//
Arşiv

psikanaliz

This category contains 20 posts

Maskeler ya da Suretler

Denizyıldızı 2005; 2: 2-5

Çocuklar maskelere düşkündür. Birinin, elbette kendilerinin de, alışılmış hallerinden farklı görünmesi ilginç gelir onlara. İlginç, ama eğlendirici değil. Örneğin, tanıdıkları birinin yüzünü buruşturması, farklı biriymiş gibi davranması ya da kendilerine farklı isimlerle seslenilmesi ürkütür onları. Yüzünü değiştirmiş olan kişinin o bildikleri kişi olduğuna, kendilerine farklı bir isimle seslenen şu kişinin aslında tam da o bildikleri kişi olup aslında tam da kendilerini kast ettiklerine iyice emin olduktan sonra eğlenmeye başlayabilirler. Çevrelerindeki kişilerin gördükleri gibi olmayabileceklerini, insanların farklı ortamlarda değişik roller üstlenebildiklerini keşfetmeleri, kendilerinin de o bildikleri eski kişiden farklı biri olabileceğini anlamaya başladıkları zamanlara rastlar belki de. Herkesin bir tür maskeyle, hatta çeşitli maskelerle dolaştığını görürler. Kendileri gibi… Rahatsız edicidir evet, ama rahatlatır da: Olduğu gibi görünmeyen yalnızca onlar değildir.

Toplum içindeyken takılan bu maskelere Jung, persona der (Persona, Latince, maske). Demek ki, kişilik (personality) dediğimiz şeyin maskelerden ibaret olması o kadar şaşırtıcı olmasa gerek. Yine de kişiden söz ederken maskeleri işin içine katmak tedirgin edicidir. Öyle ya, birileriyle karşılaştığımızda, yani yüz yüze geldiğimizde onu tanımak isteriz; dost mudur, düşman mı? Maske bunu engeller; ardındakini gizler. Öyleyse insanlar neden maskeler taşırlar?

Çünkü maske, toplum içine çıkarken giymek zorunda olduğumuz giysidir. Hepimiz birbirimize giysilerimizle görünebiliriz ancak. Yoksa hep çırılçıplak olmamız, yani her durumda aynı tarzda davranmamız, hep aynı yüzle ortaya çıkmamız gerekirdi: Eğlenirken de, üzülürken de. Arkadaşımızın düğününde de, yakınımızın cenazesinde de. Oysa, hepimizin bildiği gibi, tüm bu farklı ortamlar için farklı maskelerimiz vardır. Çünkü maskeler, yani persona, çevrenin talepleriyle bireyin iç yapısının ihtiyaçları arasındaki uzlaşmadan başka bir şey değildir. O halde bu talepleri karşılayabilmek için persona kaçınılmazdır.

Kaçınılmazdır, ama yeterli değildir, çünkü sadece personadan ibaret bir insanın içi boş demektir. İçerideki dünyasıyla, ben’iyle bağlantısı kopmuştur. Sağlıklı bir kişi, içerideki ben’le bağlantısını sürdüren, dışarıya karşı uygun tavırlar geliştirirken ben’ini unutmayan ve personasını da ben’iyle ilişki içinde kullanabilen kişidir. Fakat bunu yapabilmek için de içerinin farkında olmak gerekir; arzularının, doğal yeteneklerinin, olanaklarının ve hedeflerinin. İçeride sadece ben de yoktur. Ben’in öteki yüzü de vardır. Jung  buna da gölge der. Gölge psişik bütünlüğümüzün görünmeyen, ama ayrılmaz bir parçasıdır: “Karanlık kardeşimizdir.” Gölge ben’le paralel bir gelişim gösterir: ben’in kullanmadığı, reddettiği nitelikler  kenara konur ya da bastırılır. Hayatımız boyunca, örneğin toplumsal gereklilikler nedeniyle ya da etik, estetik vb. kaygılarla çeşitli niteliklerimizi kısıtladığımız için, gölge  giderek güçlenir. Böylece ben de giderek tek yanlı, sakat ve güçsüz kalır. Bu nedenle, gölge hiçbir zaman tamamen aydınlığa çıkmasa da, belli niteliklerin bilince çıkarılması ve ben’le ilişkilendirilmesi kişiyi bütünler; güç ve enerji kazandırır. Gölgeyle “yüzleşmek” kişinin kendi doğasını acımasızca eleştirebilmesi demektir. Ancak, bilinçdışındaki her şeyde olduğu gibi, gölge de dışımızdaki bir nesneye yansıtılarak deneyimlenir. İşte bu yüzden, gölgeyle yüzleşmek, karanlığın aslında kendi içimizde olduğunu keşfetmektir.

