Bu yazıda sadece psikiyatriyi değil, nörolojiyi, nöroşirurjiyi, hatta ve herhalde aslında tıbbın sinirbilimle ilgili tüm dallarını ve de psikolojiyi, belki de en çok felsefeyi ilgilendiren, tuhaf bir vaka bildiriminden söz edeceğim.
Vaka (1) 1997’de British Medical Journal gibi saygın bir tıp dergisinde yayımlanmış. Ben ilk başta Doç. Dr. Berker Duman’ın (@berkerduman) X, eski adıyla twitter platformundaki 20 Ocak 2026 tarihindeki paylaşımı (2) sayesinde haberdar oldum.
Anlatıldığı şekliyle, vaka, beyin tümörü olduğunu ve beyin görüntüleme yapılması gerektiğini söyleyen sesler duyan orta yaşlı bir kadın hastayla ilgiliydi. Hastaya işitsel varsanılar (halüsinasyon) ve psikoz tanısı ile antipsikotik ilaç başlanmış, ilk başlarda sesler azalsa da daha sonra tekrar artmış ve seslerin içeriğine uygun olarak çekilen beyin tomografisinde hastanın sol frontal (alın lobu) bölgesinde büyükçe bir menenjiyom (3) saptanmış ve ameliyat sonrasında sesler tamamen kaybolmuştu.
Doç. Dr. Berker Duman bu gönderisinde vakayı seslerin içeriğinin sorunun esas kökenini yansıtması ve bazı beyin tümörlerinin hiçbir nörolojik belirtiye neden olmadan, sadece psikiyatrik belirtilerle ortaya çıkması yönlerinden ele almıştı, fakat ben vakanın bu saptamanın çok ötesinde bir şeyler gösterdiği kanısındaydım. Bunu tekrar vurgulamak için vakayı ‘saçaklarından arındırarak’ ve daha sonra okuduğum bilgilerle kısmen tamamlayarak özetlemek isterim:
Orta yaşlı bir kadın beyninde bir tümör olduğunu söyleyen sesler (varsanılar?) duyuyor. Önce kendisi ve doktorlar tarafından ciddiye alınmayan bu sesler ısrar edince, hatta hastaya nereye gitmesi gerektiğini bile söyleyince, yapılan beyin görüntülemesinde gerçekten seslerin dediği çıkıyor ve beyinde bir tümör bulunuyor. Daha da ötesi, bu tümör ameliyatla çıkarıldıktan sonra sesler kesiliyor, sadece bir kez tekrarlıyor ve onda da “Sana yardım edebildiğim için memnunum. Hoşçakal!” deyip kayboluyor.
Vakayı okuyunca kendimi sanki bir Alaattin’in Sihirli Lambası ya da bir Gülen Elma ile Ağlayan Nar masalı okumuş gibi hissettim. Bana fazlasıyla gerçek dışı geldi ve biraz daha ayrıntıların peşine düşmek istedim. Çünkü böyle bir vakanın gerçek olması halinde, sadece sinirbilim alanındaki birçok kuramı değil, nöroloji, antropoloji ve psikoloji dahil insana dair birçok bilim dalını ve felsefeyi ve de dinleri yeniden düşünmemiz gerekecekti. İlk başta, ne yalan söyleyeyim, vakayı bildiren psikiyatristin Nijerya kökenli olması kuşkularımı besledi, çünkü kafamda neredeyse animistik döneme özgü ilkel kabile dinlerinin hâlâ yaygın olduğu bir Afrika vardı. Orada böyle bir vaka belki olağan karşılanabilirdi ve ben oralarda yayımlanan bir dergide bu vaka bildirilmiş olsaydı, bu kadar ciddiye almayabilirdim, fakat vaka British Medical Journal gibi saygın bir dergide yayımlanmıştı. Bu durum soru işaretlerimi azaltmak yerine çoğaltıyordu.
Önce yazar hakkında internetten kısaca bilgi topladım (4). Uzun adıyla Ikechukwu Obiola Azuonye 1949’da (vaka yayımlanmadan 48 yıl önce) Nijerya’da doğmuş bir tıp doktoru ve şair olarak tanınıyordu. Öz olarak altı erkek ve bir kız kardeşi, üvey (baba bir) olarak dört erkek, iki kız kardeşi vardı. İlkokulda Methodist ve Presbiteryen okullarında (Doğu Nijerya’da) okumuş, tıp öncesi eğitimini Nijerya Üniversitesi’nde almış ve 1976’da tıp doktoru olmuştu. 1979’da Birleşik Krallık’a gelerek önce nöroloji, sonra psikiyatri eğitimi görmüştü. Birçok hastanede danışman psikiyatrist ve eğitmen olarak çalışmıştı. 2004’ten beri özel sektördeydi. Amerikan politikası ve toplumu hakkında iki kitap yazmış ve şiir yazmaya ve yayımlamaya devam ediyordu. Birçok bilimsel makalesi yayımlanmıştı.
Vakanın yayımlanmasından sonra, yazılanlardan anladığım kadarıyla, akademik dergilerde benim ulaşamadığım bazı tartışmalar olmuştu. X platformundaki gönderilerden tartışmalar hakkında kısaca bilgi edinmek mümkün oldu. Tartışmaların bir bölümü -haklı olarak- vakanın inanılırlığını sorgulayan gönderilerden oluşuyordu. Bu gruptan bazılarının vakayı uydurulmuş mistik bir öykü olarak gördüğü anlaşılıyordu. Bir kısmı ise nörolojik vakaların atlanmaması için psikiyatrik belirtilerin dikkatle araştırılması gerektiği üzerinde duruyordu.
Özellikle @docxusofficial adlı hesap tartışmaları ayrıntılandırdığı için, onun görüşlerini biraz daha ayrıntılı sunacağım (5).
@docsxusofficial vakayı özetliyor ve başlangıçta gerçek dışı görünse de gerçekten yaşanmış olduğunu iddia ediyor. Bu özete göre, daha önce sağlıklı olan orta yaşlı bir kadın birdenbire kafasının içinde sesler duymaya başlıyor. Daha önce pek doktora gitmeyen, ruhsal hastalık öyküsü olmayan, eş ve anne olarak sıradan bir hayatı olan bir kadın 1984’te bir kış günü akşamı, evde oturup kitap okurken sakin ve berrak bir ses duyuyor: “Lütfen korkma, sana yardım etmek istiyoruz.” Ses, diğer sesle birlikte bir zamanlar Great Ormond Street Hastanesi’nde çalıştıklarını ve kadının tıbbi yardım almasını istediklerini iddia ediyor. Kadın daha önce hiç orada bulunmamış ve herhangi bir hastane hakkında düşünmesi için bir nedeni olmamış, bu da kadının yaşadığı deneyimi daha ürkütücü hale getirmiş. Sesler kadını ikna etmek için onun bilmediği üç spesifik olay anlatmışlar. Bunları araştırdığında, üçünün de gerçek olduğu ortaya çıkmış. Kendini güvende hissetmek yerine -doğal olarak- aklını kaybettiğine inanmaya başlamış.
Paniğe kapılan kadın hemen doktoruna gitmiş ve o da acilen bir psikiyatriste göndermiş. Psikiyatri kliniğinde varsanılı psikoz tanısı konmuş ve bir antipsikotik (thioridazine) başlanmış. Rahatlayan kadın problemin sona erdiğine inanarak tatile çıkmış. Fakat yurt dışında, hâlâ ilacını almaktayken, sesler geri dönmüş. Sesler bu kez daha aceleci davranarak onda bir şeylerin cidden yolunda gitmediğini ve hemen İngiltere’ye dönmesi ve verdiği spesifik bir adrese gitmesi gerektiğini söylemişler.
İngiltere’ye geldiğinde kocası “her şeyin kafasının içinde” olup bittiğini kanıtlamak için onu seslerin söylediği adrese götürmüş. Adresin Londra’nın büyük hastanelerinden birinin bilgisayarlı beyin görüntüleme (BT) bölümü olduğu anlaşılmış.
Sesler “Sende bir beyin tümörü var, bu yüzden beyin sapın iltihaplanmış. Hemen bir beyin görüntülemesine ihtiyacın var” deyince ve daha önce söyledikleri doğru çıktığı için onlara inanmış ve son derece rahatsız olmuş. Psikiyatristi ona güvence vermek için beyin tümörüyle ilgili herhangi bir fiziksel bulgusu olmadığını anlatmış, fakat emin olması için beyin görüntülemesi yaptıracağını belirterek bir beyin BT’si istemiş. Bu istek önce gereksiz bulunarak reddedilmiş, ama sonunda merkezdekiler ikna edilmişler ve BT çekilmiş. Sonuç herkes için şok ediciymiş. Beyinde büyük bir tümör (beyni örten zarlardan kaynaklanan ve yavaş büyüyen bir frontal parafalcine menenjioma) bulunmuş.

AB Vakasının Beyin BT Görüntüsü
Tümörün büyüklüğüne rağmen kadında hiç baş ağrısı, güçsüzlük, konuşma problemi ya da herhangi bir nörolojik kusur yokmuş. Beyin cerrahları beklemeleri mi, yoksa hemen ameliyat etmeleri mi gerektiğini tartışmışlar ve sonunda hasta ve yakınlarıyla birlikte ameliyata karar vermişler. 4X6,5 cm kadar ölçülen tümör tamamen çıkarılmış. Kadın daha sonra anesteziden uyandığında sesleri son bir kez daha duyduğunu anlatmış: “Sana yardım edebilmiş olmaktan dolayı memnunuz. Hoşçakalın” deyip bir daha geri dönmemişler. Hastanın antipsikotik ilacı hemen kesilmiş. Ameliyattan sonra ne varsanısı, ne sanrısı, ne de başka bir psikiyatrik semptomu olmuş.
Peki, @docsxusofficial’a göre bu vakayı bu kadar büyüleyici yapan şey ne? Zira doktorlar beyin tümörlerinin kişilik değişiklikleri, depresyon ya da varsanılar gibi psikiyatrik semptomlara neden olabileceğini uzun zamandır zaten biliyorlar. Fakat bu vaka biraz olağandışı, çünkü;
Az önce değindiğim gibi, bazıları bunun normal dışı bir şey olduğuna inanıyor, bazıları da uydurma olmasından kuşkulanıyor. Çoğu klinisyen ise daha basit bir açıklama üzerinde uzlaşıyor: Tümör muhtemelen beyinde kendilerini varsanılar olarak ifade eden ve pek fark edilmeyen değişmelere neden oldu. Tümör çıkarılınca da semptomlar kayboldu.
Doktorla birlikte vakanın kendisinin de katıldığı vaka tartışmasında bir grup farklı bir görüş savunmuş. Onlara göre, hiç fiziksel belirti olmaması bir yana, bu büyüklükte bir tümörün hastayı hiç etkilememesi olanakdışıymış. “Bir şeyler hissetmiş olmalı” düşüncesindelermiş ve kafasındaki tuhaf bir hissin beyin tümörü olmasından korkmasına neden olduğunu ileri sürmüşler. Bu korku varsanılı sesler duymasına neden olmuş. “Kadın bilinçdışı olarak idrak ettiğinden daha fazla bilgi edinmiş ve bu bilgiler zihni tarafından işitsel varsanılı yaşantıların bir parçası olarak yeniden üretilmiş olabilir. Tedavisinin sonucuyla ilgili memnuniyet ifade eden sesler acil durumun sona ermesinden duyduğu rahatlamayı ifade eden kendi zihnidir. Tümörün tamamen çıkarılmasından sonra psikiyatrik semptomların bütünüyle kaybolması da bu semptomların en azından lezyonun mevcudiyetiyle doğrudan ilişkili olduğunu ve aslında lezyonun kendisi tarafından üretilmiş olabileceğini gösterir.”
