//
Arşiv

Psikiyatri

This category contains 40 posts

Beyin Uyku Sırasında Dikkatini Tanımadığı Seslere Yöneltir

Bu yazıda neurosciencenews.com sitesinde yayımlanan bir çalışmanın özetinden1 yola çıkarak bir tür beyin dalgası biçimi olan K-komplekslerine değineceğim.

Beyin uyurken de çevreyi takip etmeye devam eder. Beynin bunu nasıl başardığının bir örneği, tanınan sesler yerine tanınmayan seslere seçerek tepki vermektir. Bunu gösteren bir çalışmada tanıdık seslere kıyasla tanınmayan sesler daha fazla K-kompleksler uyandırmıştır. K-kompleksler uyku sırasındaki duyusal çalkantılarla ilişkili bir tür beyin dalgasıdır. Tanıdık sesler de K-komplekslerini tetikleyebilir, ancak, sadece tanınmayan seslerin tetikledikleri beyin faaliyetinde duyusal işlemeyle bağlantılı geniş ölçekli değişmeler olur. Beynin tanınmayan seslere yönelik tepkileri gece ilerledikçe daha az sık ortaya çıkar ve ses daha tanıdık hale gelir (ki bu da beynin uyku sırasında hâlâ öğrenebildiğini gösterir).

Bu kısa çalışma özetinden yola çıkarak “Uyku sırasında neden yataktan düşmeyiz?” sorusunu yanıtlamaya çalışalım:

Uzun yolda araba kullanırken en tehlikeli anların düz yolda uzun süre seyir sırasında ortaya çıktığı söylenir. Neden? Çünkü beyin normalde etkin ve otomatik bir şekilde çevreyi tarar, çevreden örnekler alır, bunları işler ve sürekli, dinamik bir durum değerlendirmesi yapar. Böyle bir işleyiş sırasında yeni uyaranlar her zaman önceliklidir, çünkü beynin bu yeni uyaranları hemen değerlendirerek bunların organizmaya yönelik bir tehlike mi, yoksa organizmanın yararına bir şey mi olup olmadığını anlaması gerekir. Dolayısıyla, çevre ve çevreden gelen uyaranlar değişmedikçe beynin sürekli ve çok etkin çalışması gerekmez, çünkü organizmanın ve onu hayatta tutma göreviyle evrilmiş olan beynin çalışma ilkesi, işini yaparken olası en az enerjiyi harcamaktır. Bu saptamaların en somut örneğini, duyu organlarının çalışması sırasında gözlemlemek mümkündür. Kafamızda daha iyi canlandırmak için örnek olarak işitmeyi ele alalım ve konuyu kısaca açıklamış olalım.

Bütün duyularımızda olduğu gibi, işitme duyumuz da sadece bizi hayatta tutacak olan sesleri algılamaya yetecek şekilde evrilmiştir. Bunun sonucu olarak, doğada mevcut seslerin ancak belli bir yelpazesini algılar, diğer sesleri duymayız. Her türün evrimi ayrı olduğundan, farklı türlerin sesleri algılama keskinliği de değişir. Örneğin, filler çok düşük frekanslı sesleri işitebilirler ve bu yetenek onların çok uzak mesafelerde iletişim kurmalarına imkan verir. Fareler bizim işitme sistemimizin epey dışındaki frekanslarda iletişim kurabilirler. Yarasalar sadece radar gibi sesler yayarak çevreden gelen yansımalara göre ortamı algılarlar, vs. 

Dahası, aynı ses hep aynı şekilde de işitilmez. Sesleri alıp sinirsel sinyale dönüştüren tüy hücreleri, aynı ses gelmeye devam ederse, bir süre sonra daha az uyarılabilir hale gelirler. Bu nedenle, örneğin, evimizde otururken başlangıçta bizi epey rahatsız eden bir inşaat gürültüsü, bir süre sonra, dikkatimizi özellikle yöneltmezsek, bilinçli olarak işitilmez olur.