Persona ya da maske bizde sûret sözcüğüyle karşılanabilir. Sûret; biçim, görünüş, kılık, tarz, dıştan görünen şekil anlamına gelir. (Yunus Emre’de sûret: “gömlek”.) Tasavvufa göre insan Kalu Bela’dan önce mekânsız bir âlemdedir. Bu âlemde o, “aşk”tır, “can”dır, “hak”tır, “ruh”tur. Kalu Bela ile birlikte varoluş içerisinde yer alır. Oluşun içinde yer alması demek, insanın “sûret” kazanması, yani “aşk-can-hak”ın sûret gömleği giymesi, diğer bir deyişle, başkalaşması, başka biri olması demektir. İnsan “sûret”i giymekle “dünya”ya gelmiş olur. Dünyaya gelmekle de başkalaşır. Önceki varlığından farklı biri olur. Farklılık onun sûretidir, zahiridir. Şeytanı yanıltan, onu asi kılan da zaten insandaki özü değil, sûreti görmesidir. Oysa gerçekte değişen bir şey yoktur. Can aynı candır, aşk aynı aşktır, öz aynı özdür. Aslında sûret ya da zahir (görünen) ile “öz” birdir. Fakat bu birliğe ancak kendilik bilgisi ile ulaşılabilir. Bu bilgi insanın önceki varlığı olan “cana, aşka” ulaşma bilgisidir. Bu bilgi aynı zamanda varlıklardaki “birlik”in anlaşılmasını sağlayan bilgidir. Yunus sûret haline gelerek kaybetmiş olduğu birliği bulmak için kendini arar. Aradığı “kendi”ni, “can içinde” bulur. Ancak, bu can da Yunus’un kendisinden başkası değildir. Böylece kendisini kendisinde bulmuş olur: Kendisi, önceki Yunus’tur.

Yunus Emre bir şiirinde insanı “sûret”ten “sıfat”a çağırır. “Sıfat”a gelmek “hayâl”den kurtulmak, “mânâ”yı bulmaktır. “Sıfat”a gelmek, kişinin kendisiyle “yüzleşmesi”, daha doğrusu kendini, içindeki beni bulması, yani gölgesini bilince çıkarmasıdır. Buna analitik terapide “kişiliğin bütünleşmesi” denir.

Kaynaklar

Jacobi, J. C.G. Jung Psikolojisi. (Çev: Mehmet Arap) İlhan Yayınları, 2002.

www.hbektas.gazi.edu.tr

www.adm.deu.edu.tr

dictionary.com

Haz İlkesinin İmkansızlığı

(Düşünbil Dergisi’nin 77.sayısında yayımlandı.)

“… kendimi öldürmedimse, biraz daha fazla matematik öğrenmek istediğim içindir.”