@docsxusoffficial bu vakadan çıkarılacak dersleri de şöyle sıralamış:
Öykünün İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) hizmetlerinden bedava yararlanmak için uydurulduğu şeklindeki daha kuşkucu bir görüş ise @docsxusofficial’e pek olası görünmemiş, çünkü kadın yıllardır Britanya’da yaşamakta ve zaten NHS bakımına hakkı bulunmaktaymış.
@docsxusofficial gönderilerinde doktorların mistik veya bilim karşıtı oldukları için değil, gerçek hayatın her şeyi tek tek ve göstere göstere sunmadığını bilecek kadar çok hasta gördükleri için her şeyi siyah-beyaz olarak görmediklerini, hemen net bir açıklama peşinde koşmadıklarını savunuyor. Özellikle beynin on derece tahmin edilemezliğini vurguluyor: “İki kişi aynı lezyona sahip olabilir ve tamamen farklı belirtiler gösterebilir. Biri panikler, biri görmezden gelir. Bazıları size her şeyi anlatır, bazıları hiçbir şey anlatmaz, vs.” “Evet, bu vaka seslerin sihirli tümör tespit eden melekler olduğu anlamına gelmiyor, ama hastanın öznel deneyiminin, şüphecileri rahatlatmak için steril bir açıklamaya indirgenmesi gerektiği anlamına da gelmiyor” diyor.
Bu arada… vaka bazı blog yazarlarının da dikkatini çekmiş. Burada bir blog yazısını (6) örnek vermek isterim. Yazının büyük bölümü vakanın ayrıntılarına ayrılmış. Vaka daha önce anlatıldığı için bunları atlıyorum. Yazara göre “tıp literatüründe bildirilen türünün neredeyse tek örneği olan A.B. vakası” Dr. Azuonye tarafından 1996’da bir konferansta sunulmuş ve A.B. de konferansa katıldığı için, katılımcılar her ikisine de vakanın koşulları hakkında birlikte soru sorabilmişler. Hem A.B.’ye hem de Dr. Azuonye’ye yöneltilen soruların niteliği göz önüne alındığında, ilginç bir görüş çeşitliliği ortaya çıkmış. Makalesinde “X-severler” olarak adlandırdığı bir grup, vakanın, tümörü psişik olarak öğrenmiş ve uyarı göndermiş iyi niyetli kişilerden gelen telepatik iletişimin bir örneği olduğunu öne sürmüşken; ikinci grup (“X-korkaklar”) A.B.’nin İngiltere’ye gelmeden önce tümörünün farkında olduğunu ve Ulusal Sağlık Hizmeti (NHS) kapsamında ücretsiz tıbbi bakım almak için bir planın parçası olarak sesler duyma hikayesini uydurduğunu öne sürmüş. Yukarıda da belirtildiği gibi, sesleri duymadan önce zaten on beş yıldır İngiltere’de yaşadığı ve zaten bu hakka sahip olduğu düşünüldüğünde, bu tezin pek sağlam olmadığı rahatlıkla söylenebilir.
Önerilen üçüncü ve Dr. Azuonye’nin onayladığı açıklama ise, tümörden kaynaklanan belirgin semptomların olmamasına rağmen, bu büyüklükteki bir menenjiomun varlığının, bir şeylerin yanlış olduğunun farkında olması için duyuları tetiklemiş olabileceği yönündedir. Seslerden aldığı bilgiler muhtemelen, daha önce farkında olmadığı Londra hastaneleri hakkındaki kendi bilgisinden kaynaklanmaktadır. Tümör alındıktan sonra seslerin tamamen kaybolması, psikiyatrik semptomlarının muhtemelen nörolojik bozukluğuyla bağlantılı olduğunu düşündürmektedir. Ameliyatından bu yana geçen yıllarda semptomsuz kalması, bu son hipotezi destekleyebilir.
Blog yazarı yazısını vakadan epey kuşku duyar bir şekilde ve çok makul bir öneriyle bitirmiş: “A.B.’nin öyküsü, beynin hastalık tanısına nasıl yardımcı olabileceğine dair ilgi çekici bir örnek teşkil etse de, benzer başka vaka öykülerinin olmaması, bu tür bir olayın psikiyatrik geçmişi olmayan kişilerde son derece nadir olduğunu düşündürmektedir. Bu nedenle, sesler duymayı beklemek yerine, düzenli kontroller yaptırmak daha iyi olacaktır.”
Bu ironi makul bir çağrı içermektedir, çünkü böyle bir vakayı okuyan aklı başında herkes bir takım güçlerin insanın beynindeki tümörlere tanı koymakla, hatta tümörün yerini ve o an beyin sapındaki patolojik durumu (iltihap halini) saptamakla yetinmeyip gideceği hastanenin ve görüntüleme merkezinin adresini vermesini elbette mantıkdışı bulacaktır. Yine de öyküyü inandırıcılıktan çıkaran şey sadece mantıkdışı olması değildir, çünkü insanlar hayatta bazı mantıkdışı şeylerin olabileceğini, fakat mantıkdışı olmakla birlikte böyle şeylerin yaşanabileceğini bilirler. Örneğin, telepati de bunlardan biridir, yani mantıkdışı gelebilir, fakat belki de telepatik olaylar yaşanıyor olabilir, hatta bilimsel olarak da araştırılabilir, ancak, sıradan insanlar bile bir takım güçlerin beyin tümörü tanısını koyup hastayı hastaneye yönlendirmesinin olanaksızlığını kabul eder.
Tekrar söylemekte yarar görüyorum ki, vakayı mantıkdışı, hatta mistik bir düzeye taşıyan şey, sadece seslerin hastanın kafasında tümör olduğunu söylemesi ve gideceği hastaneyi bile tarif etmesi de değil, çünkü vaka bildiriminde geçen başka ayrıntılar da olan biteni tarafsız, bilimsel bir gözle ele alıp üstünde düşünmeyi olanaksızlaştırıyor. Gördüğüm tartışma ve katkılarda neredeyse hiç değinilmeyen bir konu, seslerin hastaya üç olaydan bahsetmesi ve hastanın da araştırınca bunların doğru olduğunu görmesi… Anlatılanların bu bölümü, seslerin sadece tümörle ilgili olmadığını, hastanın hayatına dair başka ayrıntılara da hakim olduklarını gösteriyor. Nitekim tümör çıktıktan sonra sesler son kez de olsa konuşmaya devam ediyorlar. Tüm bunlar bize aslında seslerin hastanın kendisinden kaynaklandığını, bir kısmının hastalığın yaratmış olabileceği endişelerin sonucu, bir kısmının geriye dönük anımsama, bir kısmının sonradan ekleme olabileceğini düşündürüyor. Bunları okurken izlediğim bir vaka aklımdan geçiyor: Beyin cerrahisinde bir tümör operasyonu geçiren, operasyondan sonra da duyusal-motor herhangi bir sorun yaşamayan, bilişsel işlevleri normal düzeyde olan bir hasta ısrarla olayları önceden bildiğini iddia ediyordu. Örneğin, birinin geleceğini “biliyor”, sonra kapı çalıyor ve o kişi geliyordu. Birkaç görüşmeden sonra bunun hastanın yanlış bir şekilde geriye doğru anımsamasından kaynaklandığına ikna oldum, fakat hastanın bu konudaki inancı bir hezeyan gibi sarsılmaz bir şekilde devam etti.
Özetle, hastanın kafasında bir tümör bulunması ve buna bağlı olarak bazı seslerin ona “iyi olmadığını” söylemesi ile seslerin tümörü tespit edip iltihaplanma gibi patolojik olayları ve bunların yerleşimini bilmesi, hatta nerede beyin görüntülemesi yaptıracağını söylemesi çok farklı durumlar. Başka deyişle, bu olgu sadece “psikiyatrik belirtilerin altındaki nörolojik olaylara karşı dikkatli olalım” diyerek geçiştirilecek kadar basit görünmüyor.
Bu nedenle, literatürde ne ondan önce, ne de ondan sonra buna benzer bir vakanın yaymlanmamış olması daha da önem kazanıyor. Bu, “önemli olan nadir görülmesi değil, öznel bir yaşantıyı bize aktarıyor olması” tezini benim gözümde değersizleştiriyor. Bilim, tekrarlanabilir olan olguları araştırıp nasıllarına ve nedenlerine bakabilir, ancak, tarihte sadece bir kez olmuş bir olayı bilimsel açıdan incelemek neredeyse olanaksızdır. Örneğin, Mısır’a yakın bölgelerde bir denizde zaman zaman öyle gelgitler olabilir ki, çekilme sırasında insanlar oradan yürüyerek karşıya geçebilirken, çekilme bitince o bölgeler denizle dolabilir ve geçiş olanaksız hale gelebilir. O zaman Musa’nın kavmiyle geçerken denizin ikiye yarılmasının bilimsel temellerini üzerine varsayımlarda bulunabiliriz. Ancak, bu olay hiç tekrar etmiyorsa, tarihte sadece bir kez olmuşsa, o bölgelerde benzer bir olay saptanmamışsa, o zaman bu olayın bilimsel açıklamasını deneysel olarak değil, sadece spekülasyon düzeyinde yapabiliriz. Ama bu spekülasyonları the BMJ gibi bir dergide yayımlatamayız.
Konu, eski adıyla the British Medical Journal, sonraki adıyla the BMJ’ye gelmişken, onunla ilgili yine tuhaf bir olaya daha değinmeden yazıyı bitirmeyeyim (7).
The British Medical Journal 2 haftada bir yayımlanan, hakemli bir tıp dergisi. Sahibi İngiliz Tıp Derneği (British Medical Association). Dünyanın en eski tıp dergilerinden biri. 1840’ta the Provincial Medical and Surgical Journal adıyla yayımlanmaya başladı. 1998’de adı resmi olarak BMJ, 2014’te the BMJ olarak kısaltıldı. Her ne kadar “impact factor”un bir promosyon aracı olarak kullanılmasına karşı çıktığını ilan etse de, 2024’te kendi impact factor’u 43’tü ve bu sayı onu genel tıp kategorisindeki araştırma dergileri arasında 4. sıraya koyuyordu.
