//
Arşiv

Diğer Yazılar

This category contains 6 posts

Kültürel Kalıtımın Bir Yolu: “Memetik”?

(PsikeArt 2018; 9: 6-11)

Yeryüzü açısından iyi ya da kötü olduğuna bakmaksızın, “insan türünün hayatta kalma başarısının nedeni kültürdür” denirse, çok yanlış bir saptama olmayacaktır. İnsan önceki kuşaktan miras aldığı genetik yapısıyla bu dünyaya geldiğinde, kendisini aynı zamanda verili bir kültür dünyası içinde de bulur. Kültür, tıpkı genler gibi, önceki kuşağın bilgilerini sonrakine aktarır. Ancak, genetik kalıtım birçok açıdan incelenmiş ve hakkında çok şey öğrenilmiş olmasına karşın, kültürel kalıtımın nasıl gerçekleştiği konusunda bilgilerimiz kısıtlıdır. Oysa, dışımızdaki türlerden farklı olarak, hayat bilgileri (yemek yemeden oturup kalkmaya, konuşmaya, patates pişirmeye, çalışmaya, yüzmeye, bisiklete binmeye, vs. dair birçok bilgi) biz insanlara hazır olarak sunulmakta, çeşitli yollarla aktarılmaktadır. Kültürün bu şekilde kalıtımının insan için anlamını ve işleyiş biçimini açıklamak için çeşitli kuramlar öne sürülmüş, çalışma alanları oluşturulmuştur. Bu yaklaşımlardan biri, kültürü evrimsel açıdan açıklamaktır. Buna göre, bizimki dahil, tüm türlerde en önemli kalıtım mekanizması genetiktir.

img_1761-1Örneğin, evrimsel psikologlara göre, insanlar arasında yağlı yiyeceklerin yaygın olarak beğenilmesinin nedeni, türümüzün uzak geçmişinde ender fırsatlarda olabildiğince çok yağ tüketilmesinin önemli olmasıdır. Böyle bir varsayım yeni kültürel eğilimleri açıklamak için de yardımcı olabilir: Örneğin, son zamanlarda obezitedeki artış, yeni bir çevresel değişikliğin (ucuz, bol yağlı yiyeceklerin kolayca bulunabilmesinin) sonucudur. Sadece biyolojinin değil, kültürün de kendine özgü bir evrimi olduğunu savunan kültürel evrim kuramcıları ise, genetik olmayan kalıtımı, özellikle de öğrenme yoluyla edinilen kültürel kalıtımı, türlerin toplumsal ve biyolojik çevrelerine uyum sağlamadaki olumlu, yaratıcı rol oynayan bir etken olarak daha fazla vurgular.

Okumaya devam et

FREUD’DA ÖLÜM VE YIKIM DÜRTÜSÜ

(Başka Psikiyatri ve Düşünce Dergisi 2009 3)

başka öfke 1
başka öfke 2
başka öfke 3
başka öfke 4
başka öfke 5
başka öfke 6
başka öfke 7
başka öfke 8
başka öfke 9
başka öfke 10
başka öfke 11
Okumaya devam et

FREUD’DA KEDER: “YAS VE MELANKOLİ”

(Başka Psikiyatri ve Düşünce Dergisi 2009; 2(1))

 

Gerçek erinç, durma zamanı geldiğinde devinimsiz durmak, gitme zamanı geldiğinde gitmektir. Böylece, dinlenme ile devinim zamana uygun olur. O zaman yaşamda ışık vardır.

