//
Arşiv

Politika

This category contains 20 posts

Trump’un Paylaşılmış Psikozu

Söyleşi yapılan Bandy X. Lee, Dünya Ruh Sağlığı İttifakı’nın (World Mental Health Coalition) başkanı. Psikiyatristler The Dangerous Case of Donald Trump: 27 Psychiatrist and Mental Health Experts Assess a President (Tehlikeli Donald Trump Vakası: 27 Psikiyatrist ve Ruh Sağlığı Uzmanı Bir Başkanı Değerlendiriyor) kitabını Lee’nin öncülüğünde yazmışlar. Yazarlar Amerikan Psikiyatri Birliği’nin Goldwater kuralı olarak bilinen 1970’lerdeki kılavuzun değiştirilmiş halini reddediyorlar. Bu kural, psikiyatristleri şahsen muayene etmedikleri kamusal şahsiyetler hakkında profesyonel görüş bildirmekten caydırıyor. Onlar da Nazizm’e tepki olarak oluşturulan Ceneve Bildirgesi’ne gönderme yapıyorlar.

Lee yakın zamanda Profile a Nation: Trump’s Mind, America’s Soul (Bir Ulusun Profili: Trump’un Aklı, Amerika’nın Ruhu) kitabını yazdı. Arka planda bütün olarak ülkenin ve Trump destekçilerinin yer aldığı psikolojik bir başkan değerlendirmesi.

9 Ocak’ta da Lee ve meslektaşları Trump’un hemen görevden alınmasını talep eden bir bildiri yayımladılar.

İnsanları Trump’a çeken nedir? Destekçilerinin animus’u, itici gücü nedir?

  • Başlıca iki duygusal güç: narsistik sembiyoz ve paylaşılmış psikoz. Narsistik sembiyoz önder-izleyici ilişkisini mıknatıs gibi çekici kılan gelişimsel yaralanmalara işaret eder. Benlik-değerindeki içsel eksikliği telafi etmek için aşırı övgüye aç olan önder büyüklenmeci tümgüçlüğünü yansıtırken, toplumsal baskıyla ya da gelişimsel yaralarla muhtaç hale getirilmiş olan izleyiciler bir ebeveyn figürüne ihtiyaç duyarlar. Böyle yaralı kişilere iktidar pozisyonu verildiğinde, kitlede bir “anahtar-kilit” ilişkisi yaratan benzer patolojiler doğururlar.
  • “Paylaşılmış psikoz” (folie a millions: milyonların deliliği) ulusal düzeyde olduğunda, sıradan grup psikolojisinin ötesinde giden ciddi semptomların bulaşarak yayılma halini anlatır. Çok semptomlu bir kişi etkili bir konuma getirilirse, bu kişinin semptomları nüfusun içinde duygusal bağlar aracılığıyla yayılır, varolan patolojileri çoğaltır ve önceden sağlıklı olan kişilerde bile hezeyanları, paranoyayı ve şiddet eğilimini tetikler. Tedavi, maruziyeti ortadan kaldırmaktır.

Trump’un kendisi neden şiddete ve yıkıma doğru kaymış gibi görünüyor? 

  • Ruhsal arazlar suçlu aklıyla birleştiğinde insanlar tek başlarına olduklarından daha tehlikeli olabilirler. İnsan sevgiye sahip olamazsa, saygı görmek ister. Saygı olmadığında da korkuya başvurur. Trump bugün dayanılmaz bir saygı yitimi yaşıyor: Seçim yenilgisiyle ulus tarafından reddedildi. Şiddet iktidarsızlık, yetersizlik ve gerçek bir üretkenlik eksikliği hislerini telafi etmeye yardımcı olur.

Trump’un gerçekten hezeyanlı ya da psikotik davranış sergilediğini düşünüyor musunuz? Yoksa, sadede iktidarını korumak için utanmazca çabalayan bir otokrat gibi mi davranıyor?

  • Bu ikisinin de olduğuna inanıyorum. Aşırı narsizmi demokrasinin gerektirdiği gibi diğer insanlarla eşit olmasına olanak vermediğinden, kesinlikle otokatik bir eğilimi var. [Fakat] birincisi, Trump hezeyanlarına gerçekten inanıyor. İkincisi, dünyayı istediği gibi görmesine engel olan gerçekliklere son derece tahammülsüzlüğüyle kendini gösteren duygusal kırılganlığı onu psikotik çalkantılara hazır hale getiriyor. Üçüncüsü, kamusal kayıtlarına bakılırsa, diğer insanlarla hezeyanlarını neredeyse doğrulayan sayısız görüşme yaptığı görünüyor. 

Destekçilerinin gösterdikleri nefret nereden geliyor? İyileşmeyi özendirmek için neler yapabiliriz?

  • İzleyicilerinde mutlak değil ama göreli sosyoekonomik yoksunluktan kaynaklanan önemli psikolojik yaralar var. Büyük yaralanmalar, öfkeler ve yeniden nefrete yönlendirilebilir enerjiler var. Trump bunları toplayıp manipülasyon amacıyla kışkırttı. Yarattığı duygusal bağlar paylaşılmış psikozu kitlesel ölçekte kolaylaştırdı. Hazırladığımız koşulların doğal bir sonucu bu. İyileşmek için genel olarak üç adım öneriyorum: 1) Saldırgan failin (ağır semptomları olan etkili kişinin) uzaklaştırılması, 2) reklamcılıkta yaygın olan ama artık politikada da benimsenen düşünce kontrol sistemlerinin dağıtılması ve 3) ilk planda kolektif ruh sağlığının kötü olmasına neden olan sosyoekonomik şartların düzeltilmesi.

Onun başkanlıktan sonra ne yapacağını düşünüyorsunuz?

  • Başkanı, izleyicilerini ve ulusu izole olarak değil, bir ekoloji olarak düşünmemiz gerekir. O nedenle, başkanlıktan sonra ne yapacağı büyük ölçüde bize bağlı. Gölge başkanlık kurmak gibi ulus için yıkıcı olabilecek bir takım sonuçlar elde etmesini önlemek için aktif müdahale etmemiz gerekir. Sınır tanımayacaktır, o yüzden görevden alınıp kovuşturulmalıdır. Onun artık bir önder değil, bir izleyici olduğunu unutmamalıyız ve onun kendisine içeriden koyamadığı sınırlamaları bizim dışarıdan koymamız gerekir.