Derginin yayın politikası kanıta dayalı tıbbın savunulmasına dayanıyor. Ancak, her yıl Noel’den önce Cuma günü özel bir “Noel Sayısı” yayımlıyor ve bu sayı pek ciddi olmayan tıbbi konuları ciddi akademik yaklaşımlarla araştıran makaleleriyle biliniyor. Sonuçlar genellikle mizahi bir dille sunuluyor ve ana akım medyada da geniş yer buluyor. Nitekim kimse bunun üzerinde durmasa ve ciddi bir vakaymış gibi tartışsa da, bu vakanın da Noel haftasında (20-27 Aralık) yayımlandığı ve basılı medyada haber olduğu anlaşılıyor. Irish Times ve Independent gazeteleri ile Scoop ve Paranormal Insight sitelerinin haberlerini örnek olarak buraya koyuyorum:




Bu vakayı araştırırken başka bir ilginç durumla karşılaştım. 1974’te psikiyatrist (halen Lordlar Kamarası’nda üye) Elaine Murphy o zamanki kocası John’un adıyla dergiye bir vaka bildirisi göndermişti: The Cello Scrotum. Bildiride nasıl ki koşucularda görülen meme başı tahrişine “Koşucu Meme Başı (Jogger Nipple) Sendromu”, gitar çalan bazı kişilerde görülen duruma “Gitar Meme Başı (Guitar Nipple) Sendromu” deniliyorsa, viyolonsel kullanan erkeklerin de “Viyolonsel Skrotumu Sendromu” yaşayabilecekleri anlatılıyordu. Murphy ve kocası bunu şaka olarak yapmışlardı, fakat daha sonra çok yaygın olmasa da, vakayı ciddiye alıp viyolonselin konumunun böyle bir sendroma yol açmayacağını ileri süren ve sendroma kuşkuyla bakan yayınlar olmuştu. Nihayet 2008’de the BMJ’nin Noel özel sayısındaki bir makalenin bu şikayete referans vermesinden sonra Murphy dergiye bildirinin şaka olduğunu açıklayan bir mektup göndermişti. (Bu arada… vakanın başlığı olan Cello Scrotum’daki “scrotum”un Türkçe’de, afedersiniz, “t.şak” anlamına geldiğini ve yine İngilizce’de bu tür yayınlar için kullanılan “hoax” sözcüğünün “sahte”, “şaka”, “aldatma”, vb. anlamları gibi “t.şak geçmek” anlamı da olduğunu eklemeden geçemeyeceğim. Buna artık rastlantı diyebiliriz.)
Bu tuhaf vakanın peşinde çıktığım yolculuk bu kadar macerayla bitmedi. Wikipedia’da Murphy’nin şaka mahiyetinde bir vaka bildiriminin the BMJ’de yayımlandığını okurken Şakalar (aldatmalar, sazanlıklar) Listesi’ne rastladım ve ona bakarken hiç ummadığım bir başka gerçekle karşılaştım: Johann Hari’nin intihaciliği (aşırmacılık, plagiarism)… Türkiye’de Çalınan Dikkat (8) ve Kaybolan Bağlar (9) adlı popüler kitaplarla geniş bir okur kitlesi kazanan Hari’nin bir aşırmacı olduğunu keşfetmek beni epey şaşırttı. Bundan sonraki kısım Wikipedia’nın Johan Hari başlıklı makaleesinin kısa bir çevirisidir (10):
“Haziran 2011’de Deterritorial Support Group’taki blog yazarları ve Yahoo! İrlanda editörü Brian Whelan, Hari’nin röportaj yaptığı kişilerin diğer röportajlarında ve yazılarında yayımlanan malzemeyi intihal ettiğini (aşırdığını) keşfetmişti. Örneğin, Afgan kadın hakları aktivisti Malalai Joya ile 2009’da yapılan bir röportajda Joya’nın Raising My Voice adlı kitabından alıntılar, sanki doğrudan Hari’ye söylenmiş gibi gösterilmişti. Hari’nin Orwell Ödülü’ne başvururken sunduğu “Çokkültürlülük Kadınlara nasıl İhanet Ediyor” başlıklı yazısı ise Der Spiegel’den aşırılmıştı.
Hari başlangıçta yanlış bir şey yaptığını kabul etmedi; alıntıların açıklama amaçlı olduğunu ve başkasının düşüncelerini kendi düşünceleriymiş gibi sunmadığını söyledi. Ancak daha sonra davranışının “tamamen yanlış” olduğunu ve “insanlarla röportaj yaparken, diğer gazetecilere söylenmiş veya kitaplarda yazılmış şeyleri bana söylenmiş gibi sunduğunu, bunun da doğru olmadığını” açıkladı. Hari, The Independent’tan iki ay süreyle uzaklaştırıldı ve Ocak 2012’de gazeteden ayrılacağı açıklandı.
Medya Standartları Vakfı, 2008 ödülünü Hari’ye veren Orwell Ödülü konseyine iddiaları incelemesi talimatını verdi. Konsey, “makalenin yanlışlıklar içerdiğini ve başkasının hikayesinin farklı bölümlerini birleştirdiği” ve Orwell Ödülü kazanan gazetecilik standartlarını karşılamadığı sonucuna vardı. Hari ödülü iade etti, ancak 2.000 sterlinlik ödül parasını iade etmedi. Daha sonra parayı geri ödemeyi teklif etti, ancak ödül parasını ödeyen Political Quarterly dergisi bunun yerine onu George Orwell’in de üyesi olduğu İngiliz PEN’e bağış yapmaya davet etti. Hari, The Independent’taki işine geri döndüğünde taksitler halinde ödenmek üzere, ödülün değerine eşit bir bağış yapılması konusunda İngiliz PEN ile anlaştı, ancak orada çalışmaya da geri dönmedi.
2000 yılı gibi erken bir tarihte Hari, Varsity‘nin (11) okuyucu mektupları sayfasında Ben Elton tarafından, yalnızca Yahudilerin İsrail vatandaşı olabileceğini belirtmesi de dahil olmak üzere, yanlış bilgiler nedeniyle eleştirilmişti. İntihalin yanı sıra, Hari’nin hikayelerin bazı unsurlarını uydurduğu da tespit edildi. 2008 Orwell Ödülü’nü kazandığı hikayelerden birinde, Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki vahşetleri anlatmıştı, fakat daha sonra Hari için tercümanlık yapan bir STK çalışanı, Hari’nin alıntılarının uydurma olduğunu ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki yıkımın boyutunu abarttığını söyledi. İntihalinin ortaya çıkmasının ardından özür dileyen Hari, yine de STK’nın diğer çalışanlarının olayların kendi versiyonunu desteklediğini söylemekten de geri durmadı.
Hari, 2010 yılında askeri robotlarla ilgili bir makalede, eski Japonya Başbakanı Junichiro Koizumi’nin bir fabrika robotu tarafından saldırıya uğradığını ve neredeyse öldürüleceğini iddia etti. Bu doğru değildi. Yine Kopenhag iklim zirvesi için dikilen büyük bir kürenin McDonald’s ve Carlsberg’in “kurumsal logolarıyla kaplı” olduğunu ve “Coca-Cola markasının… Afrika’nın üzerine damgalandığını” iddia etti. Bu da doğru değildi. Private Eye’ın (12) Hackwatch köşesi Hari’nin Irak savaşına destek sağlamak için Iraklı sivilleri işgalden yanaymış gibi konuşturduğunu, oysa daha önceki bir makalede Iraklıların görüşlerini pek dile getirmediklerini belirten çelişkili bir açıklama yaptığını gösterdi. Ayrıca, Irak’taki iki haftalık paket turunu bir aylık araştırma ziyareti olarak tanıtmıştı.
Hari, New Statesman‘da çalışırken, derginin yardımcı editörü Cristina Odone, yazdığı bir hikayedeki alıntıların gerçekliğinden şüphe duydu. Defterlerini görmek istediğinde, onları kaybettiğini söyledi. Hari’nin, iddia edilen etik dışı davranışları nedeniyle Cambridge öğrenci gazetesindeki pozisyonunu kaybettiğini öğrendikten sonra Odone, derginin editörü Peter Wilby’ye gitti, ancak sonuç alamadı. Odone daha sonra, Hari’nin “David Rose” adlı sahte hesabını kullanarak Wikipedia sayfasını değiştirdiğini ve kendisini homofobi ve antisemitizmle yanlış bir şekilde suçladığını keşfetti.
Eylül 2011’de Hari, kendisi ve anlaşmazlık yaşadığı gazeteciler hakkında Wikipedia’da makaleler düzenlediğini itiraf etti. “Meth Productions’tan David r” takma adıyla bir sahte hesap kullanarak, Nick Cohen, Cristina Odone, Francis Wheen, Andrew Roberts, Niall Ferguson ve Oliver Kamm gibi gazeteciler hakkındaki makalelere yanlış ve iftira niteliğinde iddialar eklemiş ve kendisi hakkındaki makaleyi “çağımızın en önemli yazarlarından biri gibi gösterecek” şekilde düzenlemişti.
Temmuz 2011’de Cohen, The Spectator‘da şüpheli Wikipedia düzenlemeleri hakkında yazdı ve bu da New Statesman gazetecisi David Allen Green’in Hari’nin “David Rose” sahte kimliğini kullanarak çevre biliminde yetkin bir editör gibi davrandığına dair kanıt toplamasına yol açtı. Bu durum, Wikipedia topluluğu tarafından bir soruşturmaya yol açtı ve “David Rose” Wikipedia’dan engellendi. Hari, The Independent gazetesinde bir özür yazısı yayınlayarak “David Rose” gibi davrandığını kabul etti ve şunları yazdı: “Anlaşmazlık yaşadığım kişilerin paylaşımlarını çocukça veya kötü niyetli şekillerde düzenledim: Birini Yahudi karşıtı ve homofobik, diğerini ise sarhoş olarak nitelendirdim. Bunu yaptığım için çok üzgünüm, çünkü bu en temel etik kuralı ihlal ediyor: Başkalarına, size yapılmasını istemediğiniz şeyi yapmayın. İkinci gruptan koşulsuz ve her bakımdan özür diliyorum.”
Hari’nin 2015 yılında yayımlanan Chasing the Scream: The First and Last Days of the War on Drugs (Çığlığın Peşinde: Uyuşturucuyla Savaşın İlk ve Son Günleri) adlı kitabı, yasadışı uyuşturucuların küresel olarak yasaklanmasını eleştiriyor. Hari aynı yıl bu konuda bir TED konuşması da yaptı. Hari, çoğu bağımlılığın, belirli bir maddeye duyulan basit bir biyolojik ihtiyaçtan ziyade, deneyimlere ve sağlıklı destekleyici ilişkilerin eksikliğine verilen işlevsel tepkiler olduğunu savundu.
Önceki skandallar nedeniyle Hari, “Chasing the Scream” için yaptığı bazı röportajların ses kayıtlarını internete yükledi. Yazar Jeremy Duns, alıntıların yanlış yazıldığı veya yanlış temsil edildiği durumları eleştirerek, onlarca klibin örnekleminde, “neredeyse tüm durumlarda, alıntılardaki kelimelerin, çoğu zaman görünürde bir amaç olmaksızın, ancak birkaç durumda anlatıyı ince bir şekilde değiştirmek için, not edilmeden değiştirildiğini veya çıkarıldığını” belirtti. New Matilda için yazdığı bir incelemede Michael Brull, Hari’nin alıntı uygulamaları hakkında çekincelerini dile getirdi ve Chasing the Screamdeki anlatı ile Hari’nin 2009 tarihli bir makalesi arasındaki çelişkileri vurguladı.
Ocak 2018’de Hari’nin depresyon ve kaygı konularını ele alan Kaybolan Bağlar adlı kitabı yayınlandı. Hari, çocukluk sorunlarını, kariyer krizini ve antidepresanlar ile psikoterapi deneyimlerini konuya olan merakını besleyen unsurlar olarak gösterdi. Kimi gazeteci ve bilim insanları “Antidepresan kullanan kişilerin %65 ila %80’i bir yıl içinde tekrar depresyona giriyor” gibi ciddi iddialar için kaynak gösterilmemesi, tek bir araştırmacının çalışmasına dayanılması, tek bir antidepresan sınıfı üzerindeki araştırmanın tüm antidepresanlar için geçerliymiş gibi ele alınması ve stres ile depresyonun karıştırılması nedeniyle Kaybolan Bağları eleştirdi.