Bertrand Russell, Mutluluk Yolu, sa. 11

“Freud’un Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları kitabına Editör’ün Girişi’nden Freud’un seçtiği özgün başlığın “Das Unglück in der Kultur” olduğunu öğreniyoruz. Sonradan başlık Das Unbehagen in der Kultur olmuş. Yani, Talihsizliği (Unglück), Rahatsızlığa (Unbehagen) dönüştürmüşler, nedense: “Kültürdeki Talihsizlik”, “Kültürdeki Rahatsızlık” olmuş. Sanki yazgısal bir şey, iradi bir şey haline getirilmiş. Bir an Unglück’ün Unbehagen’e değiştirilmesini bir yana bıraksak bile, Kultur’un Civilisation’a dönüşmesine ne diyeceğiz? Kitabın İngilizce’deki acı verici başlığını biliyorsunuz: Civilisation and Its Discontents! Kültür değişmiş ve Uygarlık olmuş! Talihsizlik de Hoşnutsuzluklar… Belki de birbirinin yerine kullanılabilecek kavramlar, ama sanki aralarında küçük de olsa kimi farklılıklar var gibi. Ayrıca, bu sözcüklerin çıkışlarından bu yana ikisi de, yani, kültür de uygarlık da  giderek çeşitlenmiş. Örneğin, ilk başta uygarlık, sayılmayan bir ad iken, tek bir şeyi anlatırken, zamanla sayılır olmuş: “uygarlıklar” sözcüğü ortaya çıkmış: İlkel uygarlıklar, gibi. Sayılmayan bir ad olarak uygarlık,  “bir toplumun merkezileşmiş, kentleşmiş, katmanlaşmış bir yapıya doğru gelişmesini anlatır.” Bir başka tanımlamayla, uygar toplum, doğal ortamdan ayrılmış ve doğa üzerinde egemenlik kurmuş toplum olarak kabul edilir. Latince civitas (kent, şehir) ve civis (yurttaş) ile ilişkilidir. Burada, kent anlamındaki “medine”den gelen “medeniyet” sözcüğünün civilisation’la ilişkisinin daha belirgin olduğuna değinmeden geçmeyeyim. Üstelik, “uygarlık” sözcüğünün erkenden kent yaşamına geçen Uygur Türklerinden geldiğine dair doğrulanmamış bilgiler bulunduğunu da ekleyeyim. Uygarlık, “doğadan kopma ve onun üzerinde egemenlik kurma” halini anlattığına göre, “tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü” olan kültürle örtüşen birçok yönü olması doğaldır. Nihayetinde bunlar, yani, uygarlık ve kültür, “nihai” gerçeklikler değil (öyle bir şeyler varsa elbette). Hatta bunlar, daha çok, biz insanların algıladıklarımıza ve olup bitenlere verdiğimiz adlar. O halde, uygarlık ve kültür üzerine değinmeleri kısa kesip mutluluğa geçeyim.

Mutluluğu geniş anlamda “iyi bir hayat yaşamak” olarak alırsak, entelektüel tarihin en başından beri “iyi hayat”ı neyin oluşturduğu konusunda epey tartışma olmuştur. İlk çağlardan bu yana iyilik haliyle ilgili araştırmaların iki ana eksen etrafında döndüğü söylenebilir: 1) Hedonizm’e göre, iyilik haz ya da mutluluktan oluşur. 2) Yudemonizm’e (eudaimonism) göre ise, “iyilik sadece mutluluk değildir, onun daha fazlasıdır. Aslında iyilik hali, insanın potansiyelinin (demon’unun ya da hakiki doğasının) gerçekleşmesinde bulunur.” Bu iki gelenek, insan doğasına ve iyi bir toplumu neyin oluşturduğuna dair farklı görüşler üzerine kurulmuştur. M.Ö. 4. yüzyılda yaşayan Aristippos hayatın amacının azami miktarda haz yaşamak olduğunu ve mutluluğun hedonik anların toplamı olduğunu öğretiyordu. Hobbes mutluluğun insani iştihalarımızın peşine düşüp onları elde etmekte yattığını savunuyordu, De Sade duyumsama ve haz peşine düşmenin hayatın nihai amacı olduğuna inanıyordu. Bentham gibi faydacı filozoflar da iyi bir toplumun bireylerin hazlarını ve öz-çıkarlarını azamiye çıkarma çabası yoluyla inşa edileceğini savunuyordu.

FREUD’DA ÖLÜM VE YIKIM DÜRTÜSÜ

(Başka Psikiyatri ve Düşünce Dergisi 2009 3)

başka öfke 1
başka öfke 2
başka öfke 3
başka öfke 4
başka öfke 5
başka öfke 6
başka öfke 7
başka öfke 8
başka öfke 9
başka öfke 10
başka öfke 11
Okumaya devam et

FREUD’DA ANKSİYETE KAVRAMI

(Başka Psikiyatri ve Düşünce Dergisi 2008; 1(1))