Destekçilerine ne olacağını düşünüyorsunuz?

  • Durumu uygun bir şekilde halledebilirsek, epey bir düş kırıklığı ve travma ortaya çıkacaktır. Bu iyi bir şey; anormal bir duruma karşı sağlıklı tepkiler… İyileşme için duygusal destek sağlamalıyız. Ait olma ve saygı görme da dahil, toplulukların desteği de bunlar arasındadır. Kült üyeleri ve istismar kurbanları çoğu zaman ilişkiye duygusal olarak bağlıdırlar, kendilerine verilen zararı göremezler. Bir süreden sonra aldatmanın büyüklüğü kendi acı ve düş kırıklıklarına karşı korunmalarıyla el ele gider. Bu, gerçeği görmekten kaçınmalarına neden olur. Tehlike, bir başka patolojik figürün çıkıp onları yanlış bir “çözüm”le cezbetmesidir. 

Gelecekteki ayaklanma girişimlerini ya da şiddet hareketlerini nasıl önleyebiliriz?

  • Şiddet uzun bir sürecin son ürünüdür, bu yüzden de önlemek çok önemlidir. Yapısal şiddet ya da eşitsizlik, davranışsal şiddetin en güçlü uyarıcısıdır. Ekonomik, ırksal ve cinsiyetle ilgili tüm biçimleriyle eşitsizliğin azaltılması şiddetin önlenmesine yardım edecektir. Önlemenin etkili olması için, bilgi ve derin anlayışın gözden kaçmaması gerekir, böylece pandemide olduğu gibi, neyin geliyor olduğunu öngörebiliriz. Trump döneminde esas olarak etik kılavuzların politik nedenlerle çarpıtılması yoluyla ruh sağlığı profesyonelerinin suskunuğu, bana göre ulusun bu başkanlığın tehlikelerini anlama, öngörme ve önleme de yetersiz kalması bakımından katastrofik oldu.

Trump’u desteklemeyen fakat hayatlarında onu destekleyen kişiler ya da “mini-Trumplar” olan insanlar için ne önerirsiniz?

  • Trump ile destekçileri arasındaki ilişki istismara dönük bir ilişki olduğundan, bu çok zor. Aklınızı istismarcıya rehin verdiğinizde, artık bu olguları sunmak ya da mantığa başvurmakla ilgisiz bir konu haline gelir. Trump’un iktitardan ve nüfuz alanından çıkarılması kendi başına iyileştirici olacaktır. Fakat öncelikle destekçilerinin inançlarını yüzleştirmeyi önermiyorum, çünkü bu sadece direnci artıracaktır. İkincisi, amaç ikna etmek değil, onların hatalı inançlarına neden olan durumların değişmesi olmalıdır. Üçüncüsü, içlerinde hezeyanlı hikayeler barındıran insanlar bu hikayelerinin yanlış olduğunu reddetme çabalarıyla gerçekliği ezip geçmeye eğiliminde olduklarından kendi gücünü ve ruh sağlığını korumak gerekir. Mimi-Trumplara gelince… her şeyden önce katı sınırlar koymak, teması kısıtlamak, hatta mümkünse ilişkiyi bırakmak önemlidir. Ben şiddet eğilimi olan kişileri tedavi etmekte uzmanlaştığımdan, onları tedavi etmek için yapılabilecek bir şeyler olduğuna her zaman inanırım, fakat mecbur kalmadıkça nadiren tedaviye başvururlar.

Kaynak: Tanya Lewis. The “Shared Psychosis” of Donald Trump and His Loyalties. Scientific American, January 11, 2021. (Adli psikiyatrist Bandy X. Lee ile söyleşi.)

Çin ile ABD Arasındaki Yarışı Kim kazanır?

Eğer kaydolursanız, Nature dergi grubu her gün e-posta kutunuza kısa bilgilerden oluşan bir mektup gönderiyor. 10 Haziran 2025 tarihinde gelen mektuptaki kısa notlara baktığımda, aynı sayfada Çin ile ABD arasında hemen her alanda yürütülen savaşı kimin kazanacağını yordamamızı kolaylaştıracak iki haber yer aldığını gördüm.

“Çin Dünyanın En Üst Düzey Yeteneklerini Çekmek İçin Nasıl Yarışıyor” başlıklı ilk haberde, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in bir araştırma merkezindeki araştırmacılarla sohbetinin gösteren bir resmin altında Çin’in çeşitli eyaletlerindeki ve kentlerindeki üniversitelerin ve araştırma merkezlerinin verdikleri teşviklere dair örnekler yer alıyor. Örneğin, Sichuan Eyaletindeki kırsal bir bölgede yer alan Gulin ilçesi eğer oraya taşınırlarsa doktora sahiplerine 30.000 yuan (42.000 ABD Doları) ve aylık 3000 yuan ödüyor. Zhejiang Eyaletindeki Taizbou kenti yeni yerleşimler için üniversite mezunlarına 100.000 yuan’a kadar ödeme yapıyor. Hunan Eyaleti yutdışından taşınan doktora öğrencilerine 1.000.000 yuan civarında bir para ödüyor.

Bunun gibi birçok örnekte Çin genelinde eyaletlerde ve kentlerde yerli ve yabancı araştırmacılar, öğrenciler, mucitler aranıyor. Karşılığında büyük miktarda para, konut, sağlık hizmeti, eşlere iş, vb. avantajlar sunuluyor. Bunlara üniversitelerin verdiği cömert maaşlar ve merkezi hükümetten gelen araştırma fonları da ekleniyor.

Son zamanlarda ABD’nin özellikle Çin vatandaşlarına yönelik göç kurallarını sıkılaştırmasının bu çabalara yarayacağı söyleniyor.

Çin daha önce Bin Yetenek Planı ile uluslararası bilim insanlarını çekmeyi amaçlıyordu, fakat bugün kendi yetenek havuzunun da epey derinleştiği kabul ediliyor. Deepseek’in başarısı bunun bir örneği… Artık yerli yeniliklere ve teknolojik özyeterliliğe vurgu daha fazla…

2023 tarihli bir araştırma (Xie et al., 2023) 2010 ve 2021 yılları arasında Çin kökenli bilim insanlarının ABD’yi terk ederek Çin dahil diğer ülkelere göçünde istikrarlı bir artış olduğunu bulmuştu. Ancak, uzun vadede Çin’in bu yetenekleri uzun süre elinde tutabilmesi için akademik özerklik, şeffaflık ve yaşam kalitesi konularındaki endişeleri de ele alması gerektiği söyleniyor.

