gece vakti polis ablukasına rastlar. İlerde elleri başlarında gençler gözaltına alınmaktadır. Karanlıkta evine dönerken gürültüye duraklar, biraz sonra, arkasında maskeli askerler bulunan araçlar görünür. Az ilerde siren sesleriyle bir ambulans geçmektedir. Bu sırada Ahmet de yürüyerek evine dönmektedir, ötelerden silah sesleri ve “Teslim olun!” bağırışları gelir. Eve döndüğünde gürültüler gelmeye başlar, giderek çoğalır, sokaktan askeri araçlar geçmeye başlar, Ahmet’in korkulu gözleri önünde camlar sarsılır ve çatlar. İçsel karanlıklar dışarıdaki karanlıklarla karışır, Ahmet köpekleri öldürmekle kalmaz, bir ölçüde bağ kurduğu köpeğini pataklar, televizyonlarda sürekli şiddet görüntüleri geçer, vs.
Bütün bu karanlığa rağmen film bittiğinde az önce büyük bir yapıtla karşılaştığınız hissiyle içiniz dolar, fakat bir soru akıllarda kalır: Peki, bu abluka nasıl kırılacaktır? Yanıt belki de ozan Ali Asker’in türküsündedir:
“Gerçeklik ile bizim gerçeklik hakkında düşünüp söylediklerimiz arasında büyük bir boşluk vardır. (…) Bilgelik, zihnin gerçekliği yalnızca temsil ettiğini, gerçek olanla değil, sözcük-imgelerle çalıştığını ve hiçbir insanın gerçek olanı bilemeyeceğini kavrayarak başlar.” (Kovel, Tarih ve Tin)
Uzağı görme, kehanet, telepati, falcılık gibi parapsikoloji konularının akıldışı (irrational) oldukları tartışma götürmez. Ancak, aklı (ve bilimi) bugünkü dar sınırları içine hapsetmenin, Kovel’i izleyerek söylersem, akli-olmayan (non-rational) ile akıldışı-olan (irrational) arasındaki sınırları bulanıklaştırarak “dünyanın büyüsünü yitirmesine” büyük ölçüde katkıda bulunduğunu, oysa her alanda, örneğin, ezilenleri özgürleştirmeyi gündemine alan her sosyolojide ve psikolojide, bu eksikliği giderilmiş bir tinsellik hareketinin hepimiz için geleceğe dönük umutları yeniden besleyeceğini düşünüyorum. Bu yazıda, böylesine devasa bir işe kalkışmayacağım elbette. Sadece, psikolojinin iki büyük figürü (Freud ve Jung) üzerinden akıl ve akıl-dışı diyalektiğinin tarihsel bir örneğini kısaca öyküleştirmeye çalışacağım. Başlamadan önce, yanlış anlamaları önlemek için, tin (spirit) derken, orada, ötede, öbür tarafta, öylece bizi bekleyen, dünya-dışı, mistik, sabit bir “şey”den çok, Kovelci anlamda “diyalektiğin hareketinde ve doğanın özgürleşmesiyle ilişkili olarak tarihsel kopuşların (tahakkümlerin) aşılması sürecinde ortaya çıkan” bir “şey”i kastettiğimi belirteyim. Buradaki tahakküm ilişkisi, Kovel’e göre, “doğanın yenilgiye uğratılışı, kutsal olanın kaybedilişi ve bütünün birbirinden kopmuş parçalara ayrılışı” ile birlikte ortaya çıkmıştır. O halde, anladığım kadarıyla, özgürleşme de, doğayla organik bütünlüğün yeniden kurulması, kutsallığın hayatın içine alınması ve bütüne yönelme, onu sezmeye, anlamaya, bilmeye çalışma çabası olacaktır.