Hari’nin 2022 yılında yayımlanan Çalınan Dikkat: Neden Dikkat Edemiyorsunuz ve Tekrar Derinlemesine Nasıl Düşünebilirsiniz adlı kitabı, sosyal medya da dahil olmak üzere modern yaşam tarzlarının unsurlarının “konsantre olma yeteneğimizi yok ettiğini” savunuyor. Kitap, 12 Şubat 2022’de sona eren hafta için New York Times‘ın kurgusal olmayan en çok satanlar listesinde yedinci sırada yer aldı. Önceki kitaplarında olduğu gibi, Çalınan Dikkat de araştırma, röportajlar ve birinci şahıs anlatımının bir karışımını sunuyor. Hari, “dikkat krizine” katkıda bulunduğunu söylediği on iki faktör belirledi. Örnekler arasında sosyal medya gibi teknoloji bağımlılıkları, kronik stresin artan yaygınlığı, çocukların açık havada oyun oynama ve bağımsız keşiflere maruz kalmasının azalması ve ultra işlenmiş gıdaların beyin fonksiyonları üzerindeki etkisi yer alıyor. Hari, geç aşama kapitalizmin insan refahından ziyade kârı ön plana çıkarmasının kısmen suçlu olduğunu öne sürüyor. Teknoloji endüstrisini, etkileşimi en üst düzeye çıkarmak için insanları sömüren ürünler tasarladığı için eleştiriyor. Çalınan Dikkat, uyku yoksunluğunun ve anlamlı iş fırsatlarının eksikliğinin etkilerini de ele alıyor. Hari, kolektif eylem çağrısında bulunuyor ve kişisel eylemden ziyade toplumsal değişikliklere odaklanılmasını öneriyor. Çalınan Dikkati de kişisel anekdotlara aşırı derecede güvenmesi, dikkat sürelerinin kısaldığına dair güçlü kanıtlar sunmaması, bazı çalışmalar için birincil kaynakları belirtmemesi ve çoklu görev yapmanın belirli koşullarda faydaları olabileceğini öne süren çalışmaların sonuçlarını yanlış temsil etmesi açılarından eleştirildi. Hatta yayıncının kaynakları yanlış yorumladığı için kitabı geri çekmesi istendi.
Hari’nin semaglutid adlı zayıflama ilacını kullanma deneyimini birinci ağızdan anlattığı Sihirli Hap: Yeni Zayıflama İlaçlarının Olağanüstü Faydaları ve Rahatsız Edici Riskleri adlı kitabı 2024 yılında yayınlandı. Sihirli Hap da yanlışlıklar nedeniyle eleştirilere maruz kaldı. Restoran eleştirmeni Jay Rayner, Hari’nin Sihirli Hapta Rayner’ın Ozempic (semaglutid) kullandığını ve bunun sonucunda “Paris’teki harika restoranlarda bile yemekten zevk almadığını” söylediği için Hari’yi eleştirdi, çünkü Rayner’e göre bu “tamamen saçmalık”tı. The Observerda semaglutid kullanmayacağını yazdı. Ayrıca, Paris’ten de hiç bahsetmemişti. The Guardian için yazan Tom Chivers, kitabın iddialarını desteklemeyen referansların kullanımını ve bilimsel yanlışlıkları eleştirdi. Private Eye dergisi, Hari’nin kitabını yanlış iddialar ve şüpheli referanslar olarak verdiği için eleştirdi. Daily Telegraph tarafından yapılan bir doğrulama çalışması, altı adet “hata, güncel olmayan veri ve tartışmalı iddia” örneği buldu. Hari, bu hataların gelecek baskılarda düzeltileceğini söyledi.”
Dipnotlar
“Darwinci düşünce, yaşamın anlamının ne olduğu veya olabileceği konusundaki bakış açımızı değiştirecek uzun soluklu çıkarımlara sahiptir. s. 20
Zaman içinde Darwinci devrim, dünya üzerindeki her eğitimli insanın aklında ve kalbinde emin ve rahat bir şekilde yerini alacaktır, fakat bugün Darwin’in ölümünün üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen hala onun parmak ısırtan çıkarımlarla dolu ifadelerini tam olarak hazmedebilmiş değiliz. s. 21
Darwin’in tehlikeli fikri bizi yalnızca doğrudan ve çeşitli düzeylerde etkilemekle kalmaz; doğru uygulanması halinde zihin, dil, bilgi, etik gibi insan özgü konuları çeşitli yollarla aydınlatarak bizi geleneksel yaklaşımlardan kurtarır ve eski sorunları yeniden biçimlendiren yepyeni çözümlere işaret eder. s. 25
Bazı insanlar gizemlerin sonsuz gerilemesini tercih edebilir, fakat bu çağda bu davranışın bedeli ağırdır: Kendi kendinizi aldatmanız gerekir. s. 28
Dünyada yaşam, milyarlarca yıldır bir algoritmik işlemden diğerine koşarak, durmadan dallanan bir ağaç gibidir. Bu ağacı da Yaşam Ağacı diye adlandırabiliriz. s. 59
Evrim bir algoritma olabilir; dolayısıyla evrimin özellikle bizi ortaya çıkarmak amacıyla tasarlanmış bir algoritmik süreç olmadığın, sadece bir algoritmik sürecin sonucu olarak bizim ortaya çıkmış olabileceğimizi düşünmemiz gerekir. s. 64
Nietzsche varoluşçuluğun babasıysa, belki Darwin de dedesi olmayı hak eder. s. 73
Akılsız ve amaçsız kuvvetlerin yan ürünü olmak neden insan zihnini önemsiz ve değersiz kılsın? Her şeyden önemli diyebileceğimiz bir varlık, neden önemsiz varlıklardan kaynaklanmasın? Herhangi bir şeyin önemi veya mükemmelliği neden mutlaka ondan daha önemli olan başka bir şeyin uzantısı; Tanrı’nın bir lütfu olsun? s. 78
Gerçekleşmiş olan ile olası olanın arasındaki karşıtlık biyolojinin bütün açıklamalarının temelinde yer alır. s 123
John Donne: “Hiçbir insan bir ada değildir” demişti. Charles Darwin bu sözün devamını getirdi: Bir deniztarağı veya turp da bir ada değildir; her olası canlı varlık sosyal bağlarla diğer canlılara bağlanmıştır. Bu ilke teknolojinin gelecekte yaratabileceği bütün harikalar için de aynen geçerlidir; sonuçta o teknologlar, onların araçları ve yöntemleri de Yaşam Ağacının bir yerlerinde bulunmaktadır. s. 146
Dawkins: “Evrim kuramını bu kadar hünerli yapan şey, ilkel basitliğin böyle düzenli bir karmaşıklığa nasıl dönüşebildiğini açıklayabilme özelliğidir.” s. 181
Değer verdiğimiz her şey gibi anlamın kendisi de aşamalı olarak hiçlikten evrimleşir. s. 219
… tek boyutlu bir kodun üç boyutlu bir “yapı” için kullanıldığı gerçeği, bu koda bilgi eklendiğini gösterir. Hatta bir değer eklendiğini gösterir. Münferit aminoasitlerin bir değeri vardır. Bu değer, aminoasidin sadece zinciri oluşturan tek boyutlu dizi içindeki konumundan değil, zincir katlandıktan sonra üç boyutlu uzayda oluşan konumundan da kaynaklanır. s. 233
Okuyucunun metne yaptığı katkıyı en genel ve soyut anlamıyla ‘bilgi’ olarak tanımlayabiliriz. DNA’da da ancak koddan gelen bilgiler ile kodu okuyan çevrenin birleşimi bir canlıyı meydana getirebilir. s. 234
İşlev gören her yapı, içerisinde “işlev gördüğü” ortam hakkında içkin bir bilgi taşır. s. 235
Yönelmişlik yukarılardan değil, tam tersine aşağılardan yukarıya doğru süzülerek; geliştikçe kademeli olarak anlam ve zeka kazanan, akılsız ve amaçsız algoritmik işlemlerden gelir. s. 244
Bizim türümüz ile bütün diğer türler arasındaki birincil fark, bizim türümüzün kültürel bilgi aktarımına ve dolayısıyla da kültürel evrime olan bağımlılığıdır. s. 397
Kültürel evrim genetik evrimden kat kat hızlı çalışır. s. 404
Yaşamın anlamının yataktan çıkmak, maceralar yaşamak, projeleri tamamlamak, arkadaşlarımızla beraber olmak ve dünya hakkında sürekli yeni bir şeyler öğrenmekten ibaret olduğunu düşünürüz; ama ne yazık ki Doğa Ana hiç de böyle düşünmez. Uykuyla geçen bir ömür de en az diğerleri kadar iyi sayılır, hatta birçok açıdan daha bile iyidir; en azından daha maliyetsiz olduğu kesindir. s. 406
… belli bir hayvan türü esaslı bir şekilde memlerle donatıldığı -ya da istila edildiği- zaman ortaya çıkan tamamen yeni varlığa da insan denilmektedir. s. 407
Homo sapiens’in beyni memler için bir barınak, iletişim alışkanlıklarıysa memlerin aktarım aracı olmuştur. s. 412
Önce konuşma olarak, çok kısa süre bir süre içinde de yazı olarak kendisini göstermeye başlayan insan dili, kültürel evrimin gerçekleştiği bilgi atmosferini yaratarak kültürel aktarımın kuşkusuz başlıca aracı olmuştur. Konuşma ve dinleme, okuma ve yazma; bunlar biyosferdeki aktarım ve eşlenme süreçlerinin altında yatan teknolojiler bakımından DNA ve RNA’ya en çok benzeyen teknolojilerdir. s. 415
… memler şimdilik en azından dolaylı olarak, kullandıkları araçların harika bir mem yuvası olan insan beyni içerisinde kısa da olsa belli bir zaman geçirmesine bel bağlamak zorundadır.// Zihinler sınırlı sayıdadır ve her zihnin memler için ayırdığı sınırlı bir kapasitesi vardır. Bu yüzden memler arasında, girebildikleri kadar fazla zihne girebilmek adına kayda değer bir rekabet vardır. Bu rekabet bilgi atmosferindeki başlıca seçilim kuvvetidir… s. 416
… memler bir zihnin içinde temasa geçtikleri zaman, fenotipik etkilerini koşullara uyacak şekilde hızla değiştirerek birbirleriyle uyumlu hale gelmek gibi harika bir özelliğe sahiptir. s. 424
Hiçbir mem bedeni tek başına idare edemez; bir insanı o kişi yapan şey, uzun vadede hangi kararların alınacağını belirleyen mem koalisyonlarıdır. s. 440
(1) doğuştan sahip olduğumuz beyinlerde bulunan ve son altı milyon küsur yılda seçilim baskısıyla evrimleşen özellikler, diğer türlerin beyinlerinde bulunmaz. (2) bu özellikler kültürel aktarımla beslenen Tasarım zenginliğinin paylaşımıyla ortaya çıkan güçlerin muazzam bir şekilde birikmesini olası kılar. Bu iki etmeni birleştiren başlıca olgu da dilden başka bir şey değildir. s. 444
Beyinlerimizi anatomik açıdan şempanze beyinleriyle (veya yunus beyinleriyle ya da diğer insan dışı beyinlerle) kıyaslamak neredeyse anlamsız olur, çünkü mevcut beyinlerimiz diğer hepsini gölgede bırakacak şekilde bir araya gelmiş tek bir bilişsel sistemden oluşur. Bu birleşme, sadece bizim beyinlerimizi istila eden bir yenilik sayesinde oluşmuştur: Dil. s. 456
Gerçek anlamın, başka bir deyişle sözcüklerimizin ve düşüncelerimizin sahip olduğu anlamın kendisi, özünde anlamsız olan bir takım süreçlerin -bizim de içinde yer aldığımız biyosferi yaratan algoritmik işlemlerin- bir ürünüdür. s. 515
Belli bir insan davranışının, birbirlerine hayli uzak olan farklı kültürlerde her zaman (ve neredeyse her zaman) görülen bir özellik olduğunu göstermek, bu davranışa ilişkin genetik bir yatkınlık olduğunu hiçbir şekilde ifade etmez. Bildiğim kadarıyla antropologlar tarafından bilinen her kültürde, avcılar mızraklarını sivri uçları önde olacak şekilde fırlatır; ama kuşkusuz bu durum, türümüzün mızrağı böyle fırlatmamızı sağlayan bir gene sahip olduğunu göstermez. s. 589
Ona dua edemem; ama ihtişamını doğrulamaktan da çekinmem. Bu dünya kutsaldır. s. 634
Not: Dennett’in s. 523’te Maelzel’in Satranç Makinesi adıyla tanıttığı aletin Satranç Oynayan Türk adıyla bilindiğini ve “bir swami görünüşlü kişi” dediği kişinin de bir Türk olduğunu gözden kaçırmasına ne demeli?