İkinci habere göre, kendisi yıllardır aşılar konusunda insanların zihnindeki kuşkuları besleyen Robert J. Kennedy Sağlık Bakanlığı (Health Secretary) görevine geldikten sonra Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin 17 üyesinin tümünü işten çıkarmış. Trump yönetiminin daha önce de çeşitli üniversitelerin araştırma fonlarını kestiği, yabancı öğrencilerin ve araştırmacıların ülkelerine dönmesine yönelik politikaları yürürlüğe soktuğu, oysa uzun vadede bilime yatırım yapan ülkelerin her açıdan kazançlı çıkacağı düşünülürse, ABD-Çin rekabetinde kimin kaybedeceği şimdiden tahmin edilebilir gibi geliyor.

Kaynaklar:

Psikiyatrik Hastalıkların Kriminalizasyonu

Psikiyatrik rahatsızlıkların kriminalize edilmesinin arkasında ne var?

Fiziksel dünya gibi toplumsal hayatın, kültürün de kendine özgü işleyiş kuralları vardır. Örneğin, ilişkilerde yaşadığınız herhangi bir duygusal sorunu görmezden gelirseniz ve bu görmezden gelme tavrı alışkanlığa dönüşürse, o sorun kendini bir şekilde, ama bu kez semptom olarak gösterir. Toplumlar ve onların yöneticileri de sorunları analiz edemeyebilir ya da sınıfsal, politik çıkarlarından dolayı görmezden gelebilirler. Nasıl ki çözülmeyen bireysel sorunlar insanın karşısına semptom olarak çıkıyorsa, göz ardı edilen toplumsal sorunların da kendilerini gösterme biçimleri, yani, semptomları vardır.

Ancak, insan çoğu zaman kendi çıkarları, kendine özgü bakış açısı, bulunduğu bağlam, hayat dönemi, psikolojik yapılanması, vb. nedenlerle kendini en azından bir süre kolayca kandırmaya yatkın bir türdür. Toplumlar da öyle. Buna uygun olarak, yüzyıllardır insanlar yaşadıkları fakat anlayamadıkları sorunları yine bilmedikleri, tanımadıkları başka güçlere, başka insanlara, özellikle başka gruplara yükleme eğiliminde olmuşlardır. Bunlar bazen komşu kabile, bazen cadılar, bazen komünistler, vs. olabilir. Toplumun kendi gelişim evresinin, kendi işleyiş dinamiklerinin sonucu olarak ortaya çıkan bu yansıtmacı savunma biçimi, yönetenler tarafından da kullanılmaya elverişlidir ve nitekim çeşitli dönemlerde başarıyla kullanılmıştır da. Örneğin, Selanik’te Atatürk’ün evine adam gönderip bombalattıktan sonra İstanbul’da insanları kışkırtıp azınlıkların üzerinde saldırtmanın, sonra da bu olaylardan komünistleri sorumlu tutup onları yargılamanın ne kadar keskin bir zekanın ürünü olduğu üzerinde düşünmeye değer.

Psikiyatri hastaları toplumsal bir kesim olarak baştan itibaren böyle bir yansıtma için en uygun adaylardan biridir. Bilinen tarihin başından beri psikiyatrik sendromların yol açtığı davranışlar, bunları anlamlandıramayan insanların “hasta”lardan çekinmelerine ve onları dışlamalarına neden olmuştur. Foucault’nun “büyük kapatılma”sının mekanları olan tımarhaneler ile cüzzam hastanelerinin -Bakırköy’deki gibi- yan yana inşa edilmiş olması bile bu insanları toplumdan dışlama politikasının somut örneklerindendir. Dolayısıyla, sorunları üstüne yükleyecek bir grup arandığında psikiyatri hastaları elverişli bir gruptur. Enflasyonun nedeni olarak suçlanamasalar da, aksine bütün kanıtlara karşın, toplumun gözünde şiddet olaylarının failleri haline kolaylıkla getirilebilirler.

Peki, bugünlerde neden psikiyatri hastaları suçlamaların odağı haline geldiler? Tıpkı 6-7 Eylül olayları gibi, bu olgunun altında yatan “akıllıca” mantık şudur: Nasıl ki Türk lirasının değerinin düşmesinin nedeni ekonomik yapı ve uygulanan politikalar değil Geziciler ve dış güçlerse, yurttaşların büyük bölümünü tedirgin eden yaygın şiddet olaylarının nedeni de ekonomik eşitsizlik ve yoksullukla paralel giden bir yasasızlık, birlikte yaşama sözleşmesi olan anayasa metnine uyulmaması, işine geldiğini yasayla korkuturken işine geldiğine yasalar yokmuş gibi davranılması değil, psikiyatri hastalarının kliniklerden dışarıya salınmasıdır.

Bu rahatsızlıklar toplumsal ve kamusal olarak nasıl giderilebilir?

Öyle olmasalar da, ikisi ayrı kategorilermiş gibi, ister psikolojik, isterse biyolojik açıdan düşünülsün, hastalık denen şey, mutlak, tarihsellikten, toplumsallıktan, kültürden kopuk bir olgu değildir. Patolojik şişmanlık (obezite), şeker hastalığı, yüksek tansiyon gibi hastalıklar bunun en iyi örnekleridir. Bu “hastalık”lar kapitalist toplumun dayattığı hayat tarzından, çalışma koşullarından, beslenme biçimlerinden bağımsız düşünülemez. Yoksulluk, trafik sıkışıklığı, zamansızlık, dinlenememe, sağlık açısından nitelikli yiyecekler yerine ucuz, fakat enerji veren endüstri ürünleriyle beslenme, vs. gibi nedenler patolojik şişmanlığa, o da şeker hastalığına ve çoğu zaman yüksek tansiyona yol açar. Ancak, kimsenin kapitalist üretim ve bölüşüm biçimlerinin değiştirilmesi, gönüllülerin severek üretim yapabilecekleri, adil, dayanışmacı, doğayla uyumlu bir dünya kurulması üzerine konuşması istenmez. Sermayenin beslediği medyada yer alan “uzmanlar” şişmanlık ve zayıflama üzerine konuşur; zayıflatan ve tansiyonu düşüren ilaçlar üzerine konuşur, çeşitli diyetler, fitness salonları, vs. üzerine konuşur. 