David Bohm (1917-1992) 20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçilerinden biridir. Kuantum kuramı, nöropsikoloji ve zihin felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur. Bir şekilde birbiriyle etkileşen zihinsel ve fiziksel olmak üzere iki töz (substance) bulunduğunu söyleyen Kartezyen modeli tamamlamak için matematiksel ve fiziksel “içedoğan” (implicate) ve “dışa açılan” (explicate) düzenler kuramını geliştirmiştir. Beynin de hücresel düzeyde kuantum etkilerinin matematiğine göre çalıştığına inanmış ve düşüncenin de, tıpkı kuantum antiteleri gibi, dağıtımlı (distributed), belli bir yeri olmayan (non-localized) bir antite olduğunu ileri sürmüştür. Başlıca ilgisi genelde gerçekliğin, özelde de bilincin doğasını tutarlı bir bütün olarak anlamaktır. “Plazma kuramı” da onun fikridir. 1951’de Kurantum Kuramı kitabı çıkmıştır, ancak, kitapta bile kuantum kuramının ortodoks yorumundan duyduğu memnuniyetsizliği belirtmiştir. Nihayet parçacık-dalga paradoksuna karşı geliştirdiği düşünceler “DeBroglie-Bohm kuramı”yla zirveye ulaşmıştır. “Pilot dalga kuramı” da denen bu kurama göre, her parçacığın, evrendeki tüm diğer parçacıkların konumunu algılayan, sadece kendine ait özel bir pilot dalgası vardır. Pilot dalga özel parçacığını yerçekimi gibi güç uygulayarak değil, bir radar ışını gibi bilgi sağlayarak yönlendirir. Bu düşünce, evrende biz ölçmesek de her parçacığın belli bir konumda olduğunu varsayarak, yarık deneyinde yaşanan ölçüm sorununu da çözmüş olur.
David Bohm
Aslında benim anlatmak istediğim kısım tam bu değil. Bohm doktorasını Kaliforniya Üniversitesi’nde Robert Oppenheimer’in yönettiği kuramsal fizik grubunda tamamlar. Oppenheimer öğrencisi Bohm’u atom bombası çalışmalarını yürüten Manhattan Projesi’ne de almak ister. Ancak, projenin yöneticisi tuğgeneral Leslie Groves, politik görüşleri ve dostluklarından ötürü onu güvenlik açısından tehlikeli bulur ve projeye kabul etmez. 1949’da (antikomünist cadı avının sürdüğü McCarthy döneminde) Bohm, geçmişteki sendikal bağlantılarından ve komünistlerle ilişkilerinden ötürü, bir federal hükümet soruuşturmasının konusu olur ve Meclis’in Amerikan Olmayan Faaliyetler Komitesi’ne (!) ifade vermeye çağrılır. Bohm Amerikan Anayasası’nın 5. Maddesini hatırlatarak ifade vermeyi ve arkadaşlarını ispiyonlamayı reddeder.
Bunun üzerine, 1950’de tutuklanır. 1951’de Yüksek Mahkeme 5. Madde’yi kullanmasının anayasaya uygun olduğunu belirtir ve Bohm salınır. Fakat Princeton Üniversitesi onu çoktan işten uzaklaştırmıştır. Meslektaşları onu yeniden işe aldırmaya çalışırlar, fakat Üniversitenin Başkanı kontratını yenilememeye karar vermiştir. Einsten onu araştırma asistanı olarak atamayı düşünse de, Enstitüyü 1947’den beri yöneten Oppenheimer bu fikre karşı çıkar ve eski öğrencisine ülkeyi terk etmesini tavsiye eder. Böylece Bohm önce Brezilya’ya, oradan da İngiltere’ye gider.