“Dünya sona erer böyle
Bir patlamayla değil iniltiyle.”
(T. S. Eliot)
Termodinamik, teorik fiziğin, ısı hareketinin yasalarıyla ve ısının diğer enerji türlerine dönüşümüyle ilgilenen bir dalıdır. Sözcük Yunanca /therme/ (“ısı”) ve /dynamis/ (“kuvvet”) sözcüklerinden türetilmiştir. Aslen deneylerden türetilen, ancak artık aksiyom olarak değerlendirilmekte olan iki temel ilkeye dayanır. Birinci ilke, ısı ve işin eşdeğerliği yasası biçimine bürünen, enerjinin korunumu yasasıdır. İkinci ilke, diğer cisimlerde herhangi bir değişiklik olmaksızın ısının kendiliğinden soğuk bir cisimden sıcak bir cisme geçemeyeceğini ifade eder.
Termodinamik bilimi sanayi devriminin bir ürünüydü. 19. yüzyılın başlarında, enerjinin farklı şekillere dönüştürülebileceği, ama asla yaratılamayacağı ya da yok edilemeyeceği keşfedilmişti. Bu, fiziğin temel yasalarından biri olan termodinamiğin birinci yasasıdır. Daha sonra, 1850’de, Robert Clausius termodinamiğin ikinci yasasını keşfetti. Bu yasa, “entropi”nin (yani bir cismin enerjisinin sıcaklığına oranı) her tür enerji dönüşümünde, meselâ buhar makinesinde, her zaman arttığını belirtir.
Entropi genellikle, düzensizliğe (dağılmaya) dönük içsel bir eğilim olarak anlaşıldı. Her aile, bir evin bilinçli bir müdahale olmaksızın, bir düzen durumundan düzensizlik durumuna geçme eğiliminde olduğundan gayet haberdardır, hele etrafta çocuklar dolaşıyorsa. Demir paslanır, ağaç çürür, cansız et bozulur, banyodaki su soğur. Diğer bir deyişle, bozulmaya dönük genel bir eğilim varmış gibi görünür. İkinci yasaya göre atomlar, kendi hallerine bırakıldıklarında mümkün olduğunca karışacaklar ve rasgele dağılacaklardır. Paslanma olur, çünkü demir atomları etraflarındaki havada bulunan oksijen atomlarıyla demir oksit oluşturmak üzere birbirine karışma eğilimindedirler. Banyo suyunun yüzeyindeki daha hızlı hareket eden moleküller havadaki daha yavaş hareket eden moleküllerle çarpışır ve enerjilerini onlara iletirler.
Bu sınırlı bir yasadır, az sayıda parçacık içeren sistemlere (mikro sistemler) ya da sonsuz sayıda parçacık içeren sistemlere (evren) uygulanamaz. Ne var ki, bu yasasının uygulanışını özel bir alanın oldukça ötesine genişletmeye dönük, her türlü yanlış felsefi sonuçlara yol açan arkası kesilmeyen girişimlerde bulunulmuştur. Geçen yüzyılın ortalarında, termodinamiğin ikinci yasasının kâşifleri R. Clasius ve W. Thomson, bu yasayı bir bütün olarak evrene uygulamayı denediler ve tamamen yanlış bir teoriye ulaştılar; evrenin sonunun “ısıl ölüm” teorisi.
Bu yasa 1877’de Ludwig Boltzmann tarafından yeniden tanımlandı. Boltzmann, termodinamiğin ikinci yasasını maddenin atom teorisinden türetmeye çalışmıştı, ki bu atom teorisi ancak onun ölümünden sonra belli bir temel kazanmıştı. Boltzmann versiyonunda, entropi maddenin verili bir durumunun olasılık fonksiyonu olarak görülür: durumun olasılığı arttıkça, entropisi de artar. Bu versiyonda, tüm sistemler bir denge durumuna (yani, net bir enerji akışının olmadığı bir duruma) ulaşma eğilimindedirler. Böylelikle, eğer sıcak bir cisim soğuk bir cismin yanına konulursa, enerji (ısı) sıcak olandan soğuk olana doğru akacaktır, ta ki dengeye ulaşıncaya, yani, aynı sıcaklığa sahip oluncaya değin.
Boltzmann fizikte mikroskobik (küçük-ölçekli) düzeyden makroskobik (büyük-ölçekli) düzeye geçişin sorunlarıyla ilk ilgilenen insandı. Termodinamiğin yeni teorilerini klasik yörünge fiziğiyle uzlaştırmaya çalıştı. Maxwell örneğini izleyerek, sorunları olasılık teorisiyle çözmeye uğraştı. Bu ise mekanik determinizmin eski Newtoncu yöntemleriyle radikal bir kopuşu ifade ediyordu. Boltzmann, entropideki tersinmez artışın, artan moleküler düzensizliğin bir ifadesi olarak görülebileceğini kavramıştı. Onun düzen ilkesi, bir sistemin ulaşabileceği daha olası durumun, sistem içerisinde aynı anda gerçekleşen olaylar çeşitliliğinin birbirini istatistiksel olarak bertaraf ettiği durum olduğuna işaret eder. Moleküller rastgele hareket edebilirken, ortalama olarak, belli bir anda, bir yönde hareket edenlerin sayısı diğerleriyle aynı olacaktır.
Enerji ve entropi arasında bir çelişki vardır. Bu ikisi arasındaki kararsız denge, sıcaklık tarafından belirlenir. Düşük sıcaklıklarda enerji baskın çıkar ve düzenli (düşük entropi) ve düşük enerjili durumların ortaya çıkışına şahit oluruz, tıpkı moleküllerin diğer moleküllere göre belli bir konuma hapsoldukları kristallerde olduğu gibi. Ne var ki, yüksek sıcaklıklarda entropi üstün gelir ve kendini moleküler düzensizlikte dışa vurur. Kristalin yapısı çöker ve önce bir sıvıya, ardından da gaz haline geçişe şahit oluruz.
İkinci yasa, yalıtılmış bir sistemin entropisinin sürekli artacağını ve iki sistem bir araya getirildiğinde bileşik sistemin entropisinin tek tek sistemlerin entropileri toplamından daha büyük olacağını ifade eder.
Ne var ki, termodinamiğin ikinci yasası fiziğin diğer yasaları gibi, meselâ Newton’un kütleçekim yasası gibi değildir, çünkü her zaman uygulanabilir bir yasa değildir. Başlangıçta klasik mekaniğin özel bir alanından türetilen ikinci yasa, Boltzmann’ın elektromanyetizma ya da kütleçekim gibi kuvvetleri hesaba katmaması ve yalnızca atomik çarpışmaları kabul etmesi gerçeğince sınırlanır. Bu da fiziksel süreçlerin öylesine sınırlı bir tablosunu sunar ki, bu yasa, kaynatıcılar gibi sınırlı sistemlere uygulanabilir olsa da, genel olarak uygulanabilir bir yasa şeklinde ele alınamaz. İkinci yasa her koşulda doğru değildir. Meselâ Brown hareketi onunla çelişir. Bu yasa, klasik biçimiyle, genel bir evren yasası olarak açıkçası doğru değildir.
İkinci yasanın, bir bütün olarak evrenin kaçınılmaz bir entropi durumuna meyletmesi gerektiği anlamına geldiği iddia edildi. Evren kapalı bir sisteme benzetilerek, tüm evrenin kaçınılmaz olarak bir denge durumuyla, yani, her yerde aynı sıcaklığa sahip bir durumla sonlanması gerektiği söylendi. Yıldızlar yakıtlarını tüketecekler. Tüm yaşam yok olacak. Evren niteliksiz bir hiçlik enginliğinde yavaşça tükenecek. “Isıl ölümün” acısıyla kıvranacak. Bu iç karartıcı evren tablosu, evrenin geçmiş evrimi hakkında bildiğimiz ya da bugün gördüğümüz her şeyle doğrudan çelişir. Maddenin belli bir mutlak denge durumuna meylettiği fikri, bizzat doğanın kendisine aykırıdır. Cansız, soyut bir evren görüşüdür. Bugün evren herhangi bir denge durumunda olmaktan çok uzaktır ve böyle bir durumun ne geçmişte varolduğuna ne de gelecekte varolacağına dair en küçük bir belirti bile yoktur. Dahası, eğer entropinin artma eğilimi sürekli ve lineer bir eğilimse, evrenin neden uzun zaman önce farklılaşmamış parçacıkların ılık bir çorbası olarak sona ermediği de pek açık değildir.
Bilimsel teorileri açıkça kanıtlanmış bir uygulama alanı buldukları sınırların ötesine genişletmeye dönük girişimlerde bulunulduğunda neler olabileceğinin bir başka örneğidir bu. Termodinamiğinin ilkelerinin sınırları, geçtiğimiz yüzyılda, meşhur İngiliz fizikçisi Lord Kelvin ile jeologlar arasında, dünyanın yaşına dair bir polemikte çoktan ortaya konulmuştu. Lord Kelvin’in termodinamik temelindeki öngörüleri, jeolojik ve biyolojik evrimden öğrendiğimiz her şeye aykırıydı. Teori, dünyanın 20 milyon yıl önce bir eriyik durumunda olması gerektiğini varsayıyordu. Toplanan muazzam sayıdaki delil jeologların haklı olduğunu, Lord Kelvin’in yanıldığını kanıtlamıştı.