Çok büyük oranda genetik olarak aktarılanlardan en az genetik olup en çok çevresel etkenlere bağlı olanlara kadar psikiyatrik “hastalıklar” da tıpkı patolojik şişmanlık, şeker hastalığı ya da yüksek tansiyon gibi belli bir tarihsel kesitte, belli bir toplumsal ve kültürel bağlamda daha yaygın biçimde ortaya çıkarlar. Böyle bakıldığında depresyon ile şeker hastalığı arasında çok fazla fark olmadığı görülebilir. Nasıl ki farklı bir dünyada; rekabetin ve geçim kavgasının yarattığı stresin daha az olacağı, insanların severek üretim yapacakları, doğayla uyumlu biçimde yaşayacakları adil bir dünyada şeker hastalığına zemin hazırlayan çevresel etkenler daha az olacaksa, böyle bir dünyada kendisi de yaşantılardan beslenen beynin hastalıkları, yani psikiyatrik hastalıklar da daha az görülecek, belki kökleri de kazınacaktır.

Ülkede şiddet mi artıyor, yoksa görünürlüğü mü?

Ne yazık ki bu soruyu yanıtlamak için elimizde sağlıklı, yeterli istatistiksel veriler yok. Ancak, günlük konuşmalara ve medyaya yansıdığı kadarıyla, toplumun şu anda ikili bir şiddet sarmalının içinde kendini çok çaresiz hissettiği sonucuna varılabilir. Bu sarmalın bir yanını ekonomik ve politik şiddetin yoğunlaşması, ikincisini de gündelik hayatın şiddete teslim edilmesi oluşturmaktadır. Ekonomik ve politik şiddet geniş kitlelerin derin biçimde yoksullaştırılması ve bununla yakından ilişkili olmak üzere bu duruma itiraz edenlerin zorla susturulması şeklinde kendini gösteriyor. Yine bununla birçok noktadan ilişkili olan gündelik hayatın şiddeti ise mafyalaşma, insanlara yönelik rastgele saldırılar, kadınlar ve çocuklar gibi toplumun görece zayıf kesimlerine yönelik taciz, tecavüz ve cinayetler şeklinde ortaya çıkıyor. Yöneticilerin herhangi bir yasaya tabi olmadıkları düşüncesinin bu tabloya katkısı ne kadar vurgulansa azdır. Eklemek gerekir ki, toplumsal patlama her zaman grevler, direnişler, gösteriler şeklinde ortaya çıkmaz, şiddetin toplumun kılcal damarlarına kadar yayılıp olağanlaşması da toplumsal patlamanın bir versiyonu sayılır.

Evet, elimizde istatistiksel veriler yok, fakat medyaya yansıyanların nesnel olarak gözlemlenmesinden ve zaman zaman bize çok iyi yol gösteren öznel hislerimizden yola çıkarsak, toplum olarak kendimizi yoğun bir şiddet atmosferinde hissettiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durum, soğuk rakamlardan tanık bulmaya ihtiyaç duymayacağımız kadar açık olup elimizden geldiğince alternatif hayat biçimleri üzerinde daha yoğun olarak düşünme ve bu yönde çaba gösterme sorumluluğumuzu da artırmaktadır.

Karanlık Üçlü (Dark Triad)

Craig Neumann, Scott Barry Kaufman. Psyche.

Son yıllarda narsisizm, psikopati ve Makyavelizmden oluşan karanlık üçlü üzerine birçok araştırma yayımlandı. Araştırmalara bakılırsa, genel nüfusun %1-2’si uç düzeyde karanlık üçlü özellikleri sergiliyor. %10-20 ise orta düzeyde. Ancak bu ılımlı düzeyde bile karanlık üçlü özelliklerine sahip olan kişiler yalan söylüyor, aldatıyor, ırkçı tutumlar takınıyor ve başkalarına şiddet uyguluyorlar.

By Melisa Hogan (wikimediacommons)

Kişiiliğin bir de aydınlık yanı, aramızdaki ‘sıradan azizler’ var: Bu kişiler başkalarıyla içtenlikle ilgilenir, onlara bir amaca yönelik araçlar olarak değil sorgusuz iyi muamele ederler. Başkalarının başarılarını alkışlar, insanların temelde iyi olduğuna inanır, herkesin onuruna saygı duyarlar. İnsanların %30-50’si de belirgin bir aydınlık kişilik profili gösteriyor. Bu oran özellikle kadınlarda daha yüksek.

İlk bakıldığında “sona kalan dona kalır” sözü doğru gibi görünüyor. Enerjinizi hep başkalarına özen göstererek harcarsanız, belki de arkada kalmaya mahkum olursunuz. Başkalarının hislerine aldırmadan onları aldatmaya ve kullanmaya hevesliyseniz, hep “bir numara” olmakla ilgilenir ve daha hızlı zirveye çıkarsınız. Fakat araştırmalar bu çıkarımları desteklemiyor.

Araştırmalarda “başarılı” karanlık kişilik fikrine destek var, ancak, bir noktaya kadar. Örneğin, bir çalışmada psikopatik kişilik özellikleri olanların partnerle rekabet etmelerini gerektiren bir ödev verildiğinde daha fazla, fakat işbirliği gerektiren bir ödev verildiğinde daha az puan kazandıkları bulunmuş.

Donald Trump’un ve Sadık Destekçilerinin “Paylaşılmış Psikozu”

Yazının Özgün Hali: Tanya Lewis. The “Shared Psychosis” of Donald Trump and His Loyalties. Scientific American. Ocak, 2021.