Psikanaliz, belki de tarihte iz bırakmış ve geniş “kanaat iklimlerini” etki altına almış diğer bir çok bütünsel kuram gibi, Freud tarafından temellerinin atıldığı ilk dönemlerinde, daha anlaşılır bir dile ve günlük hayata ait kavramlara sahiptir. Psikanalizin dili, gene belki diğer bir çok bütünsel kuram gibi, giderek daha teknik, daha ağdalı bir hal alır, sıradan insanın daha güç anlayabileceği bir şekle dönüşür. Hep söylenmiştir, ancak, tekrar örnek verilebilir: Freud’un yazılarında dürtüsel güçlerin temsilcisinden ve buna karşı çıkan örgütlü yapıdan “ego” ve “id” olarak değil; bildiğimiz dilbilgisi zamirlerinden, “ben” ve “o”dan söz edilir. Bizim daha sonra “ego” diye okuyacağımız zihinsel ajansın adı onda Almanca’daki “Ich”tir (Ben), “id” de “Es”tir (O). İngilizceye çevrilirken teknik bir dil kurma kaygısıyla “ben”e karşılık “ego”, “o”ya karşılık “id” önerilmiştir. Freud’un “trieb” şeklinde kullandığı ve daha az biyolojik çağrışımlar içeren “dürtü” terimi, “instinct = içgüdü” olarak çevrilmiştir. Sadece bir çeviri eyleminden başlamış gibi görünen, ancak, elbette psikanalizin gerçek hayatta kendini gösterdiği her alana yayılan; giderek onun tarikatvari bir örgütlenme içinde kendi içine kapanmasıyla sonuçlanan bu “profesyonelleştirme” eyleminin ve bunun sonucunda ortaya çıkan psikanaliz ile geniş okur kitlesi arasındaki büyük yarılmanın -bu sonuca katkıda bulunan sosyo-ekonomik, politik, kültürel etkiler de ihmal edilmeden- başka bir yazıda etraflıca tartışılması uygun olabilir.

IMG_20180116_220249.jpg
başka akaygı

Şimdilik, konumuz olan “anksiyete” kavramının da benzer bir süreçten geçerek benzer bir akıbete uğradığını söylemek yeterli olabilir. Zira, bugün yaygın olarak “anksiyete” terimiyle karşıladığımız duygu halinin Freud’un yazılarında olağan Alman konuşmasında sık kullanılan bir sözcük olan “angst”şeklinde geçtiği biliniyor.”Angst” ise etimolojik olarak “dar”, “kısıtlı” anlamındaki Almanca sözcük “eng”le akraba. Anksiyete, Latince “sıkmak”, “sıkıştırmak” anlamına gelen “engere”den türemiş. (Editör’ün Eki, “Anksiyete Nevrozu Adı Altında Belli Bir Belirti Kümesini Nevrasteniden Ayırmanın Nedenleri Üzerine. Psikopatoloji içinde, s. 56-7) O halde “anksiyete”nin geçtiği yerlerde bunu bir tür sıkışma/boğulma hissi, halk diliyle “daralma” olarak okumak mümkün.

Okumaya devam et

PSİKANALİTİK REVİZYONİZM

Bu çeviri yazı, Russell Jacoby’nin Social Amnesia (Critique of Conformist Psychology from Adler to Laing. Boston: Beacon Press, 1974) kitabından alınarak (Şizofrengi‘de (sayı 21, 1996; sa: 5-7) yayımlanmıştı. Daha sonra bu kitap Belleğini Yitiren Toplum adıyla Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı.

Sigmund Freud’un kuramlarına ilk karşı çıkan Alfred Adler’di. Adler’in 1911’de Freud’la bozuşmasıyla sonuçlanan psikanalizi yeniden şekillendirme çabası, daha sonra neo- ve post-freudcuların katkılarında bulunan bütün öğeleri içeriyordu. Sonrakiler gibi bu çabada da yeni formülasyonlar daha insanî, liberal ve toplumsal bir bilinç adına ortaya kondular. Sonrakiler gibi burada da kuram ve üstkuramdan pratiğe ve pragmatizme, cinsel ve ruhsal derinlik ve geçmişten cinselliksiz ruhsal bir yüzeye ve bugüne doğru bir kayma meydana geldi. Sonrakiler gibi burada da öznellik “birey” kisvesiyle psikanalize eklendi. Bütün bu liberal revizyonlar psikanalizin devrimci özünü sağduyu ile değiştirdiler. Adler ve ardından gelenler bastırma, çocuk cinselliği ve libido gibi ayrıksı kavramlardan kaçmaya çalıştılar, çünkü bunlar “geleneğin önyargılarına ters düşüyorlardı”.