1928’de İngiliz bilimci ve idealisti Sir James Jean, Einstein’ın görelilik teorisinden alınmış çeşitli unsurları da ekleyerek evrenin “ısıl ölümü” hakkındaki eski argümanları canlandırdı. Madde ve enerji özdeş olduklarından, diye iddia ediyordu, evren en sonunda tüm maddenin enerjiye dönüşmesiyle sonlanmak zorundadır: “Termodinamiğin ikinci yasası, evrendeki maddeleri, yalnızca ölüm ve yok oluşla sonuçlanan aynı yolda ve aynı yönde hareket etmeye zorlar” diyerek karamsar kehanetlerde bulunuyordu [1].
Benzer karamsar senaryolar yakın zamanlarda da ileri sürülmüştür. Son zamanlarda basılan bir kitapta:
Çok uzak geleceğin evreni, hepsi birbirinden yavaş yavaş uzaklaşan fotonlar, nötrinolar ve gittikçe azalan sayıdaki elektronlar ve pozitronlardan oluşan akıl almayacak derecede seyreltilmiş bir çorba olacak. Bildiğimiz kadarıyla, hiçbir temel fiziksel süreç gerçekleşmeyecek. Ömrünü tamamlamış, ama hâlâ ebedi yaşamla –belki ebedi ölüm daha iyi bir tanımlama olurdu– karşı karşıya olan evrenin soğuk ve kasvetli kısırlığını kesintiye uğratacak hiçbir önemli olay meydana gelmeyecek. Bu kasvetli, soğuk, karanlık, özelliksiz, neredeyse hiçlik görüntüsü, modern kozmolojinin, on dokuzuncu yüzyıl fiziğinin “ısıl ölümüne” en çok yaklaştığı noktadır [2].
Tüm bunlardan ne sonuç çıkarmalıyız? Eğer tüm yaşam, yalnızca dünyadaki değil, baştan aşağı evrendeki tüm yaşam, böyle bir sona mahkûmsa, o zaman herhangi bir şeye canımızın sıkılması niye? İkinci yasanın gerçek uygulama alanının ötesine bu şekilde taşırılması, her türlü yanlış ve nihilist felsefi sonuçlara yol açmıştır. Böylelikle İngiliz filozof Bertrand Russell, “Neden Hıristiyan Değilim” adlı kitabında şunları yazabilmişti:
Çağlar boyu harcanan tüm çabalar, tüm adanmışlıklar, tüm esinlenmeler, insan dehasının tüm parıltısı, güneş sisteminin engin ölümünde tükenmeye yazgılıdır, ve … insanlığın başarılarının tüm anıtları kaçınılmaz olarak yıkılıp giden bir evrenin enkazı altında kalmak zorundadır; bütün bunlar, tartışmasız olmasa bile o denli kesindir ki, bunları yadsıyan bir felsefenin ayakta kalma umudu yoktur. Ruhun barınağı bundan böyle, yalnızca bu gerçekler çerçevesinde, yalnızca bu amansız umutsuzluğun sarsılmaz temeli üzerinde güvenle inşa edilebilir [3].
Son yıllarda, ikinci yasanın bu karamsar yorumuna yeni ve şaşırtıcı bir teoriyle meydan okundu. Nobel ödüllü Belçikalı Ilya Prigogine ve çalışma arkadaşları, termodinamiğin klasik teorilerine tümüyle farklı bir yorumun öncülüğünü yaptılar. Boltzmann’ın teorileriyle Darwin’inkiler arasında bazı paralellikler vardır. Her ikisinde de çok sayıda /rastgele dalgalanmalar/ /tersinmez bir değişim/ noktasına varırlar; birinde biyolojik evrim biçiminde, diğerinde ise enerjinin dağılması ve düzensizliğe dönük bir evrim biçiminde. Termodinamikte zaman, kolayca dönüşüme uğramayan bir duruma indirgenmeyi ve ölümü çağrıştırır. Burada şu soru ortaya çıkar: bu durum, örgütlenmeye ve hatta gittikçe artan bir karmaşıklıkta örgütlenmeye dönük içsel bir eğilim taşıyan yaşam olgusuyla nasıl örtüşmektedir?
Yasa, eğer kendi hallerine bırakılırsa, şeylerin artan entropiye dönük bir eğilim taşıdığını söyler. 1960’larda, Ilya Prigogine ve diğerleri, gerçek dünyada atomların ve moleküllerin neredeyse hiçbir zaman “kendi hallerine bırakılmamış” olduklarını fark ettiler. Her şey diğer her şeyi etkiler. Atomlar ve moleküller neredeyse her zaman dışarıdan madde ve enerji akışının etkisine açıktırlar, ki eğer yeterince güçlüyse, bu akış, termodinamiğin ikinci yasasının varsaydığı görünüşte karşı konulmaz düzensizlik sürecini kısmen tersine çevirebilir. Aslında, doğa yalnızca dağılma ve bozunmanın değil, tam zıt süreçlerin de sayısız örneğini sunar; kendi kendini örgütleme ve büyüme. Odun çürür, ama ağaçlar büyür. Prigogine’e göre doğanın her köşesinde kendini örgütleyen yapılar vardır. Benzer şekilde M. Waldrop da şu sonuca çıkar:
Lazer kendi kendini örgütleyen bir sistemdir, ışık tanecikleri, fotonlar, kendiliğinden, tek bir güçlü demet içerisinde gruplanabilirler, bu demet içerisinde her foton uygun adım hareket eder. Rüzgârları sürükleyen ve okyanuslardan yağmur suyunu çeken kasırga, güneşten gelen kesintisiz bir enerji akışıyla güçlendirilmiş kendi kendini örgütleyen bir sistemdir. Matematiksel olarak analiz edilmek için çok karmaşık da olsa, canlı bir hücre, besin biçiminde enerji alan ve enerjiyi ısı ve atık madde olarak dışarı atan kendi kendini örgütleyen bir sistemdir.[4]
Tabiatın her yerinde çeşitli desenler görürüz. Bazıları düzenli bazıları düzensizdir. Bozunma vardır, ama büyüme ve gelişme de vardır. Yaşam vardır, ama ölüm de vardır. Ve aslında bu çelişik eğilimler birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdır. Birbirinden ayrılamazlar. İkinci yasa, tüm tabiatın düzensizlik ve bozunmaya giden tek yönlü bir yolda ilerlediğini iddia eder. Ama bu, doğada gözlemlediğimiz genel desenlerle bağdaşmaz. “Entropi” kavramının kendisi, termodinamiğin katı sınırlarının dışında, sorunlu bir kavramdır.
Termodinamik çalışmalarına dalmış ciddi fizikçiler, “amaçsız bir enerji akışı nasıl oluyor da dünyaya hayat ve bilinç yayıyor” şeklindeki bir sorunun ne denli rahatsız edici olduğunun farkına varmışlardır. Meseleyi daha da karmaşık hale getiren şey entropi kavramının kaypaklığıdır, termodinamiğin amaçlarına uygun olarak ısı ve sıcaklık terimleriyle oldukça iyi tanımlanmış bulunan entropi, bir “düzensizlik” ölçüsü olarak saptanmasında şeytanca güçlükler çıkarmaktadır. Fizikçiler, sudaki düzenin derecesini ölçmekte büyük güçlüklerle karşılaşıyorlar, çünkü su buz haline dönüşürken kristal yapılar oluşturmakta ve bu arada enerji açığa çıkarmaktadır. Dahası termodinamik entropi; aminoasitlerin, mikroorganizmaların, eşeysiz üreyen bitki ve hayvanların ve beyin gibi karmaşık enformasyon sistemlerinin oluşumundaki biçim ve biçimsizliğin değişen derecelerinin bir ölçüsü olarak sefil bir iflâsa sürüklenir. Elbette bu evrimleşen düzen adacıkları ikinci yasaya boyun eğmelidir. Önemli yasalar, yaratıcı yasalar başka yerde yatar [5].
Nükleer füzyon süreci, evrenin bozunmasının değil, inşasının örneğidir. H. T. Poggio tarafından 1931’de buna işaret edilmişti. Poggio, termodinamik kasvet peygamberlerini, dünyadaki belirli ve sınırlı durumlara uygulanan bir yasayı hiçbir gerekçe göstermeksizin tüm evrene genişletme çabalarına karşı uyarmıştı. “Evrenin her zaman geri kalıp duran bir saate benzediğinden o kadar emin olmayalım. Bu saatin yeniden kurulması söz konusu olabilir” [6].
İkinci yasa –biri olumlu diğeri olumsuz– iki temel unsur barındırır. İlki, belli süreçlerin imkânsız olduğunu söyler (meselâ ısı her zaman sıcak olan yüzeyden soğuk olana doğru akar, asla tersine değil) ve ikincisi (ki bu doğrudan birincisinden çıkar), entropinin tüm yalıtık sistemlerin kaçınılmaz bir özelliği olduğunu belirtir. Yalıtık bir sistemde tüm denge-dışı durumlar aynı türden bir denge durumuna doğru bir evrim üretirler. Geleneksel termodinamik, entropide yalnızca düzensizliğe dönük bir hareketi gördü. Ne var ki bu, yalnızca basit, “yalıtık sistemlere” (örneğin, bir buhar makinesine) atıfta bulunur. Prigogine’in, Boltzmann’ın teorilerine getirdiği yeni yorum çok daha geniş çaplı ve kökünden farklı bir yorumdur.
Kimyasal reaksiyonlar moleküller arası çarpışmaların bir sonucu olarak gerçekleşir. Normalde, çarpışma bir durum değişikliğine yol açmaz, moleküller sadece enerji değiştirirler. Bununla birlikte, bazen bu çarpışma içerdiği moleküllerde bir değişikliğe yol açar (“reaktif çarpışma”). Bu reaksiyonlar katalizörler aracılığıyla hızlandırılabilir. Canlı organizmalarda, bu katalizörler enzim adını alan özel proteinlerdir. Bu sürecin dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkışında belirleyici bir rol oynadığına inanmak için her türlü nedene sahibiz. Kaotik olarak görülen, moleküllerin salt rasgele hareketleri, belli bir noktada kritik bir aşamaya ulaşır, burada nicelik bir anda niteliğe dönüşür. Ve bu, yalnızca organik değil inorganik de dahil olmak üzere maddenin tüm biçimlerinin özsel bir özelliğidir. Biyolojik örgütlenme düzeyi yükseldikçe yönelimli zaman algılaması dikkate değer şekilde artar ve muhtemelen insan bilinciyle doruk noktasına varır [7].
Her canlı organizma düzen ve aktiviteyi birleştirir. Tersine, denge durumundaki bir kristal, yapılanmıştır ama hareketsizdir. Doğada denge normal değildir, –Prigogine’den aktarırsak– “nadir ve kararsız bir durumdur”. “Denge-dışılık” kuraldır. Kristaller gibi basit yalıtık sistemlerde, denge uzun süreli olarak, hatta sonsuza değin korunabilir. Ama yaşayan şeyler gibi karmaşık süreçlerle ilgilendiğimizde durum değişir. Canlı bir hücre denge durumunda tutulamaz, aksi takdirde ölür. Yaşamın ortaya çıkışına hükmeden süreçler basit ve lineer değil, diyalektiktir, niceliğin niteliğe dönüştüğü ani sıçramaları içerir.