Not: Bandy X. Lee, Dünya Ruh Sağlığı İttifakı’nın (World Mental Health Coalition) başkanıdır ve The Dangerous Case of Donald Trump: 27 Psychiatrist and Mental Health Experts Assess a President (Tehlikeli Donald Trump Vakası: 27 Psikiyatrist ve Ruh Sağlığı Uzmanı Bir Başkanı Değerlendiriyor) başlıklı bir kitabın yayımlanmasına öncülük etmiştir. Grup, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin 1970’lerde kılavuzlara koyduğu, psikiyatristlerin “şahsen muayene etmedikleri kamusal şahsiyetler hakkında profesyonel görüş bildirmelerini istemeyen” Goldwater kuralına karşı, Nazizm’e tepki olarak oluşturulan Ceneve Bildirgesi’ne gönderme yapmaktadır. Lee yakın zamanda Profile a Nation: Trump’s Mind, America’s Soul (Bir Ulusun Profili: Trump’un Aklı, Amerika’nın Ruhu) kitabını yazdı. Kitap, arka planda bütün olarak ülkenin ve Trump destekçilerinin yer aldığı psikolojik bir başkan değerlendirmesidir. Lee ve meslektaşları 9 Ocak’ta Trump’un hemen görevden alınmasını talep eden bir bildiri yayımladılar.

Bildiğiniz gibi, 7 Ocak’ta ABD’nin başkenti Washington’da “tuhaf” bir olay yaşandı. ABD’nin dünyanın geri kalmış birçok ülkesinde onlarca yıldır sahnelediği darbe senaryosu, neredeyse kendi yuvasında gerçekleşiyordu. O gün Trump taraftarları kitleler halinde Kongre’yi bastı. Bütün dünyaya bir tiyatro sahnesini andıran şaşırtıcı görüntüler servis edilmeye başlandı. ABD’de böyle bir olayın yaşanabileceği çok kimsenin aklından bile geçmezdi. Ancak, olaya şaşırmayanlar da vardı. Aşağıda adli psikiyatrist Bandy X. Lee ile yapılan söyleşiyi bulacaksınız. Söyleşi sadece ABD’de değil, dünyanın birçok ülkesindeki otoriter popülist politikacılar ve onların destekçilerini anlamak ve demokratik bir çözüm üretmek isteyenler için de ufuk açıcı olabilir.

İnsanları Trump’a çeken nedir? Destekçilerinin animus’u, arkalarındaki itici güç nedir?

Başlıca iki duygusal güç var: Narsistik sembiyoz ve “paylaşılmış psikoz”. Narsistik sembiyoz önder-izleyici ilişkisini mıknatıs gibi çekici kılan gelişimsel yaralanmalara işaret eder. Benlik-değerindeki içsel eksikliği telafi etmek için aşırı övgüye aç olan önder, büyüklenmeci tümgüçlülüğünü (omnipotence) yansıtırken, toplumsal baskıyla ya da gelişimsel yaralarla muhtaç hale getirilmiş olan izleyiciler de böyle bir ebeveyn figürüne ihtiyaç duyarlar. Bu tür yaralı kişilere iktidar makamı verildiğinde, kitlede bir “anahtar-kilit” ilişkisi yaratan patolojiler ortaya çıkar.

Paylaşılmış psikoz” (folie a millions: milyonların deliliği) ulusal düzeyde olduğunda, durum sıradan grup psikolojisinin ötesine geçer ve ciddi semptomlar kitlelere bulaşır. Çok semptomlu bir kişi, etkili bir konuma getirilirse, bu kişinin semptomları nüfusun içinde duygusal bağlar aracılığıyla yayılır, varolan patolojileri çoğaltır ve önceden sağlıklı olan kişilerde bile hezeyanları, paranoyayı ve şiddet eğilimini tetikler. Tedavi, maruziyeti ortadan kaldırmaktır.

Trump’un kendisi neden şiddete ve yıkıma doğru kaymış gibi görünüyor?

Ruhsal arazlar suçlu aklı ile birleştiğinde, insanlar tek başlarına olduklarından daha tehlikeli olabilirler. İnsan sevgiye sahip olamazsa, saygı görmek ister. Saygı olmadığında da korkuya başvurur. Trump bugün saygınlığını katlanılamaz ölçüde yitirdi: Seçim yenilgisi ulus tarafından reddedildiğini gösterdi. Şiddet her zaman iktidarsızlık, yetersizlik ve gerçekten üretken olamama hislerini telafi etmeye yardımcı olur.

Trump’un gerçekten hezeyanlı ya da psikotik davranış sergilediğini düşünüyor musunuz? Yoksa, sadece iktidarını korumak için utanmazca çabalayan bir otokrat gibi mi davranıyor?

Bu ikisinin de olduğuna inanıyorum. Aşırı narsizmi, demokrasinin gerektirdiği gibi, diğer insanlarla eşit olmasına olanak vermediğinden, kesinlikle otokratik bir eğilimi var. [Fakat] birincisi, Trump hezeyanlarına gerçekten inanıyor. İkincisi, dünyayı istediği gibi görmesine engel olan gerçeklere büyük tahammülsüzlüğüyle kendini gösteren duygusal kırılganlığı onu psikotik çalkantılara hazır hale getiriyor. Üçüncüsü, kamusal kayıtlarına bakılırsa, diğer insanlarla hezeyanlarını neredeyse doğrulayan sayısız görüşme yaptığı görülüyor.

Destekçilerinin gösterdikleri nefret nereden geliyor? İyileşmeyi özendirmek için neler yapabiliriz?

İzleyicilerinde mutlak değil ama göreli sosyoekonomik yoksunluktan kaynaklanan önemli psikolojik yaralar var. Büyük yaralanmalar, öfkeler ve yeniden nefrete yönlendirilebilir enerjiler var. Trump bunları toplayıp manipülasyon amacıyla kışkırttı. Yarattığı duygusal bağlar paylaşılmış psikozu kitlesel ölçekte kolaylaştırdı. Hazırladığımız koşulların doğal bir sonucu bu. İyileşmek için genel olarak üç adım öneriyorum: 1) Saldırgan failin (ağır semptomları olan etkili kişinin) uzaklaştırılması, 2) reklamcılıkta yaygın olan ama artık politikada da benimsenen düşünce kontrol sistemlerinin dağıtılması ve 3) kolektif ruh sağlığının kötü olmasına her şeyden önce neden olan sosyoekonomik şartların düzeltilmesi.

Onun başkanlıktan sonra ne yapacağını düşünüyorsunuz?