I Ching ya da Değişimler Kitabı

Giriş

Başka’nın geçen sayısı (Kaygı) için Freud’da anksiyete kavramıyla ilgili bir derleme yapmıştım. Konusu “keder” olan bu sayıda, Freud’un 1915’te yazdığı ve Ricoeur’un deyimiyle, “hayranlık duyulası küçük denemelerinden biri” olan “Yas ve Melankoli” başlıklı makalesini özetlemek istiyorum. Bu makalede, genel görünümlerinden psikanalitik açıklamalarına değin, yas ve melankoliye dair anlatılanların büyük bölümünün bugün de önemli değişmelere uğramadan geçerliliğini sürdürdüğünü görmek ilginç olabilir. Freud, biyolojik psikiyatrinin alıp başını gittiği bugünleri önceden görmüş gibi, daha işin başında hemen melankolinin tek bir hastalık olduğunun gösterilemediğini ve klinik olarak çeşitli biçimler aldığını, bu biçimlerden bazılarının ruhsal olmaktan çok bedensel kökenli hastalıkları düşündürdüğünü belirtme gereği duyar ve kendisini ruhsal kökeni tartışılmaz olan az sayıda olguyla sınırlayacağını açıklar. Sonra melankoli ile yasın genel tablolarını karşılaştırır, melankolinin nasıl yasla aynı patolojik süreci paylaştığını ve farklılıklarını gösterir. Ayrıca bu makale, bir klinik tabloya dair açıklamaların ötesinde, Freud’un kimi temel kavramlarının şekillenme sürecini gösteren temel metinlerden biridir. Genel olarak, melankolinin benlik değerinin düşmesi, nesne kaybı ve özdeşleşme süreçleri ile ilişkileri üzerinde durur; üstben’e dair ilk kuramsal öncüllerini ortaya atar. Son olarak da melankolinin mani ile ilişkisine değinir.

freudda keder ilk sayfaPsikopatoloji

Başka Keder

  Freud’un yazının girişinde hatırlattığı gibi, görünüşte yas tutan bir kişi ile melankolik arasında fark yok gibidir: Yas her zaman sevilen bir kişinin ya da onun yerini alan ülke, özgürlük, ideal, vb. gibi bazı soyutlamaların kaybına duyulan tepkidir. Yas da melankoli gibi dış dünyadan ilginin kesilmesini, yeni bir nesneyi sevme yeteneğinin kaybını, o nesneyle ilgili etkinliklerden uzak durmayı içerir. Yas da gündelik hayattan aynı ölçüde uzaklaşmaya yol açar. Bununla birlikte, yas, melankoli gibi bir hastalık olarak değerlendirilmez. Yasın belli bir süre sonra geçeceğine güvenilir ve ona müdahale etmek gereksiz, hatta zararlı bulunur. Bu tablonun hastalık olarak değerlendirilmemesinin tek nedeni, yalnızca, nasıl açıklanacağını bilmemizdir.

Okumaya devam et

FREUD’DA ANKSİYETE KAVRAMI

(Başka Psikiyatri ve Düşünce Dergisi 2008; 1(1))

Psikanaliz, belki de tarihte iz bırakmış ve geniş “kanaat iklimlerini” etki altına almış diğer bir çok bütünsel kuram gibi, Freud tarafından temellerinin atıldığı ilk dönemlerinde, daha anlaşılır bir dile ve günlük hayata ait kavramlara sahiptir. Psikanalizin dili, gene belki diğer bir çok bütünsel kuram gibi, giderek daha teknik, daha ağdalı bir hal alır, sıradan insanın daha güç anlayabileceği bir şekle dönüşür. Hep söylenmiştir, ancak, tekrar örnek verilebilir: Freud’un yazılarında dürtüsel güçlerin temsilcisinden ve buna karşı çıkan örgütlü yapıdan “ego” ve “id” olarak değil; bildiğimiz dilbilgisi zamirlerinden, “ben” ve “o”dan söz edilir. Bizim daha sonra “ego” diye okuyacağımız zihinsel ajansın adı onda Almanca’daki “Ich”tir (Ben), “id” de “Es”tir (O). İngilizceye çevrilirken teknik bir dil kurma kaygısıyla “ben”e karşılık “ego”, “o”ya karşılık “id” önerilmiştir. Freud’un “trieb” şeklinde kullandığı ve daha az biyolojik çağrışımlar içeren “dürtü” terimi, “instinct = içgüdü” olarak çevrilmiştir. Sadece bir çeviri eyleminden başlamış gibi görünen, ancak, elbette psikanalizin gerçek hayatta kendini gösterdiği her alana yayılan; giderek onun tarikatvari bir örgütlenme içinde kendi içine kapanmasıyla sonuçlanan bu “profesyonelleştirme” eyleminin ve bunun sonucunda ortaya çıkan psikanaliz ile geniş okur kitlesi arasındaki büyük yarılmanın -bu sonuca katkıda bulunan sosyo-ekonomik, politik, kültürel etkiler de ihmal edilmeden- başka bir yazıda etraflıca tartışılması uygun olabilir.