“Klasik” kimyasal reaksiyonlar oldukça rasgele süreçler olarak görülür. İçerdiği moleküller uzayda düzgün olarak dağılmıştır ve yayılışları “normal bir biçimde”, yani, bir Gauss eğrisi tipindedir. Bu tip reaksiyonlar Boltzmann’ın görüşüne denk düşerler, burada reaksiyonun tüm yan zincirleri kaybolup gider ve reaksiyon kararlı bir reaksiyonda, hareketsiz bir dengede son bulur. Ne var ki, son onyıllarda bu tip ideal ve basitleştirilmiş reaksiyonlardan farklı kimyasal reaksiyonlar keşfedildi. Bunlar yaygın ismiyle “kimyasal saatler” olarak bilinirler. En meşhur örnekleri, Belousov-Zabotinski reaksiyonu ve Ilya Prigogine tarafından tasarlanan Brüksel modelidir.
Lineer termodinamik, mümkün olan en düşük aktivite düzeyine eğilimli, kararlı, öngörülebilir bir sistem davranışı tanımlar. Ne var ki, bir sisteme etkiyen termodinamik kuvvetler, lineer bölgenin aşıldığı bir noktaya ulaştığında, artık kararlılıktan bahsedilemez. Türbülans ortaya çıkar. Türbülans, uzun zaman boyunca düzensizlik veya kaosun eş anlamlısı olarak ele alındı. Fakat artık, makroskobik (büyük ölçekli) düzeyde sırf kaotik düzensizlik olarak görünenin, aslında mikroskobik (küçük ölçekli) düzeyde son derece örgütlü olduğu keşfedilmiş bulunmaktadır.
Bugün, kimyasal kararsızlıkların incelenmesi yaygınlaştı. Ilya Prigogine’in kılavuzluğunda Brüksel’de izlenen özel araştırma programı özellikle dikkate değerdir. Kimyasal kararsızlığın başladığı kritik bir noktanın ötesinde nelerin gerçekleştiğinin incelenmesi, diyalektik açısından son derece büyük bir öneme sahiptir. “Kimyasal saat” olgusu bilhassa önemlidir. Brüksel modeli (Amerikalı bilimciler tarafından “Brusselatör” lakabıyla anılır) gaz moleküllerinin davranışlarını tanımlar. Kaotik, tümüyle rasgele hareket durumundaki iki tip molekül olduğunu varsayalım, “kırmızı” ve “mavi”. Belli bir anda, ara sıra kırmızı ya da mavi parıldamalarla birlikte bir “mor” renk veren düzensiz bir molekül dağılımının söz konusu olması beklenir. Ancak, kimyasal bir saatte, kritik noktanın ötesinde gerçekleşen şey bu değildir. Sistem önce tümüyle mavi, sonra tümüyle kırmızıdır ve bu değişimler düzenli aralıklarla gerçekleşir. Prigogine ve Stengers şöyle diyor:
Milyarlarca molekülün aktivitesinden kaynaklanan böylesi yüksek derece bir düzen inanılmaz görünür ve aslında, eğer kimyasal saatler gerçekten de gözlenmemiş olsaydı, kimse böyle bir sürecin olabileceğine inanmazdı. Tüm rengi bir anda değiştirebilmek için, moleküller bir şekilde “aralarında iletişiyor” olmalıdır. Sistem bir bütün olarak davranmalıdır. İleride tekrar tekrar, kimyadan nörofizyolojiye kadar birçok alanda açık bir öneme sahip bu kilit sözcüğe döneceğiz. Disipatif yapılar* belki de en basit fiziksel iletişim mekanizmalarından birini gösteriyorlar [8].
“Kimyasal saat” olgusu, doğada belli bir noktada, düzenin “kaostan nasıl kendiliğinden çıktığını” gösterir. Bu önemli bir gözlemdir, özellikle de yaşamın inorganik maddeden ortaya çıkış tarzına ilişkin olarak.
“Dalgalanmalı düzen” modelleri, küçük nedenlerin büyük sonuçlarının olabileceği kararsız bir dünya öngörür, fakat bu dünya keyfi değildir. Tam tersine, küçük bir olayın güçlenmesine yol açan nedenler, akılcı sorgulama için meşru bir konudur.
Klasik teoride, kimyasal reaksiyonlar istatistiksel olarak düzenlenmiş bir tarzda gerçekleşir. Normalde, düz bir dağılım gösteren ortalama bir molekül konsantrasyonu vardır. Gerçekte ise, “kendi kendini örgütleyebilen” lokal konsantrasyonlar ortaya çıkar. Bu sonuç geleneksel teori açısından tümüyle beklenmeyen bir durumdur. Prigogine’in “kendi kendini örgütleme” olarak adlandırdığı bu odaklanma noktaları, kendilerini tüm sistemi etkileyebilecek bir noktaya dek pekiştirebilirler. Eskiden marjinal olgular olarak düşünülen şeyin artık mutlak ölçüde belirleyici olduğu anlaşılmıştır. Geleneksel görüş, tersinmez süreçleri, makinelerdeki sürtünme ve ısı kayıplarının neden olduğu bir baş belâsı olarak değerlendirmekteydi. Ancak durum değişmiştir. Tersinmez süreçler olmaksızın yaşam mümkün olamazdı. Cehaletin bir sonucu olarak tersinmezliğe “öznel” bir olgu gözüyle bakan eski görüşe bugün güçlü bir şekilde meydan okunmaktadır. Prigogine’e göre tersinmezlik, gerek mikroskobik gerekse makroskobik, her düzeyde mevcuttur. Ona göre, ikinci yasa, yeni bir madde anlayışına yol açar. Denge-dışı bir durumda, “düzen” ortaya çıkar.
“Denge-dışılık, kaostan düzen çıkarır.”
[1] aktaran: E. J. Lerner. The Big Bang Never Happened. s.134.
[2] P. Davies. The Last Three Minutes. s.98-9. [Son Üç Dakika. Varlık Y., 1999, s.104]
[3] aktaran: P. Davies. The Last Three Minutes. s.13. [Son Üç Dakika, s.24-25]
[4] M. Waldrop. Complexity. s.33-4.
[5] J. Gleick. Chaos. s.308. [Kaos., s.365]
[6] E. J. Lerner. The Big Bang Never Happened. s.139.
[7] Prigogine ve Stengers. Order Out of Kaos. s.298. [Kaostan Düzene. s.348]
[8] Prigogine ve Stengers. Order Out of Kaos. s.148, 206 ve 287. [Kaostan Düzene. s.187, 250 ve 336]
* Disipatif sistemler: Çevreleriyle kütle ve enerji alış verişi yaparken yapı değişimine uğrayarak uzun vadeli global-dengeli yapılar oluşturabilen fiziksel-kimyasal tepki sistemleri. Bu sistemler, kesintisiz bir şekilde enerji dönüştürürler, bu süreç kendi kendini örgütlemeyi içinde barındırır.
(Düşünbil Dergisi’nin 77.sayısında yayımlandı.)
“… kendimi öldürmedimse, biraz daha fazla matematik öğrenmek istediğim içindir.”
Bertrand Russell, Mutluluk Yolu, sa. 11
“Freud’un Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları kitabına Editör’ün Girişi’nden Freud’un seçtiği özgün başlığın “Das Unglück in der Kultur” olduğunu öğreniyoruz. Sonradan başlık Das Unbehagen in der Kultur olmuş. Yani, Talihsizliği (Unglück), Rahatsızlığa (Unbehagen) dönüştürmüşler, nedense: “Kültürdeki Talihsizlik”, “Kültürdeki Rahatsızlık” olmuş. Sanki yazgısal bir şey, iradi bir şey haline getirilmiş. Bir an Unglück’ün Unbehagen’e değiştirilmesini bir yana bıraksak bile, Kultur’un Civilisation’a dönüşmesine ne diyeceğiz? Kitabın İngilizce’deki acı verici başlığını biliyorsunuz: Civilisation and Its Discontents! Kültür değişmiş ve Uygarlık olmuş! Talihsizlik de Hoşnutsuzluklar… Belki de birbirinin yerine kullanılabilecek kavramlar, ama sanki aralarında küçük de olsa kimi farklılıklar var gibi. Ayrıca, bu sözcüklerin çıkışlarından bu yana ikisi de, yani, kültür de uygarlık da giderek çeşitlenmiş. Örneğin, ilk başta uygarlık, sayılmayan bir ad iken, tek bir şeyi anlatırken, zamanla sayılır olmuş: “uygarlıklar” sözcüğü ortaya çıkmış: İlkel uygarlıklar, gibi. Sayılmayan bir ad olarak uygarlık, “bir toplumun merkezileşmiş, kentleşmiş, katmanlaşmış bir yapıya doğru gelişmesini anlatır.” Bir başka tanımlamayla, uygar toplum, doğal ortamdan ayrılmış ve doğa üzerinde egemenlik kurmuş toplum olarak kabul edilir. Latince civitas (kent, şehir) ve civis (yurttaş) ile ilişkilidir. Burada, kent anlamındaki “medine”den gelen “medeniyet” sözcüğünün civilisation’la ilişkisinin daha belirgin olduğuna değinmeden geçmeyeyim. Üstelik, “uygarlık” sözcüğünün erkenden kent yaşamına geçen Uygur Türklerinden geldiğine dair doğrulanmamış bilgiler bulunduğunu da ekleyeyim. Uygarlık, “doğadan kopma ve onun üzerinde egemenlik kurma” halini anlattığına göre, “tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü” olan kültürle örtüşen birçok yönü olması doğaldır. Nihayetinde bunlar, yani, uygarlık ve kültür, “nihai” gerçeklikler değil (öyle bir şeyler varsa elbette). Hatta bunlar, daha çok, biz insanların algıladıklarımıza ve olup bitenlere verdiğimiz adlar. O halde, uygarlık ve kültür üzerine değinmeleri kısa kesip mutluluğa geçeyim.

Mutluluğu geniş anlamda “iyi bir hayat yaşamak” olarak alırsak, entelektüel tarihin en başından beri “iyi hayat”ı neyin oluşturduğu konusunda epey tartışma olmuştur. İlk çağlardan bu yana iyilik haliyle ilgili araştırmaların iki ana eksen etrafında döndüğü söylenebilir: 1) Hedonizm’e göre, iyilik haz ya da mutluluktan oluşur. 2) Yudemonizm’e (eudaimonism) göre ise, “iyilik sadece mutluluk değildir, onun daha fazlasıdır. Aslında iyilik hali, insanın potansiyelinin (demon’unun ya da hakiki doğasının) gerçekleşmesinde bulunur.” Bu iki gelenek, insan doğasına ve iyi bir toplumu neyin oluşturduğuna dair farklı görüşler üzerine kurulmuştur. M.Ö. 4. yüzyılda yaşayan Aristippos hayatın amacının azami miktarda haz yaşamak olduğunu ve mutluluğun hedonik anların toplamı olduğunu öğretiyordu. Hobbes mutluluğun insani iştihalarımızın peşine düşüp onları elde etmekte yattığını savunuyordu, De Sade duyumsama ve haz peşine düşmenin hayatın nihai amacı olduğuna inanıyordu. Bentham gibi faydacı filozoflar da iyi bir toplumun bireylerin hazlarını ve öz-çıkarlarını azamiye çıkarma çabası yoluyla inşa edileceğini savunuyordu.