Bu bilgiler wikipedia’da var (https://tr.wikipedia.org/wiki/David_Bohm), daha ayrıntılı okuyabilirsiniz. Burada aslında anlatmak istediğim şey, başka bir olay. Bunu da şu adresten öğrendim: https://www.youtube.com/watch?v=XDpurdHKpb8&t=1782s (Infinite Potential: The Life and & Ideas of David Bohm). Youtube’da Bohm’u anlatan bu videoya göre, McCarthy Bohm’un ifade vermemek için başvurduğu 5. Madde’yi bu dava için yasadışı ilan eder. Böylece, bir gün Princeton’dayken şerif gelir ve onu tutuklar. Olayın vurucu an’ı şudur ki, tutuklamaya gelen şerif çok entelektüel biridir ve onu Princeton’dan Washington’a götürürken kuantum mekaniğinin temelleri üzerine sohbet ederler (!).
Hikayenin diğer kısımları fazla kuramsal olduğu için burada değinmeyeceğim, çünkü orada Aharonov-Bohm Etkisi, sinirbilimci Karl H. Pribram ile beyin konusundaki çalışmaları (“holonomik beyin modeli”), Krishnamurti ile çeyrek yüzyıl süren işbirliği gibi birçok konu var. Emekli olduktan sonra da kuantum fiziği üzerine çalışmasına devam eden Bohm, tekrarlayan ağır depresyonu nedeniyle Mayıs 1991’de Londra’da Maudsley Hastanesi’ne yatırılır. Dostu ve çalışma arkadaşı psikiyatrist David Shainberg’in de onaylamasıyla elektrokonvülsif tedavi (ECT) uygulanır, düzelir, fakat çıktıktan sonra depresyonu geri döner ve Ekim 1992’de geçirdiği kalp krizinden sonra ölür.
Özet: Çalışmalar narsisistik kişilik özellikleri olanların politik olarak daha aktif olabileceklerini gösteriyor. Politikacılarla temas kurma, dilekçe imzalama ve politik davalara bağışta bulunma olasılıkları daha yüksek. Önceki çalışmalar narsistik özellikleri, çatışma ve iç kargaşa dahil, işleyen demokrasiler için zararlı davranışlarla ilişkilendirmişti.
Seçmenlerin politikayla meşgul olmaları sağlıklı demokrasi için çok önemlidir, fakat herkes seçimlere ve diğer politik etkinliklere aynı düzeyde katılmaz. Yeni araştırmalar narsisistik özellikleri olan kişilerin politik olarak da daha etkin olabileceklerini göstermektedir.
ABD ve Danimarka’da yapılan çalışmalarda araştırmacılar; bencillik, haklılık duygusu ve hayran olunma gereksiniminden oluşan narsisistik özellikleri fazla olan kişilerin politikaya katılma olaslıklarının da daha yüksek olduğunu buldular. Bu etkinlikler politikacılarla temas kurma, dilekçe imzalama, para bağışlama ve ara seçimlerde oy kullanma gibi davranışları içerebilmektedir.
Araştırmacılardan, Penn State Üniversitesi’nden profesör Peter Hatemi “Eğer kendi kişisel kazançları ve statüleriyle daha fazla ilgilenen insanlar seçimlerde daha büyük bir rol oynarsa, kendi arzularını yansıtan adayların ortaya çıkmasını bekleyebiliriz: Narsisizm, narsisizm doğurur” diyor.
Daha önceki çalışmalar genel nüfusta narsisizm düzeyinin yüksek olmasının bir yandan daha az işbirliği, daha az uzlaşma ve daha az bağışlayıcılıkla, diğer yandan daha fazla çatışma ve daha fazla iç kargaşayla bağlantılı olduğunu bulmuştu.
Bu yeni çalışmanın sonuçları üstünlük ve otorite/liderlik özelliklerinin daha fazla katılımla, kendine yeterlik duygusunun ise daha az katılımla ilişkili olduğunu gösterdi. Başka bir deyişle, kendilerine, kendilerinin başkalarından daha iyi olduklarına inanan insanlar politik sürece daha fazla katılıyorlar. Bu, politikaların ve seçim sonuçlarının giderek artan biçimde daha fazla şey isteyen fakat daha az verenler tarafından belirlendiği anlamına geliyor.