IMG_20180116_220249.jpg
başka akaygı

Şimdilik, konumuz olan “anksiyete” kavramının da benzer bir süreçten geçerek benzer bir akıbete uğradığını söylemek yeterli olabilir. Zira, bugün yaygın olarak “anksiyete” terimiyle karşıladığımız duygu halinin Freud’un yazılarında olağan Alman konuşmasında sık kullanılan bir sözcük olan “angst”şeklinde geçtiği biliniyor.”Angst” ise etimolojik olarak “dar”, “kısıtlı” anlamındaki Almanca sözcük “eng”le akraba. Anksiyete, Latince “sıkmak”, “sıkıştırmak” anlamına gelen “engere”den türemiş. (Editör’ün Eki, “Anksiyete Nevrozu Adı Altında Belli Bir Belirti Kümesini Nevrasteniden Ayırmanın Nedenleri Üzerine. Psikopatoloji içinde, s. 56-7) O halde “anksiyete”nin geçtiği yerlerde bunu bir tür sıkışma/boğulma hissi, halk diliyle “daralma” olarak okumak mümkün.

Okumaya devam et

PSİKANALİTİK REVİZYONİZM

Bu çeviri yazı, Russell Jacoby’nin Social Amnesia (Critique of Conformist Psychology from Adler to Laing. Boston: Beacon Press, 1974) kitabından alınarak (Şizofrengi‘de (sayı 21, 1996; sa: 5-7) yayımlanmıştı. Daha sonra bu kitap Belleğini Yitiren Toplum adıyla Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı.

Sigmund Freud’un kuramlarına ilk karşı çıkan Alfred Adler’di. Adler’in 1911’de Freud’la bozuşmasıyla sonuçlanan psikanalizi yeniden şekillendirme çabası, daha sonra neo- ve post-freudcuların katkılarında bulunan bütün öğeleri içeriyordu. Sonrakiler gibi bu çabada da yeni formülasyonlar daha insanî, liberal ve toplumsal bir bilinç adına ortaya kondular. Sonrakiler gibi burada da kuram ve üstkuramdan pratiğe ve pragmatizme, cinsel ve ruhsal derinlik ve geçmişten cinselliksiz ruhsal bir yüzeye ve bugüne doğru bir kayma meydana geldi. Sonrakiler gibi burada da öznellik “birey” kisvesiyle psikanalize eklendi. Bütün bu liberal revizyonlar psikanalizin devrimci özünü sağduyu ile değiştirdiler. Adler ve ardından gelenler bastırma, çocuk cinselliği ve libido gibi ayrıksı kavramlardan kaçmaya çalıştılar, çünkü bunlar “geleneğin önyargılarına ters düşüyorlardı”.

Şizofrengi 20 kapak

Freud’un Adler’e tepkisi, Frankfurt Okulu’nun neo-freudculara verdiği yanıtın önhabercisiydi. Her ikisi de psikanalizin önceliklerinin yerine gündelik aklın konmasına; içgüdüsel dinamiğin yerine toplumsal etkenlerin ya da ilginin, bastırma ve cinselliğin yerine güvensizliğin ve amaçların, derinlik psikolojisi yerine yüzey psikolojisinin geçirilmesine karşı çıkıyordu. Freud’a ve eleştirel kurama göre, cinsellik, bastırma ve libido psikanalizden çıkarılacak şekilde revize edildiği anda, psikanalizin kendisi bastırılmış demektir. Adorno, neo-freudcular üzerine yazarken, “yüceltmeyi analiz etmek yerine” diyordu, “revizyonistler analizin kendisini yücelttiler.”

Okumaya devam et

Psikanalizin Mirası

(Şizofrengi, Ocak 1993 Sayı 6: sa. 14-15)

Psikiyatri giderek artan bir şekilde tıbbın bir dalı haline geliyor. Dünya çapında egemen psikiyatri uygula malarını belirleyen Amerikan psikiyatrisi kuramsal olarak yüzyıl önce sinin Kraepelin çağına dönerek psikiyatrik “bozuklukları” sınıflandır maya çalışır ve bunu yaparken bu bozuklukların oluş nedenlerine atıfta bulunmadığım, “ateorik” olduğunu iddia ederken; pratikte, nedenle ri konusunda bir düşüncesi olmadı .ğını söylediği bu bozuklukları tanı ölçütleriyle, ölçeklerle nicelleştirmeye, laboratuar ve istatistik yöntem leriyle biyolojik etkenleri belirleme ye; dahası kliniklerde, nedenlerini bilmediğini söylediği hu bozuklukla rı biyolojik tedavilerle “iyileştirme ye” uğraşıyor. Psikiyatri gündemin deki bu bir yandan “ateorik”, öte yandansa “apaçık biyolojik” ya da “organik” yönelimin karşısına ezeli ruh-madde ikiciliğinin yansıması olarak psişik olanı temsil ettiği düşü nülen “dinamik” psikiyatri çıkarılı yor. Dinamik psikiyatriyi Freud’un geliştirdiği psikoanalitik kuram ve yan dalları oluşturuyor. Bu yazı temel olarak bir psikoanaliz eleştirisi denemesidir.