Şizofrengi 20 kapak

Freud’un Adler’e tepkisi, Frankfurt Okulu’nun neo-freudculara verdiği yanıtın önhabercisiydi. Her ikisi de psikanalizin önceliklerinin yerine gündelik aklın konmasına; içgüdüsel dinamiğin yerine toplumsal etkenlerin ya da ilginin, bastırma ve cinselliğin yerine güvensizliğin ve amaçların, derinlik psikolojisi yerine yüzey psikolojisinin geçirilmesine karşı çıkıyordu. Freud’a ve eleştirel kurama göre, cinsellik, bastırma ve libido psikanalizden çıkarılacak şekilde revize edildiği anda, psikanalizin kendisi bastırılmış demektir. Adorno, neo-freudcular üzerine yazarken, “yüceltmeyi analiz etmek yerine” diyordu, “revizyonistler analizin kendisini yücelttiler.”

Okumaya devam et

Psikanalizin Mirası

(Şizofrengi, Ocak 1993 Sayı 6: sa. 14-15)

Psikiyatri giderek artan bir şekilde tıbbın bir dalı haline geliyor. Dünya çapında egemen psikiyatri uygula malarını belirleyen Amerikan psikiyatrisi kuramsal olarak yüzyıl önce sinin Kraepelin çağına dönerek psikiyatrik “bozuklukları” sınıflandır maya çalışır ve bunu yaparken bu bozuklukların oluş nedenlerine atıfta bulunmadığım, “ateorik” olduğunu iddia ederken; pratikte, nedenle ri konusunda bir düşüncesi olmadı .ğını söylediği bu bozuklukları tanı ölçütleriyle, ölçeklerle nicelleştirmeye, laboratuar ve istatistik yöntem leriyle biyolojik etkenleri belirleme ye; dahası kliniklerde, nedenlerini bilmediğini söylediği hu bozuklukla rı biyolojik tedavilerle “iyileştirme ye” uğraşıyor. Psikiyatri gündemin deki bu bir yandan “ateorik”, öte yandansa “apaçık biyolojik” ya da “organik” yönelimin karşısına ezeli ruh-madde ikiciliğinin yansıması olarak psişik olanı temsil ettiği düşü nülen “dinamik” psikiyatri çıkarılı yor. Dinamik psikiyatriyi Freud’un geliştirdiği psikoanalitik kuram ve yan dalları oluşturuyor. Bu yazı temel olarak bir psikoanaliz eleştirisi denemesidir.

şizofrengi 6 kapak

Psikoanalize yönelik eleştirilerin başlıca ikisi üzerinde duracağım. Bunlardan ilki egemen psikiyatrinin iki önemli ayağım oluşturan biyolojik psikiyatriden ve davranışçılardan geliyor. Bu iki yaklaşımın ortak noktası olarak tanımlanabilecek olan ampirik pozitivizme göre, bir kuramın/varsayımın bilimsel olabilmesi için önermelerinin gözlenebilir, denenebilir, ölçülebilir olması gerekiyor. Dışımızda nesnel, gözlemci den bağımsız bir dünya olduğunu ve bu dünyanın ancak gözlem ve deney le bilinebileceğini varsayan bu anlayış yalnızca biyolojik psikiyatrlar ya da davranışçılar arasında değil, ki mi Marksistler arasında da yandaş buluyor. Bu sonuncular Freudculuğun “okur-yazar küçük burjuvanın sınıfsal özüne çok uygun olduğunu” ve “bilinçaltı denilen, ne olduğu be lirlenemeyen ve gözlenemeyen ‘şey’ in eksantrik işlevleri ve mistik havasıyla doğulu küçük burjuvayı hemen etkisi altına alıverdiğini” söylüyor ve ekliyorlar: “Aslında Freudculuk psişik çalışmanın deneysel olarak, objektif metotlarla incelenebileceğini reddetmiş, kendine göre subjektif bir teori icat etmiş, uydurmuştur. ” (1). Daha çok eski Sovyetlerde süre giden pozitivizmin etkisindeki bu Marksistlerin Freud’un “öznel” ku ramının karşısına çıkardıkları “bilimsel” psikolojinin Pavlov’u aşamamış olduğu görülüyor. Bunu, “mistisizme, metafiziğe karşı duran, bilimsel psikolojinin  fizyolojik-maddi yapısını ortaya çıkartmış bulunan Pavlov” ya da ” ‘bilimsel’ psikoloji Pavlov temeline dayanmakta” diyerek ifade ediyorlar (2).