Başkanı, izleyicilerini ve ulusu izole olarak değil, bir ekoloji olarak düşünmemiz gerekir. O nedenle, başkanlıktan sonra ne yapacağı büyük ölçüde bize bağlı. Gölge başkanlık kurmak gibi ulus için yıkıcı olabilecek bir takım sonuçlar elde etmesini önlemek için aktif müdahale etmemiz gerekir. Sınır tanımayacaktır, o yüzden görevden alınıp kovuşturulmalıdır. Onun artık bir önder değil, bir izleyici olduğunu unutmamalıyız ve onun kendisine içeriden koyamadığı sınırlamaları bizim dışarıdan koymamız gerekir.

Destekçilerine ne olacağını düşünüyorsunuz?

Durumu uygun bir şekilde halledebilirsek, epey bir düş kırıklığı ve travma ortaya çıkacaktır. Bu iyi bir şey; anormal bir duruma karşı sağlıklı tepkiler… İyileşme için duygusal destek sağlamalıyız. Ait olma ve saygı görme da dahil, toplulukların desteği de bunlar arasındadır. Kült üyeleri ve istismar kurbanları çoğu zaman ilişkiye duygusal olarak bağlıdılar, kendilerine verilen zararı göremezler. Bir süreden sonra aldatmanın büyüklüğü kendi acı ve düş kırıklıklarını gizlemekte el birliği eder. Bu, gerçeği görmekten kaçınmalarına neden olur. Tehlike, bir başka patolojik figürün çıkıp onları yanlış bir “çözüm”le cezbetmesidir.

Gelecekteki ayaklanma girişimlerini ya da şiddet hareketlerini nasıl önleyebiliriz?

Şiddet uzun bir sürecin son ürünüdür, bu yüzden de önlemek çok önemlidir. Davranışsal şiddetin en güçlü uyarıcısı, yapısal şiddet ya da eşitsizliktir. Ekonomi, ırk ve cinsiyet dahil, tüm biçimleriyle eşitsizliğin azaltılması şiddetin önlenmesine yardım edecektir. Önlemenin etkili olması için, bilgi ve derin bir anlayışın ihmal edilmemesi gerekir, böylece pandemide olduğu gibi, başımıza nelerin gelebileceğini öngörebiliriz. Trump döneminde esas olarak etik kılavuzların politik nedenlerle çarpıtılması yüzünden ruh sağlığı profesyonelerinin suskunluğu, bana göre, ulusun bu başkanlığın tehlikelerini anlama, öngörme ve önlemede yetersiz kalması bakımından felaket oldu.

Trump’u desteklemeyen fakat hayatlarında onu destekleyen kişiler ya da “mini-Trumplar” olan insanlar için ne önerirsiniz?

Trump ile destekçileri arasındaki ilişki istismara dönük bir ilişki olduğundan, bu çok zor. Aklınızı istismarcıya rehin verdiğinizde, artık olgular sunmak ya da mantığa başvurmakla konunun bir ilgisi kalmaz. Trump’un iktidardan ve nüfuz alanından çıkarılması kendi başına iyileştirici olacaktır. Fakat ilk olarak destekçilerinin inançlarını yüzleştirmeyi önermiyorum, çünkü bu sadece direnci artıracaktır. İkincisi, amaç ikna etmek değil, onların hatalı inançlarına neden olan durumların değişmesi olmalıdır. Üçüncüsü, içlerinde hezeyanlı hikayeler taşıyan insanlar bu hikayelerinin yanlış olduğunu kabul etmemek için gerçekliği kolayca ezip geçme eğiliminde olduklarından, herkesin kendi gücünü ve ruh sağlığını koruması gerekir. Mimi-Trumplara gelince… her şeyden önce katı sınırlar koymak, teması kısıtlamak, hatta mümkünse ilişkiyi bırakmak önerilebilir. Ben şiddet eğilimi olan kişileri tedavi etmekte uzmanlaştığımdan, onlar için yapılabilecek bir şeyler olduğuna her zaman inanıyorum, fakat mecbur kalmadıkça pek tedaviye başvurmadıkları da bilinmelidir.

Daha Yüksek Düzeyde Narsisizm Daha Fazla Politik Katılımla İlgili Olabilir

Kaynak: https://neurosciencenews.com/narcissism-politics-17084/

Özet: Çalışmalar narsisistik kişilik özellikleri olanların politik olarak daha aktif olabileceklerini gösteriyor. Politikacılarla temas kurma, dilekçe imzalama ve politik davalara bağışta bulunma olasılıkları daha yüksek. Önceki çalışmalar narsistik özellikleri, çatışma ve iç kargaşa dahil, işleyen demokrasiler için zararlı davranışlarla ilişkilendirmişti.  

Seçmenlerin politikayla meşgul olmaları sağlıklı demokrasi için çok önemlidir, fakat herkes seçimlere ve diğer politik etkinliklere aynı düzeyde katılmaz. Yeni araştırmalar narsisistik özellikleri olan kişilerin politik olarak da daha etkin olabileceklerini göstermektedir.

ABD ve Danimarka’da yapılan çalışmalarda araştırmacılar; bencillik, haklılık duygusu ve hayran olunma gereksiniminden oluşan narsisistik özellikleri fazla olan kişilerin politikaya katılma olaslıklarının da daha yüksek olduğunu buldular. Bu etkinlikler politikacılarla temas kurma, dilekçe imzalama, para bağışlama ve ara seçimlerde oy kullanma gibi davranışları içerebilmektedir.

Araştırmacılardan, Penn State Üniversitesi’nden profesör Peter Hatemi “Eğer kendi kişisel kazançları ve statüleriyle daha fazla ilgilenen insanlar seçimlerde daha büyük bir rol oynarsa, kendi arzularını yansıtan adayların ortaya çıkmasını bekleyebiliriz: Narsisizm, narsisizm doğurur” diyor.

Daha önceki çalışmalar genel nüfusta narsisizm düzeyinin yüksek olmasının bir yandan daha az işbirliği, daha az uzlaşma ve daha az bağışlayıcılıkla, diğer yandan daha fazla çatışma ve daha fazla iç kargaşayla bağlantılı olduğunu bulmuştu.