İşte biz uyurken de çalışmaya devam eden duyu organları, tıpkı uyanıkken olduğu gibi, uyaranları almaya ve beyin de bunları işlemeye devam eder. Ancak, bu kez etkin bir şekilde çevreden örnekler alarak işlemek yerine, daha edilgin bir şekilde, gelen uyaranları değerlendiriyor olabilir. Bu durumda, tehlike sinyallerinin değerlendirilmesi daha büyük önem kazanır. İşte yukarıda sözü edilen ve K-kompleksleri adı verilen beyin dalgaları, beyin uyurken beklenmedik bir uyaranla karşılaştığında verdiği tepkinin (“asayiş berkemal, uyumaya devam et”) dışarıdan (kafatasından) ölçülen elektriksel ifadesidir.  Bu uyaran genellikle Non-REM uykunun 2. evresinde kendiliğinden ortaya çıkabilirse de, beklenmedik bir ses, cilde bir temas gibi dışsal bir uyaran ya da soluk alıp verme sırasındaki bir duraklama gibi içsel bir uyaranla da tetiklenebilir.

Özetle, evet, beyin temel olarak bilinçsiz düzeyde çalışan bir organdır ve bilinçli faaliyet beynin çalışmasının sadece küçük bir kısmını oluşturur. Ve evet, uyurken de etrafı algılamaya devam ederiz, bu yüzden de yataktan düşmeyiz. (Genellikle!)

  1. Beyin Uyku Sırasında Dikkatini Tanımadığı Seslere Yöneltir (The Brain Pays Attention to Unfamiliar Voices During Sleep) https://neurosciencenews.com/voice-sleep-attention-199925/ ↩︎

Bir “Babaya İsyan Eden Oğul” Öyküsü Daha: Theodor Reik

Yazacağım bir kitap bölümü için Freud’un “düz bir şekilde asılı duran dikkat” (evenly suspended attention) (1) kavramı üzerine yazılar okurken, bir tane daha “babasına isyan eden oğul” (Theodor Reik) öyküsüne rastladım. Öğrendiğime göre, Freud’un elinde büyüyen, bir dönem ondan para desteği alan, hatta o sıralardaki Avusturya yasalarına göre hekim olmadığı halde psikanaliz uyguladığı için bir yargılamayla karşılaştığında Freud tarafından savunulan (2) Theodor Reik, Freud’un psikanalitik terapide analistin uyması gereken kurallardan biri olarak tavsiye ettiği “düz bir şekilde asılı duran dikkat” (evenly suspended attention) kavramını eleştirmiş, böyle bir şeyin mümkün olmadığını, dikkatin asla düz bir şekilde asılı kalamayacağını iddia etmiş ve “serbestçe yüzen dikkat” (freely floating attention) kavramını önermişti (3). Daha sonra gelen psikanalitik geleneğin Freud’dan çok Reik’in tavsiyesine uymayı tercih etmesi tarihin ilginçliklerinden biridir (4).

Psikanaliz literatürüne önemli katkılarda bulunmakla kalmayıp, özellikle ABD’ye taşındıktan sonra hekim olmayanların psikanaliz uygulamasına dair engellerin kalkmasında önemli bir rol oynayan Reik’in hayatını kısaca özetleyelim (5, 6): 

1888’de Viyana’da doğdu, 1969’da New York’ta öldü. 1906’da (18 yaşında) girdiği Viyana Üniversitesi’nde Psikoloji, Fransız ve Alman Edebiyatı eğitimi aldı. 1910’da (22 yaşında) Freud’la tanıştı. 1912’de (24 yaşında) Viyana Psikanaliz Derneği’nin üyesi oldu ve aynı yıl ilk psikanalitik teziyle (Flaubert’s “Temptation of St. Antony”) doktora derecesini aldı.

1914-1915 yıllarında (26-27 yaşlarında) Karl Abraham ile analize girdi. 