Hatemi kesin bir çözüm getirmek zor olsa da, daha farklı karakterlerde seçmenlerin politikaya katılımını artırırken narsisizmin fazla temsilini azaltmanın yollarını bulmanın iyi bir bağlangıç olacağını söyledi.
“Demokrasinin başarılı biçimde çalışması için kurumlara, sistemin etkililiğine ve demokratik süreçlere katılıma güven gerekir. Eğer fazla narsisistikler politikayla daha çok ilgilenirse ve politik sürecin kendisi toplumda narsisizmi beslerse, demokrasimizin geleceği tehlikede olacaktır.”
Özgün Makale: Fazekas Z, Hatemi PK. Narcissism in Political Participation. Personality and Social Psychology Bulletin. June 4, 2020.
“Söyleşiyi yapan kişinin, eserlerimdeki Schopenhauer, Wittgenstein ya da Adorno etkisini tartışacağından korkuyorum, hiçbirini okumadım bu arada; veya kuir teorisi ya da sicim teorisi hakkındaki fikrimi öğrenmeyi talep edeceğinden çekiniyorum; dinleyicilere Taoizmin ne olduğunu anlatmamı isteyeceğinden ya da (en muhtemeli) bana İnsanlığın Geleceği’ni soracağından korkuyorum. Cehaletimin muazzam boyutlarını biliyor olmam, onu sergilemekten hoşlandığım anlamına gelmez.” sa. 13.
“Sanatta taklit, onu icra eden kişi tarafından bir öğrenme aracı olarak görülmeli; aksi halde intihal olur. Sadece öğrenmek için taklit edersin, ortaya çıkan şeyi de yayımlamazsın. Veya yayımlarsan şöyle dersin: ‘Bu bir Hemingway taklidi.'” sa. 21
“İnsanın iyi şeyler okuyup onlar gibi yazmaya çalışarak öğrenmesi lazım.” sa. 21
“Ben yazdıklarımı duyarım. (..) Şiiri hep kafamda duydum. Yazmak hakkında yazan birçok insanın, yazdıklarını duymuyormuş gibi göründüğünü fark ettim; yazdıklarını dinlemiyorlar, algıları daha teorik ve entelektüel. Ama bu şey bedenin içinde oluyorsa, yazdıklarını duyuyorsan, o zaman o ahengi yakalamak için dinleyebilirsin.” “… dinlemezsen kendi sesini bulamazsın.” sa. 22
“İngilizcede cinsiyetten bağımsız bir ‘o’ yok. Finlandiyalılara ve sanırım en azından bazı açılardan Japonlara gıpta ediyorum, cinsiyet belirtmeden konuşabiliyorlar.” sa. 31
“.. yazar gerçektende bütün karakterlerin yazarıdır, yaratıcısıdır, hepsini icat eden kişidir. Aslında dürüst olursak bütün karakterler yazarın takendisidir.” sa. 38
“Bütün insan davranışını çatışmaya indirgemek insan deneyiminin uçsuz bucaksız zengin alanlarını görmezden gelmektir.” sa. 40
“İçimde anlatılmak isteyen bir hikaye var. O benim amacım. Ben onun aracıyım. Eğer kendimi, egomu, istek ve fikirlerimi , zihinsel çöpümü bir kenarda tutabilir ve hikayeyi takip edebilirsem, hikaye kendi kendini anlatacaktır.” sa. 44
“Gizemle, mucizeyle, bilmediğimiz şeylerle, bilemeyeceğimiz şeylerle nasıl bir ilişki kurmalıyız?” sa. 53
“Bildiğim ve hatta -Lao Tzu’da olduğu gibi- bilmediğim dillerden çeviri yapmayı bu yüzden çok seviyorum.” sa. 69
“Felsefeyi aklımda tutamıyorum. Bir hikaye olması lazım.” sa. 84
“Düzyazıyı hikaye yazarken olduğu gibi, düşünmenin doğrudan bir aracı veya biçimi olarak kullanabildiğimde; bildiğim veya inandığım bir şey söyleme, bir mesaj iletme aracı değil de, onu yazmadan önce bilmediğim bir şeyle sonuçlanan bir keşif yolculuğu işlevi gördüğünde, onu doğru kullandığımı hissediyorum.” sa. 85.