Bu yeni çalışmanın sonuçları üstünlük ve otorite/liderlik özelliklerinin daha fazla katılımla, kendine yeterlik duygusunun ise daha az katılımla ilişkili olduğunu gösterdi. Başka bir deyişle, kendilerine, kendilerinin başkalarından daha iyi olduklarına inanan insanlar politik sürece daha fazla katılıyorlar. Bu, politikaların ve seçim sonuçlarının giderek artan biçimde daha fazla şey isteyen fakat daha az verenler tarafından belirlendiği anlamına geliyor.

Hatemi kesin bir çözüm getirmek zor olsa da, daha farklı karakterlerde seçmenlerin politikaya katılımını artırırken narsisizmin fazla temsilini azaltmanın yollarını bulmanın iyi bir bağlangıç olacağını söyledi.

“Demokrasinin başarılı biçimde çalışması için kurumlara, sistemin etkililiğine ve demokratik süreçlere katılıma güven gerekir. Eğer fazla narsisistikler politikayla daha çok ilgilenirse ve politik sürecin kendisi toplumda narsisizmi beslerse, demokrasimizin geleceği tehlikede olacaktır.”

Özgün Makale: Fazekas Z, Hatemi PK. Narcissism in Political Participation. Personality and Social Psychology Bulletin. June 4, 2020.

Aldatmayı Saptama Algoritması İşe Yarar Mı?

Psikeart Ocak-Şubat 2019 (Aldatma)

Ebeveyn ve evlat sevgisi de dahil olmak üzere, belirgin toplumsal içgüdüler bahşedilmiş herhangi bir hayvan, kaçınılmaz olarak bir ahlak anlayışı ya da vicdan kazanacaktır.

(Darwin, İnsanın Kökeni)

Kurallara uymamak bir marifet midir? Kurulu düzene başkaldırı mıdır? Devrimci bir eylem midir? Örneğin, İstanbul’un kaotik trafiğinde gıdım gıdım ilerlemeye çalışırken yanımızdaki emniyet şeridinden 90 km hızla geçen arabayı bu devrimci eylemi için alkışlamalı mıyız? Görüyoruz, kimi arkasında Arapça Besmele yazan bir Doblo, kimi KAtatürk imzalı bir Astra olabiliyor. Yani, ideolojik bir mesele değil, belli ki. Bir Müslüman sıkışık trafikte kurallara uyarak beklerken yanından kurallara uymadan geçen, hatta emniyet şeridine çok yaklaştığı için korna çalıp kenara çekilmesini isteyen besmeleli bir Doblo sürücüsü hakkında ne düşünür acaba? Ya da aynı durumdaki bir Atatürk hayranı, arkasına KAtatürk imzası yapıştırmış bir arabanın emniyet şeridinden -muhtemelen bir suçluluk da hissetmeden- ilerlemesini nasıl yorumlar?

Kısa da olsa bir dönem göz ağrımız olan Psikodiyalektik Araştırmalar Derneği’nde Gönül Yarası filmi üzerine yönetmen Yavuz Turgul’un da katıldığı bir söyleşide, filmdeki Halil (Timuçin Esen) karakteri dolayımıyla solcuların psikopati meselesini çözmeleri gerektiğini, 12 Eylül öncesinde olduğu gibi, bazı toplumsal hareketlerin psikopatlara açık olması yüzünden değerinden kaybettiğini, ileride de kaybedeceğini, vs. söylemiştim. Sonlara yaklaşmıştık sanırım, çok fazla tartışmaya zamanımız yoktu, ancak, tarihsel ilerlemede psikopatların rolünü göz ardı etmemek gerektiği, birçok ilerlemede başı çektikleri, vs. şeklinde uyarılar geldiğini hatırlıyorum.

Öte yandan, herkes emniyet şeridinden gitse, yol boş kalırdı elbette. Buradan, birilerinin yararlanabilmesi için en azından çoğunluğun kurallara uyması gerektiği sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim, insanların birbirlerini öldürmelerini, işkence çektirmelerini istemiyoruz; özellikle çocuklara, zayıf durumda olanlara, hastalara kötü muamele edilmesi halinde genel bir itiraz yükseliyor, vs. Neyse ki, ortak karşı çıkacağımız birçok konu var. Daha önce Psikeart’ın bazı sayılarında insanın toplumsal bir varlık olduğundan, bu durumun insanı toplumsal zihinle düşünmeye mecbur bıraktığından, dolayısıyla, insanı her zaman ilişkileri içinde değerlendirmenin temel bir ilke olması gereğinden söz etmiştim. Bu yazıda, söz konusu toplumsallığı aşındırması beklenen, ama doğal tarihte bunca süre geçmesine karşın insan hayatındaki mevcudiyetini sürdürme başarısı gösteren Aldatma’dan söz edeceğim.

#direndepresyondakibirey

(Not: Bu yazıyı yayımlanması için Birgün Pazar ekine gönderdim. “Polemik yazıları yayımlamayı tercih etmediklerini” belirterek reddettiler. Burada yayımlıyorum, belki birkaç kişiye ulaşır.)