Makalenin aslı: Sabelli H.C., Carlson-Sabelli L. Biological Priority and Psychological Supremacy: A New Integrative Paradigm Derived from Process Theory. Am J Psychiatry 1989; 146(12): 1541-1551
Süreç kuramı biyolojik, sosyal ve psikodinamik psikiyatrinin bütünleştirilmesine yarayan, fiziksel ve psikolojik süreçlere ilişkin kapsamlı bir kuramdır. Süreç kuramı matematiksel dinamikler ve Heraklitus’un süreç felsefesinden çıkan kavramları kullanır. Klinik olarak da uygulanabilen üç yeni kavram sunar: i) (biyolojik ya da psikolojik üstünlük kuramlarına karşıt olarak) biyolojik öncelik ve psikolojik üstünlük, 2) (psikoanalitik ve diyalektik çatışmalara ve sistemler homeostazisine karşıt olarak) karşıtların birliği ve 3) (belirlenimciliğe ve gelişimsel kuramlara karşıt olarak) yaratıcı çatallanmalar.
Çoğu klinisyen bugün psikiyatrik bakımda biyolojik, sosyal ve kişisel etkenleri bütünleştirme gereksinimini kabulleniyorsa da, (bu yöndeki) çabalar kapsamlı bir kuramın eksikliğinden dolayı kesintiye uğramaktadır. Eklektizm, belli bir bozukluğun nedeninde ya da tedavisinde bir çerçevenin ne zaman ötekinden daha önemli olduğunu göstermeyi savsakladığından, yeterli değildir. Klinik ve sosyal bilimlerde deney yapmanın muazzam ekonomik ve insanî bedeli kuramsal yaklaşımların kullanılması gereğini gösterir. Olası bir bütünleştirici çerçeve olarak bir çok Amerikan psikiyatristi tarafından benimsenen “sistemler kuramı” sorunların ele alınma sırası konusunda yol gösterici olmadığından, bu işi görememektedir. Engel, sistemler kuramına dayanarak ardışık bir biyopsikososyal yaklaşım önerirken, Pribram tedavinin herhangi bir noktadan başlayabileceğini, çünkü herhangi bir parçayı değiştirmenin bütünü değiştirmek olduğunu savunmuştur. Bu kavramların ikisi de sosyolojik ve sosyobiyolojik formülasyonlarla uyuşmamaktadır; çünkü bunlar gerek türün, gerekse tek bir kişinin tarihinde bireyselliğin gelişiminde toplumsal süreçlerin önceliğini kabul eder. Süreç kuramının işaret ettiği biyopsikososyal yöntem budur.
Çoğu süreç kuramı örneğini fizikte (mekanikte) bulmuş ve matematik modeller (örneğin, Newton’un dinamiğini) kullanmıştır. Başkaları toplumsal söylemi (diyalektik, Sokratik, Hegelyan, Marksist) ya da ilkin Heraclitus’u esinleyen biyolojik ve psikobiyolojik modelleri örnek almıştır. Freud üç modelden de yararlanmış; psikolojik süreçlerin mekanik ve biyolojik süreçlerle aynı yasaları izlediğini varsaymış, kendi psikodinamiklerini zamanının dinamik bilimi üzerine kurmuştur. Bu varsayımı benimsemek, psikodinamikleri zamanımızın doğrusal olmayan dinamik bilimi temelinde yeniden formüle etmemize yol açar.
Klasik dinamik geçmişin bugünü belirlediği mekanik bir model benimsemişti; klasik termodinamik kapalı sistemler üzerinde odaklanmıştı. Her iki nitelik de psikolojik kurama taşınmıştı. Ancak, insanlar açık sistemlerdir, yani, sürekli etkileşim ve değişim içinde olan süreçlerdir. Kapalı sistemler dengeye (“nokta çekicisine”) eğilim gösterirler: Bu kavram Hem Freud’un dürtü kuramında, hem de aile homeostazisiyle ilgili sistem formülasyonlarında mevcuttur. Açık sistemlerin ayrıca iki örüntüleri daha vardır: mevsimsel ve biyolojik ritimlerde olduğu gibi döngüsellik ve fiziksel sistemlerin, biyolojik mutasyonların ve psikolojik yaratıcılığın şekillenmesinde ve ayrımlaşmasında olduğu gibi yaratıcı çatallanmalar (“kaotik çekiciler”). Açık sistemlerde akışın bozulmasının kendiliğinden yeni yapılar yaratabileceğinin keşfedilmesiyle dinamikte devrim olmuştur. Bu “çatallanmalar” evrimin ve insanî yaratıcılık ve özgür istencin olabilirliğini açıklar. Günümüzde çatallanma kuramı fizikten fizyolojiye değin çeşitli uygulamalar dahil, uygulamalı matematiğin en etkin alanlarından biridir.

Modern dinamikten alınan temel kavramlar klasik homeostazis kavramını dramatik bir şekilde değiştirmiş ve çoktan biyolojik psikiyatriye girmiştir. Bununla birlikte, dinamiklerin psikolojik konulara uygulanmaya uygun kavramsal bir yorumu yoktur. Bu tür yorumların araştırılması bizi M.Ö. beşinci yüzyılda İyonyalı filozof Heraclitus’tan köken alan felsefî süreç kuramlarına götürür. Marmor, Heraclitus’un süreç kuramının modern psikiyatride gerek duyulan bütünleştirici çerçeve olarak kullanılabileceğini öne sürmüştü. Jung, Heraclitus’un kuramlarına açıkça gönderme yaparken, Freud bunları Hegel’in diyalektik modeli aracılığıyla kendine almıştı.
SÜREÇ KURAMI
Süreç kuramı her şeyin enerji içeren ve enerji alışverişi yapan bir süreç olduğunu öne sürer. Enerji akışı karşıtları farklılaştırır ve yaratıcı evrim, karşıtların evrensel etkileşiminden kaynaklanır. “Süreç” sözcüğü Latince “ilerlemek ya da öne çıkmak”tan türemiştir. Bu, izole olaylar, denge durumları etrafında salınımlar, istikrarlı bir durumun homeostatik devamı, döngüsel yinelemeler ya da rastgele değişmeler gibi diğer değişim görüşlerinden farklıdır.
[Psikeart Kasım Aralık (54) 2017 (Sadizm) sa. 8-15.]
Sadizm terimi eziyet, şiddet ve şehvet arasındaki bağlantıyı tanımlayan bir terim olarak Krafft-Ebing (1886) tarafından -filozof ve yazar Marquis de Sade’e atfen- uyduruldu. Kısaca, “kurbana duygusal veya fiziksel acı vermekten ve onun üzerinde egemenlik kurmaktan cinsel olarak uyarılma” şeklinde tanımlanabilir. Razı olan partnerleri aşağılama, ısırma gibi eylemlerden başlayıp kurbanlara isteği dışında işkence yapmaya (bağlama, kamçılama, yakma, boğma, bedenine yabancı cisim sokma, yaralama), hatta öldürmeye değin uzanır. Esas olarak bir erkek fenomenidir. Bir takım kişilik bozuklukları (örneğin, toplum karşıtı, narsisist, şizoid kişilik bozuklukları) ve transvestik fetişizm (karşın cinsin elbiselerini giymekten haz duyma), mazoşizm, röntgencilik, teşhircilik gibi diğer parafililerle de sıklıkla birliktedir.

Özellikler
Sadizm çalışmaları genellikle suçlular üzerinde yapıldığından ve toplum içindeki insanlar bu tür eğilimlerini gizleme gereği duyduklarından, çeşitli biçimleriyle sadizmin gerçek sıklığını ve karakter özelliklerini bilmek zordur. Bazı çalışmalar bilgi verici olabilir. Örneğin, herhangi bir suç işlememiş erkek üniversite öğrencilerinin belli bir yüzdesi “başkalarına acı verme” fantezilerinden
PsikeArt, Mayıs Haziran (39) 2015 (sır), sa. 12-15
Bulutların görülmesine engel olamadığı gecelerde sırtüstü uzanıp gökyüzündeki aya bakarak şarkılar mırıldanan bir aşık ile dünyanın altıda biri gücünde yer çekimine sahip olan aynı ayın yüzeyinde zorlukla adım atmaya çalışan astronot görüntüsünü kıyaslayalım: Hangisi bizi heyecanlandırıyor, içimizde bir şeyleri kıpırdatıyor, tuhaf bir his uyandırıyor?
Bu soruyu yanıtlamak için şu ya da bu yanda durmak zorunda değiliz elbette. “Ya o ya da öbürü” demek zorunda değiliz. Üstünde düşünebiliriz. Belki.

İlksel insanların soğuk gecelerde içlerini ısıtan “ateş”in etrafında oturup birbirleriyle o günkü av ya da çocuklar ya da ataları ya da bitkiler, vs. hakkında konuşurken hissettikleri şeyin, aynı ateş çevresinde dualar edip dönerek tanrılarıyla konuştukları zaman hissettikleri şeyden farklı; birinin diğerinden daha alt ya da üst düzey bir hissetme biçimi olduğunu kim söyleyebilir?
İntiharın tanımlanması zordur, çünkü hangi davranışların intihar sayılacağı her zaman çok açık değildir. Söz gelimi, sadece tasarlayarak kafasına kurşun sıkmak, yüksekten atlamak, kendini zehirlemek, vb. gibi bilinçli olarak ve ölme niyetiyle yapılan eylemler mi intihar sayılmalıdır? Peki, hızlı araba kullanmak, dağcılık, çok fazla alkol ya da sigara, vb. tüketimi, vb. gibi, ölüme yol açma ihtimali yüksek davranışlar, en azından bilinçdışı düzeyde, intihar kabul edilemezler mi? İntihar üzerinde tartışabilmek; yaygınlığı, nedenleri, koruyucu önlemleri vb. konularında fikir yürütebilmek için, hangi davranışların bu kategoriye dahil edilebileceğini bilmek gerekir. Ayrıca, tarihin bilinen zamanlarından beri toplumların bu konudaki kınayıcı, yasaklayıcı, hatta cezalandırıcı tutumları da intiharın araştırılmasını çok güçleştirmiştir. İntiharla ilgili buna benzer daha başka birçok soruna rağmen, bu alandaki çalışması hâlâ aşılamayan Durkheim’ın tanımı, birçok açıdan yeterli görülmelidir. Ona göre, “ölen kişi tarafından ölümle sonuçlanacağı bilinerek yapılan olumlu ya da olumsuz bir edimin doğrudan ya da dolaylı sonucu olan her ölüm olayına intihar denir1.” Okumaya devam et
(Şizofrengi 1996; 22: 19-25)
Makalenin aslı: Varghese FT: The phenomenology of psychiatry. Am J Psychother 1988; 42(3): 389-403
Temelde bilinçli yaşantının doğasını açığa çıkarmakla uğraşan fenomenoloji, psikiyatride, ruhsal belirtilerin ayrıntılarını hastaların betimlediği gibi anlamak demektir. Çoğu psikiyatriste göre fenomenoloji, betimleyici psikopatoloji ile eş anlamlıdır; psikiyatristin, hastanın bazı belirtileri nasıl yaşadığını anlama sürecinin altında yatan felsefî ilkeler pek önemsenmez. Fenomenolojik yöntemin psikoterapötik sonuçlarına daha da az dikkat edilir.

Ruhsal hastalık yaşantısının doğasını açıklayacak bir yöntembilim geliştirmeye çalışırken fenomenolojiyi psikiyatriye sokan Jaspers’in en büyük katkısı, belirtileri, bu belirtilerin içeriklerinden çok, hastanın onları yaşama biçimine göre ayırt etmekti. Okumaya devam et