“Kötü dönemlerde ne söylediğin gerçekten önemlidir.” sa. 90
“Herhangi bir sanat eseri kelimelerle ifade edilebilen sözel düşüncelerden fazlasını içerir.” sa. 92
“Ve kim olduğumuzu bilmenin çok büyük bir kısmı nereden geldiğimizi, şu anda nerede yaşadığımızı ve gideceğimiz başka bir yurt varsa bunun neresi olabileceğini bilmektir.” sa. 95
“Bilime gösterilen direncin çoğunun arkasında da bu yatıyor. Çünkü bilim -sadece Kopernik değil, bilimin büyük kısmı- bizi merkezdeki yerimizden uzaklaştırıyor. Çünkü merkezde değiliz.” sa. 101
“Halbuki içine girebilselerdi bilim her daim hepimizin etrafında gerçekleşen, hepimizin parçası olduğumuz bütün o harikulade süreçlerle çok daha derinden özdeşleşmelerini sağlayabilirdi.” sa. 101
Psikiyatriye Giriş dersini anlatırken psikiyatrinin başvuru kitabından yararlanıyorum (1). Psikiyatri Tarihi başlığı altında -elbette- Hipokrat’tan da söz ediyorum. 4 unsur, 4 beden sıvısı ve bunlara uyan 4 karakter tipini anlattıktan sonra, Hipokrat’ın hastalık sınıflandırması hakkında kısaca bilgi veriyorum. Orada Hipokrat Scythian disease diye bir şeyden söz ediyor ve derste bu hastalığa parantez içinde kısaca transvestizme benzer (similar to transvestism) deyip geçiyorum. Bugün daha önce zaman bulamadığım bazı işlerle uğraşmak için uygun bir fırsatım oldu. Ders slaytlarını gözden geçirirken, bu kelimeye (Scythian) takıldım ve araştırmaya karar verdim. Aslında daha internete girmeden scythian (2) ile İskitler bağlantısını fark etmeye başlamıştım, fakat aralarında nasıl bir ilişki olduğunu bilmiyordum.
Arama motoruna “scythian” diye girince, tabii ki ilk olarak “kutsal bilgi kaynağı” wikipedia çıktı karşıma (3). Ben de baktım. Daha önceki okumalarımdan İskitler ile Türkler arasındaki ilişkiye dair bir şeyler aklımda kalmıştı, fakat wiki’deki madde çok ayrıntılı olmasına karşın, Türklerden neredeyse hiç söz edilmiyordu. Wikipedia’da bu tür taraflılıklara alışmıştım, fakat çok uzun zaman önce Avrasya bozkırlarında at koşturan bir kavmin ön-Türklerle de olsa ilişkilendirilmemesi kafamı karıştırmıştı. Hele ki yazıda “kurgan”lardan, bunların bulunduğu Norşuntepe, İmirler, Kul-Oba, Ust-Alma, Kermen-Kyr, Ak-Kaya gibi açıkça Türkçe yerleşim yeri adlarından söz ederken…
Bunun üzerine Türkçe kaynak aradım. Bilimsel bir makaleye rastlayamadım, ama birçok Türkçe kaynakta, güvenilir bilimsel temelleri olmasa da, İskitler’in Türklerle ilişkisinin neredeyse kanıtlanmış bir gerçek olduğundan söz ediliyordu (4).