1 Temmuz 2018’de Birgün Pazar’da “Bir Sahte Sığınak Olarak Antidepresanlar” başlıklı bir yazı çıktı. Son yıllarda gerek tıp camiasında, gerek kamuoyunda, gerekse şarlatanlar arasında antidepresan ilaçların etkililiği çokça tartışılmaya başlandı. Popüler yayınlara bakılırsa, bu tür ilaçların bir yararları yok, hatta zararlılar. Yazı da bu genel kabulleri ve halk arasında bu tür tedavilere yönelik genel kuşkuyu arkasına alarak “bildiğini okuyor”. Yazar “Neden İlaçlar?” altbaşlığı altında özetle şöyle diyor: Birey düzen karşısında direnç gösteremez, bekleyen sorunlar karşısında ne yapacağını bilmeden sendeler. Sendeleyince bekleyen sorunların altında kalır. Başa çıkamadığı bir eşikte de DANIŞMAN’a başvurur. [Bir de bu var: DANIŞMAN. Ben bunun hekim olmayan ruh sağlığı çalışanlarının hekim gibi hasta bakabilmeleri için uydurdukları bir terim olmasından kuşkulanıyorum. Dikkatinizi çekerim, sorunların altında kalan birey hekime değil, DANIŞMAN’a gidiyor.] Arada ancak felsefecilerin anlayabileceği bir cümle: “Bireyin zihninde beliren böylesi bir yardım düşüncesi, söz konusu sorunlara rağmen, verili ilişkilerle barışık kalmanın bir ısrarıdır aslında.” Anladığım kadarıyla, birey şöyle diyor kendine: “Sorunlarım var, ama ben bu hayata nasılsa öyle devam etmek istiyorum.” Birey yardım istediği danışmanın “alternatif bir bilinç” taşımamasını beklemektedir. Taşımasın ki, sorunlarla kendisinin başa çıkmasını ya da düzeni değiştirmesini istemesin. Danışman (yasalara göre Türkiye’de bu ilaçları sadece hekimler reçete edebildiklerine göre, dürüst olalım, hekim) bu durumda anlaşmaya uyar, alternatif bilinç taşımaz ve bireye ancak “sahte bir sığınak olabilecek olan sentetik ilaçlar” sağlar. [Tüm ilaçlar bir kimyasal sentezle üretildiklerine göre, sentetik ilaçlar dışındaki ilaçlar nelerdir? “Doğal” ilaçlar. Örneğin, St. John’s Wort (sarı kantaron) mu? Gene bir hile: Ben aslında “doğal” ilaçlara karşı değilim. Tipik bir kamuoyu önyargısı daha: “Doğal” ilaçlar kimyasal ilaçlardan daha az tehlikelidir.” Oysa, tam tersine, ilaçlar bin türlü araştırma ve denetimden süzülerek piyasaya sürülürken ve çıktıktan sonra belli prosedürlere uygun olarak takip edilirken, doğal ilaçlar, içerikleri -büyük ölçüde- bilinmeyen ilaçlardır. Örneğin, depresyonda kullanılan St. John’s Wort (sarı kantaron otu) bitkisel bir ilaçtır, ancak, ölümcül karaciğer harabiyeti yapabilir.]

Sorunların altında kalan birey ile (danışman değil) hekim karşı karşıya geldi. Anlaşma gereği, hasta birey ilacını alıp gitti. Peki, sorun ne? Sorun şu: Yazara göre, “bireyin karşılaştığı sorunların hemen hepsi, doğrudan ya da dolaylı olarak, meta bağımlı toplumsal ilişkilerin yapısından kaynaklanan sorunlardır.” Bu nedenle, “sorunların çözümünün biricik yolu düzenin, yani koşulların değiştirilmesidir.” Koşulları değiştiremiyorsa (çünkü “değişim henüz bütünsel anlamda gerçekleştirilememiştir”, biz bunu “henüz devrim olmamıştır!” diye anlayabiliriz), yapılması gereken, hekime koşup ilaç almak değil, “birey nezdinde bir karşı oluşun ortaya koyulmasıdır. Bu karşı oluşun sağlanması, değişimin bireyin düşünce ve eylemlerinde var kılınması, eşdeyişle değişimin parçada gerçekleşmiş olması anlamına gelir.” Af dileyerek anlaşılır bir dile çeviriyorum: “Birey sorunlarını hemen devrimle çözemeyeceğine göre, şimdilik düzene karşı çıkmalıdır.” Burada birey, devrimci bütünün bir “parça”sıdır, gördüğünüz gibi! Elbette “bireyin sorunlar karşısında benliğini güçlendirmesi” de bir olanaktır, ama “uyumu salık veren bir danışan ve danışılan ilişkisinde, başka bir seçeneğin, danışman eşliğinde benliğin yanıltılmasının benimsenmesi daha olasıdır.” Böylece “bireyin mücadele seçeneğini reddetmesi, onu bu noktada [yani, tam mücadeleyi reddettiği noktada] antidepresanlara iter.” Sonuç: “Kendisine tutunmak için belirlediği gerekçeleri ilaçlar yardımıyla pekiştirir ve düzenle olan uyumunu sürdürür.” Yazar daha sonra hem dünyada, hem de Türkiye’de antidepresan kullanımının artışına dair rakamlar vererek son bölümde “ilaçların tahakküm araçlarına dönüşümü”nden söz ediyor.

img_1139

Bu yazının Pazar Eki’nin politik yazılarıyla hemen görülmeyen ama yakın bir ilişkisi var. Anlatmaya çalışayım: İlk yazı Bülent Forta’dan: “Seçim Sonuçlarına İlişkin 10 Saptama”. Ne yazmış? Parlamenter demokrasinin sonu, Suriye faktörü, ekonomik riskler, iktidar gücü, AKP-MHP koalisyonu ve siyasal dengeler, egemen güçlerin muhtemel yönelimi (“daha baskıcı bir yönetim tarzı”), muhalefet tablosu, AKP ile HDP, yeni durum (“bütün toplum bir mücadele alanı olarak kurgulanmalıdır”) ve “mücadeleyi yükseltmek gerek”. Yeni bir şey? Bir öneri? Yok. Her gün gazetelerde okuduğumuz haberleri başlıklar halinde sunarsam, benzer bir tablo ben de çıkarırım. Mücadele nasıl yükseltilecek? Nasıl bir hedefle? Bunun araçları ne olacak? Bir yanıt yok.

Okumaya devam et

Politik Değerlendirme (Haziran 2015)

Hatırlayacak yaştayım: 1980 öncesi Güneydoğu’da yeni ortaya çıkan “apocular”, o sıralarda sokakta gördükleri “Türk solcuları”nı döverlerdi, “sizin burada işiniz yok” diye. (Dövülenlerin bir kısmı da bugün HDP içindeki bileşenlerden biri olan Halkın Kurtuluşu sempatizanlarıydı!)

***

Alanya Panorama

Bu blogun ilk yazısının başlığı “Araçlar ve Amaçlar”dı. O kısacık yazıda şunları söylemiştim:

Feyerabend, Yönteme Hayır kitabında bir olaydan söz eder. Bir tiyatro oyununu izlerken daha önce görmüş olduğu Nazi oyunlarına çok benzediğini fark eder ve kendi kendine sorar: “Marksist” olduğunu iddia eden bu oyunun bir Nazi oyunundan farkı nedir?

Okumaya devam et

Sömürgeleştirilenlerin Psikolojisi

Şizofrengi 1992; 2: 5-7 (Phil Brown. Toward a Marxist Psychology‘den (New York: Harper and Row, 1974) alındı.)

Şizofrengi 2 Sömürgeleştirilenlerin Psikolojisi

Okumaya devam et

İletişim

+905452275336

Kategoriler

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com