Okumaya devam et

KONFORMİST PSİKOLOJİ

Şizofrengi 5 1992, sa. 10-13

Bu yazı Russell Jacoby’nin daha sonra Belleğini Yitiren Toplum adıyla Ayrıntı Yayınları’ndan çıkacak olan Social Amnesia: Critique of Conformist Psychology from Adler to Laing kitabından Türkçeleştirilerek Şizofrengi‘de (sayı 5; 1992, sa. 10-13) yayımlanmıştı.

Yeni-Freudcuların bilinçdışının psikolojisinden bilinçli olana, idden egoya, cinsellikten ahlâkçılığa, bastırmadan kişilik gelişimine ve en geneliyle libido ve derinlik psikolojisinden “yüzey ve kültür psikolojisi”ne kayması post-Freudcularla hızlandı. Psikanaliz çok fazla uzak, çok fazla kişiliksiz, çok fazla maddeciydi. Geçmiş onurlandırıldı ve unutuldu. Yeni-Freudcuların revizyonları bir kez daha revize edildi. Freudcu kalıntılardan temizlenmiş olarak varoluşçu bir ambalaja (gerçek self, kişilik, kendini gerçekleştirme temalarına) ulaşıldı. “Otantiklik” öne çıktı.

şizofrengi 5 kapak

Post-Freudcular şimdi (toplumsal değişimin alın teri, kiri pası olmaksızın) özgürleşmeyi önerirler. Onların bakış açılarına göre Freudcu biyolojik ve içgüdüsel psikolojiden salt hümanist, varoluşçu, kişisel bir psikolojiye doğru giden hareket bile endüstriyel toplumun ne denli özgürleşmeye doğru ilerlediğinin kanıtıdır. Şimdi nihaî özgürlüğe (öznel ve psikolojik bireye) hazırızdır. Oysa farklı bir yorum mümkündür: Öznellik, tekdüzeleşmiş bir toplumun etkisi altında dağıtılmaktadır. Ego -ya da self, bireysellik, öznellik- psikolojik düşüncede öne çıkmaktadır; bunun nedeni. tam da egonun aslında varoluştan çıkmaya hazırlanmasıdır. Çok fazla seçenekle yüz yüze kalmış, diri bir ego olduğu için değil, hiçbir seçeneği kalmamış bir ego olduğu için kimlik ve kimlik krizlerinden, güven ve güvensizlikten, otantiklik ve kötü niyetten konuşulup durulmaktadır. Revizyonistler bunu doğru olarak -egemen güvenlik arayışı olarak- okurken bile yanılıyorlar, çünkü tarihin ve toplumun ürünü olan bir şeyi -anksiyete ve güvensizliği- alıp insan varlığının evrensel bir öğesine –biyolojiye- çeviriyorlar . Varoluşu kazanırken, tarihi yitiriyorlar. Fromm “Özgür insan zorunlu olarak güvensizdir” diyordu.

Okumaya devam et

Negatif Psikanaliz

Bu yazı Russell Jacoby’nin daha sonra Belleğini Yitiren Toplum adıyla Ayrıntı Yayınları’ndan çıkacak olan Social Amnesia: Critique of Conformist Psychology from Adler to Laing kitabından Türkçeleştirilerek Şizofrengi‘de (sayı 4; 1992, sa. 14-16) yayımlanmıştı.

Şizofrengi 4 Negatif Psikanaliz ve Marksizm1
Okumaya devam et

Parmaklardan Kelimelere

PsikeArt, Mayıs Haziran (51) 2017 (Kadınlık), sa. 6-11

Klasik eğitimi görmüş, antik bilim ve teknolojide uzmanlaşmış, uygulamalı tarih ve sosyal bilimlerde PhD’si olan Rachel Maines, 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl’ın kadın dergilerinde iğne işi çalışmalarını araştırırken son derece ihtiyatlı yazılmış vibratör reklamlarına rastlar. Reklamlar boyunlarına ve sırtlarına masaj için elektrikli aletler kullanan kadınları göstermektedir, ancak, aletleri “nefes kesici, canlandırıcı” olarak tanımlamakta ve “gençliğin tüm içe işleyen zevklerini nabızlarınızda tekrar duyacağınızı” vaat etmektedir. Maines 1999’daki bir söyleşisinde o anları şöyle anlatır: “Kendi kendime düşünceye daldım, bu benim düşündüğüm şey olamaz diye.” Maines sonra da vibratörlerin tarihi üzerine araştırma yapmaya ve yazmaya başlar. Araştırmalar 1998’de The Technology of Orgasm: “Hysteria”, the Vibrator, and Women’s Sexual Satisfaction adlı kitaba dönüşür. 2009’da In the Next Room adıyla oynanır ve 2011’de de Hysteria adıyla filmi çekilir.