Bu son kaynakta ilginç bir bilgi de vardı: Jeannie Davis-Kimball adlı tarih araştırmacısı, İskitler’in İç Asya’dan Anadolu’ya göçlerini, Kafkasya-Anadolu hattında arkalarında bıraktıkları kurganları ve İskit coğrafyasında yaşayan kadın savaşçıları (Amazonları) incelemişti (5). Davis-Kimball araştırmalarının sonucunda İskitlerin soydaşları olan Amazonların Türklerin ataları olduğunu öne sürmüştü. Yazıya göre, Kimball, bu araştırmaları sırasında Eski Yunan’ın büyük savaşçısı Aşil’in bir Amazon kraliçesi Pentezile ile mücadelesine de rastlamıştı. Öyküye göre, Aşil, zorlu bir mücadeleden sonra, Pentezile’yi öldürmüş, rakibinin (rakibesinin!) yüzünü görmek için miğferini çıkardığında sarı saçlı, çok güzel bir kadınla karşılaşmıştı.
Scythian’ın İskitlerle ilgili olanının değil de, Hipokrat’taki anlamını bulmak için arama motoruna yazmayı sürdürünce, karşıma “enaree” başlığı çıktı (6). Evet, Hipokrat’ın söz ettiği psikiyatrik bozukluk bu olmalıydı, çünkü “enaree”’nin (eski Yun.) “efemine (kadınsı) ya da androjin (erdişi) olarak tanımlanan İskit şamanları için kullanılan bir sözcük” olduğunu yazıyordu. Metne göre, bu şamanların tapınakları yoktu ve doğa güçlerine ibadet ediyorlardı. Herodot, (bazılarına göre ön-Türk kavimlerinden biri olan) İskitler’in Askhelon’daki (İsrail) bir Afrodit tapınağını yağmalamaları üzerine, tanrıça’nın bu İskitleri ve onlardan gelen tüm soyları “dişilik” hastalığı ile malul ettiğini söylemişti. Hipokrat ise, Havalar, Sular ve Yerler Üzerine (On Airs, Waters, Places) adlı yapıtında İskit sakinlerinin kadınsılıklarını ilahi güçlere bağladığını, fakat kendisinin onların sürekli ata binmelerinden dolayı iktidarsızlaşıp kadınsı rolleri benimsediklerine inandığını belirtmişti.
Metinde geçen İskit sakinleri (Scythian inhabitants) sözcüğündeki paradoksu bir an için unutalım. Öyle ya, Orta Asya ve Sibirya bozkırlarından Ukrayna, İran ve Anadolu ovalarına kadar at süren bir kavmin “sakin” (inhabitant: yerleşik) olarak nitelenmesi biraz tuhaf! Bu “küçük” dikkatsizliği bir yana bırakıp tüm öğrendiklerimizi birbirine bağlarsak, şu sonucu çıkarabiliriz: Hipokrat ve onun uygarlığından olan kişiler at üstünde kadın-erkek oradan oraya özgürce at süren insan topluluklarını tanıyamamışlar, davranışlarını ve göreneklerini yanlış yorumlamışlardı. Tıpkı Aşil gibi, gördükleri her savaşçıyı erkek sanıyorlardı; saçları uzun savaşçıları kadınlaşmış erkekler olarak görüyorlar, hele de pantolon giyiyorlarsa, onların dişilik eğilimi taşıdığına (transvestizmine) inanıyorlardı. Hiçbiri Aşil gibi miğferlerini açıp bakmaya cesaret edemediler, demek ki… Böylece, özgür ruhlu, savaşçı kabilelerin nazik insanları, yerleşik kültürde yaşayanlar tarafından sapkın bir hastalığa sahip olarak tanımlandılar. Scythiandisease böyle çıktı…(7)
Ne büyük hata!
Dipnotlar
Sadock BJ, Sadock VA, Ruiz P. Kaplan and Sadock’s Comprehensive Textbook of Psychiatry. 9th Edition, Lippincott Williams & Wilkins, 2009.