şizofrengi 6 kapak

Psikoanalize yönelik eleştirilerin başlıca ikisi üzerinde duracağım. Bunlardan ilki egemen psikiyatrinin iki önemli ayağım oluşturan biyolojik psikiyatriden ve davranışçılardan geliyor. Bu iki yaklaşımın ortak noktası olarak tanımlanabilecek olan ampirik pozitivizme göre, bir kuramın/varsayımın bilimsel olabilmesi için önermelerinin gözlenebilir, denenebilir, ölçülebilir olması gerekiyor. Dışımızda nesnel, gözlemci den bağımsız bir dünya olduğunu ve bu dünyanın ancak gözlem ve deney le bilinebileceğini varsayan bu anlayış yalnızca biyolojik psikiyatrlar ya da davranışçılar arasında değil, ki mi Marksistler arasında da yandaş buluyor. Bu sonuncular Freudculuğun “okur-yazar küçük burjuvanın sınıfsal özüne çok uygun olduğunu” ve “bilinçaltı denilen, ne olduğu be lirlenemeyen ve gözlenemeyen ‘şey’ in eksantrik işlevleri ve mistik havasıyla doğulu küçük burjuvayı hemen etkisi altına alıverdiğini” söylüyor ve ekliyorlar: “Aslında Freudculuk psişik çalışmanın deneysel olarak, objektif metotlarla incelenebileceğini reddetmiş, kendine göre subjektif bir teori icat etmiş, uydurmuştur. ” (1). Daha çok eski Sovyetlerde süre giden pozitivizmin etkisindeki bu Marksistlerin Freud’un “öznel” ku ramının karşısına çıkardıkları “bilimsel” psikolojinin Pavlov’u aşamamış olduğu görülüyor. Bunu, “mistisizme, metafiziğe karşı duran, bilimsel psikolojinin  fizyolojik-maddi yapısını ortaya çıkartmış bulunan Pavlov” ya da ” ‘bilimsel’ psikoloji Pavlov temeline dayanmakta” diyerek ifade ediyorlar (2).

Okumaya devam et

Efsanelerde Kadın

Dün (29 Kasım 2014) Harbiye Askeri Müzesi’nde düzenlenen CETAD (Cinsel Eğitim Araştırma ve Tedavi Derneği’nin) “Cinsellik ve Cinsel Tedaviler” başlıklı X. Ulusal Kongresi’nde Mitoloji, Masallar, Efsaneler ve Cinsellik panelinde “Efsaneler ve Kadın Arketipleri” başlıklı bir sunum yaptım.

Aynı panelde Ceyda Güvenç Taşdelen “Çok Çok Eski Masallara Uyanmak” başlıklı çok beğenilen bir sunum yaptı. Birçok mitolojiden örnekle kadın imgesini ve çağlar boyu nasıl değiştiğini güzel resimlerle süsleyerek özetledi. Kimse bitsin istemedi.

Berfu Akbaş da “Prensesler, Prensler ve Diğerleri” adlı ilginç konuşmasında masallardaki prenses imgeleriyle toplumsal kadın anlayışı, Walt Disney’nin çıkışıyla ortaya çıkan prenses ve “karşı prenses” görünümlerini anlattı.

Sunumumda efsanelerin, masalların neden önemli olduklarını, bize -hala- neden öğretmeye devam ettiklerini psikanalizi ve Jung’u özetleyerek açıkladım. Çevirmiş olduğum “Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler” kitabından Mavisakal örneğini verdim. Sonra da Marina Abramoviç ve Ulay adlı persormans sanatçılarının internette fenomen haline gelmiş, ama benim ancak önceki gün haberdar olduğum; Marina’nın New York/MoMA’daki performansıyla zirveye ulaşan aşk hikayelerini özetledim.

İlgilenenler için Marina Abramovic ve Ulay’ın son peformansı aşağıdadır:

İletişim

+905452275336

Kategoriler

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com