Maines’in bu rastlantısal bulguları Freud’un epey eleştiri alan erkek ve özellikle kadın cinsel kimliğinin psikolojik gelişmesi hakkındaki fikirlerinin ortaya çıkış sürecine yeni bir ışık tutmaktadır.

kadınlık

Bu sürecin anlatılmasına geçmeden önce, bu fikirleri kısaca hatırlayalım:

Okumaya devam et

VİCDAN

PsikeArt, Ocak Şubat (25) 2015 (vicdan), sa. 30-37

Psikanalize bulaşmadan “vicdan” üzerine yazmak, Marx’sız bir toplumbilim yazmaya benzer. “Kendilik ve Nesne Dünyası”nı, psikanalizin Freud’a ait öncüllerini de terk etmeden, nesne ilişkileri, hatta kendilik psikolojisi ile uyumlu, üstelik çok anlaşılır bir dille yorumlama “dehası” gösteren Edith Jacobson, bir cümlesinde Freud’un zihne dair üçlü yapısını gündelik dile çekincesizce çevirir: “Çatışma dönemlerinde arzunun, yani idin; aklın, yani benin; ve vicdanın, yani üstbenin sesini duymamız rastlantı değildir”. O halde, tam olarak karşılık gelip gelmediği tartışmalarına girmeden, vicdanla kast edilenin üstben olduğunu varsayarak işe başlayalım. Geçerliliği ortak kabul görmüş başvuru kaynaklarından biri olan Psikanaliz Dili’ne göre üstben, Freud’un ruhsal aygıta dair ikinci kuramında

vicdan

betimlediği üç kişilik kesiminden (agency) biridir (diğerleri ben ve altben). Üstbenin ben’le ilişkisinde oynadığı rol, bir yargıcın ya da sansürcünün rolüne benzetilebilir. Annebaba yasakları ve talepleri aracılığıyla oluşan bu yargıç ya da sansürcü, doğal olarak Ödipus karmaşasının mirasçısı olarak ortaya çıkar. Yasaklanmış olan Ödipal isteklerini doyurmaktan vazgeçen çocuk, annebabaya yönelik yatırımını onlarla özdeşleşmeye dönüştürür; yasakları içselleştirir. Bu anlamda üstben, ben’den ayrılan ve ona egemen olan bir işleyiştir (agency). Ben’in bir parçası kendini diğerinin üzerinde konumlandırır, onu eleştirel bir şekilde yargılar ve ona adeta nesnesiymiş gibi davranır. Amacı, isteklerin doyurulmasını ya da bilinçli hale gelmesini engellemektir. Bilinçsiz (unconscious) bir şekilde çalışır. İki parçalı bir yapıdan oluşur: ben-ideali ve eleştirel bölüm (agency). Üstben’in oluşumu sevecen ve hasmane Ödipal isteklerden vazgeçilmesi üzerine kurulsa da, daha sonra toplumsal ve kültürel gerekliliklerin (eğitim, din, ahlak) de katkılarıyla daha da işlenmiş hale gelir. Burada Freud’un kimi karışıklıkları önlemek için dikkati çektiği nokta, çocuğun üstbenini aslında annebabalarını değil, onların üstbenlerini örnek alarak inşa etmesi, bu yüzden de onun geleneğin ve böylece kuşaktan kuşağa yayılan, zamana dirençli tüm değer yargılarının aracı haline gelmesidir. Özetle üstben (vicdan diyelim) içimizde annebabanın (ve dolayısıyla toplumun ve kültürün) doğru ve/veya yanlış olarak gördüğü şeylerin içselleştirilmesi sonucunda ortaya çıkan denetleyici bir mekanizma olarak tanımlanabilir.

Okumaya devam et

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com