“sid’iyın” diye okunuyor, ama bence “skityın” diye okumak daha uygun.
https://www.turktarihim.com/Iskitler.html (27 Haziran 2020’de indirildi).
Davis-Kimball’ın Warrior Women kitabı Savaşçı Kadınlar Amazonlar adıyla Türkçeye çevrilmiş. (Çeviren : Mert Çağdaş). İleri Yayınları, 2013.
www.wikipedia.org/Enaree (27 Haziran 2020’de indirildi).
Elbette bu bilimsel bir makale değil. Biraz hoş bir rastlantıyla bulunan şaşırtıcı bir ilişkiye dair bilgilerin eğlenceli bir biçimde metne dökülmüş hali. Vaktim olursa daha ayrıntılı bir araştırma ilginç olabilir.
Çocuklar maskelere düşkündür. Birinin, elbette kendilerinin de, alışılmış hallerinden farklı görünmesi ilginç gelir onlara. İlginç, ama eğlendirici değil. Örneğin, tanıdıkları birinin yüzünü buruşturması, farklı biriymiş gibi davranması ya da kendilerine farklı isimlerle seslenilmesi ürkütür onları. Yüzünü değiştirmiş olan kişinin o bildikleri kişi olduğuna, kendilerine farklı bir isimle seslenen şu kişinin aslında tam da o bildikleri kişi olup aslında tam da kendilerini kast ettiklerine iyice emin olduktan sonra eğlenmeye başlayabilirler. Çevrelerindeki kişilerin gördükleri gibi olmayabileceklerini, insanların farklı ortamlarda değişik roller üstlenebildiklerini keşfetmeleri, kendilerinin de o bildikleri eski kişiden farklı biri olabileceğini anlamaya başladıkları zamanlara rastlar belki de. Herkesin bir tür maskeyle, hatta çeşitli maskelerle dolaştığını görürler. Kendileri gibi… Rahatsız edicidir evet, ama rahatlatır da: Olduğu gibi görünmeyen yalnızca onlar değildir.
Toplum içindeyken takılan bu maskelere Jung, persona der (Persona, Latince, maske). Demek ki, kişilik (personality) dediğimiz şeyin maskelerden ibaret olması o kadar şaşırtıcı olmasa gerek. Yine de kişiden söz ederken maskeleri işin içine katmak tedirgin edicidir. Öyle ya, birileriyle karşılaştığımızda, yani yüz yüze geldiğimizde onu tanımak isteriz; dost mudur, düşman mı? Maske bunu engeller; ardındakini gizler. Öyleyse insanlar neden maskeler taşırlar?
Çünkü maske, toplum içine çıkarken giymek zorunda olduğumuz giysidir. Hepimiz birbirimize giysilerimizle görünebiliriz ancak. Yoksa hep çırılçıplak olmamız, yani her durumda aynı tarzda davranmamız, hep aynı yüzle ortaya çıkmamız gerekirdi: Eğlenirken de, üzülürken de. Arkadaşımızın düğününde de, yakınımızın cenazesinde de. Oysa, hepimizin bildiği gibi, tüm bu farklı ortamlar için farklı maskelerimiz vardır. Çünkü maskeler, yani persona, çevrenin talepleriyle bireyin iç yapısının ihtiyaçları arasındaki uzlaşmadan başka bir şey değildir. O halde bu talepleri karşılayabilmek için persona kaçınılmazdır.
Kaçınılmazdır, ama yeterli değildir, çünkü sadece personadan ibaret bir insanın içi boş demektir. İçerideki dünyasıyla, ben’iyle bağlantısı kopmuştur. Sağlıklı bir kişi, içerideki ben’le bağlantısını sürdüren, dışarıya karşı uygun tavırlar geliştirirken ben’ini unutmayan ve personasını da ben’iyle ilişki içinde kullanabilen kişidir. Fakat bunu yapabilmek için de içerinin farkında olmak gerekir; arzularının, doğal yeteneklerinin, olanaklarının ve hedeflerinin. İçeride sadece ben de yoktur. Ben’in öteki yüzü de vardır. Jung buna da gölge der. Gölge psişik bütünlüğümüzün görünmeyen, ama ayrılmaz bir parçasıdır: “Karanlık kardeşimizdir.” Gölgeben’le paralel bir gelişim gösterir: ben’in kullanmadığı, reddettiği nitelikler kenara konur ya da bastırılır. Hayatımız boyunca, örneğin toplumsal gereklilikler nedeniyle ya da etik, estetik vb. kaygılarla çeşitli niteliklerimizi kısıtladığımız için, gölge giderek güçlenir. Böylece ben de giderek tek yanlı, sakat ve güçsüz kalır. Bu nedenle, gölge hiçbir zaman tamamen aydınlığa çıkmasa da, belli niteliklerin bilince çıkarılması ve ben’le ilişkilendirilmesi kişiyi bütünler; güç ve enerji kazandırır. Gölgeyle “yüzleşmek” kişinin kendi doğasını acımasızca eleştirebilmesi demektir. Ancak, bilinçdışındaki her şeyde olduğu gibi, gölge de dışımızdaki bir nesneye yansıtılarak deneyimlenir. İşte bu yüzden, gölgeyle yüzleşmek, karanlığın aslında kendi içimizde olduğunu keşfetmektir.
Persona ya da maske bizde sûret sözcüğüyle karşılanabilir. Sûret; biçim, görünüş, kılık, tarz, dıştan görünen şekil anlamına gelir. (Yunus Emre’de sûret: “gömlek”.) Tasavvufa göre insan Kalu Bela’dan önce mekânsız bir âlemdedir. Bu âlemde o, “aşk”tır, “can”dır, “hak”tır, “ruh”tur. Kalu Bela ile birlikte varoluş içerisinde yer alır. Oluşun içinde yer alması demek, insanın “sûret” kazanması, yani “aşk-can-hak”ın sûret gömleği giymesi, diğer bir deyişle, başkalaşması, başka biri olması demektir. İnsan “sûret”i giymekle “dünya”ya gelmiş olur. Dünyaya gelmekle de başkalaşır. Önceki varlığından farklı biri olur. Farklılık onun sûretidir, zahiridir. Şeytanı yanıltan, onu asi kılan da zaten insandaki özü değil, sûreti görmesidir. Oysa gerçekte değişen bir şey yoktur. Can aynı candır, aşk aynı aşktır, öz aynı özdür. Aslında sûret ya da zahir (görünen) ile “öz” birdir. Fakat bu birliğe ancak kendilik bilgisi ile ulaşılabilir. Bu bilgi insanın önceki varlığı olan “cana, aşka” ulaşma bilgisidir. Bu bilgi aynı zamanda varlıklardaki “birlik”in anlaşılmasını sağlayan bilgidir. Yunus sûret haline gelerek kaybetmiş olduğu birliği bulmak için kendini arar. Aradığı “kendi”ni, “can içinde” bulur. Ancak, bu can da Yunus’un kendisinden başkası değildir. Böylece kendisini kendisinde bulmuş olur: Kendisi, önceki Yunus’tur.
Yunus Emre bir şiirinde insanı “sûret”ten “sıfat”a çağırır. “Sıfat”a gelmek “hayâl”den kurtulmak, “mânâ”yı bulmaktır. “Sıfat”a gelmek, kişinin kendisiyle “yüzleşmesi”, daha doğrusu kendini, içindeki beni bulması, yani gölgesini bilince çıkarmasıdır. Buna analitik terapide “kişiliğin bütünleşmesi” denir.
Kaynaklar
Jacobi, J. C.G. Jung Psikolojisi. (Çev: Mehmet Arap) İlhan Yayınları, 2002.
Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.