10 yıl Viyana’da pratik yaptı ve bu sırada o kadar çeşitli konularda yazılar yazdı ki, Freud sonunda dayanamayıp “Niye her yere burnunu sokuyorsun? Sadece bir konu seç, onu çalış” dedi (Natterson, 1966) (7). 

1928-1934 yılları arasında Berlin Psikanaliz Enstitüsü’nün ünlü öğretmenlerinden biri oldu.

Nazi dehşetinden dolayı önce Hague’a (Hollanda), daha sonra New York’a (ABD) geçti. Tıp camiasından olmayan bir analist olduğu için New York Psikanaliz Derneği’ne tam üyeliğe kabul edilmedi. O da 1948’de çevresindekilerle birlikte Ulusal Psikanaliz Derneği’ni (National Psychological Association for Psychoanalysis) kurdu ve ABD’de tıp dışı analizle ilgili yayınlar yapan başlıca kişi oldu.

Hayatının birçok döneminde mali güçlükler yaşadı. Abraham ve Freud tarafından ücretsiz tedavi edildi. Bir süre Freud’dan ayda 200 mark destek aldı.

Hayatının sonuna doğru sakal bırakarak Freud’a benzemeye çalıştı, çocukluktan yaşlılığa kadar Freud fotoğraflarıyla çevrili, alçakgönüllü bir hayat yaşadı.

Freud’un metinlerine ilk ve en önemli katkısı, yukarıda değindiğim, onu savunmak üzere yazılmış olan Amatör Psikanalizi’ydi. 1. Dünya Savaşı sırasındaki siper savaşlarında yaşadığı deneyimler Freud’un 1919’da yayımlanan ünlü Tekinsiz (The Uncanny) makalesine ve birkaç yıl sonra 1924’te yazılan ve 1924’te yayımlanan Dehşet Korku (Dread) metnine katkıda bulundu.

Dipnotlar

  1.  “Düz bir şekilde asılı duran dikkat” benim çevirim. Genellikle “eşit bir şekilde asılı duran dikkat” de deniyor.  Daha sonra “eşit bir şekilde havada duran dikkat”, “eşit bir şekilde yüzen dikkat” gibi birçok ad verilmiş. Dikkatin aşağı yukarı oynamadan, belli bir konuya odaklanmadan, sanki dinlemiyormuş gibi düz bir şekilde havada durduğunu hayal ederek kavramın bu çevirisi önerdim.
  2. Freud çok bilinen “Amatör Analizi” yazısını Avusturya’nın şarlatanlık yasaları uyarınca tıp uygulaması yaptığı için yargılanan Reik’i savunmak için yazdı.
  3. En ünlü kitabı bu konuyla ilgilidir. Reik, T. (1948). Listening With the Third Ear: The inner experience of a psychoanalyst. Grove Press.
  4. Epstein, M. (1984). On the Neglect of Evenly Suspended Attention. Journal of Transpersonal Psychology, 16(2): 193-205.
  5. Encyclopedia.com. Theodor Reik. https://www.encyclopedia.com/people/medicine/psychology-and-psychiatry-biographies/theodor-reik (Şubat 2026’da indirildi.)
  6. Wikipedia contributors. (2025, November 9). Theodor Reik. In Wikipedia, The Free Encyclopedia. Retrieved February 22, 2026, from https://en.wikipedia.org/w/index.php?title=Theodor_Reik&oldid=1321301455.
  7. Natterson, J. M. (1966). Theodor Reik: Masochism in modern man. Franz Alexander, S. Eisensten, Martin Grotjahn (Es), Psychoanalytic Pioneers içinde (sa. 249-264). Basic Books.

Acayip Bir Beyin Tümörü Vakası

Bu yazıda sadece psikiyatriyi değil, nörolojiyi, nöroşirurjiyi, hatta ve herhalde aslında tıbbın sinirbilimle ilgili tüm dallarını ve de psikolojiyi, belki de en çok felsefeyi ilgilendiren, tuhaf bir vaka bildiriminden söz edeceğim.

Vaka (1) 1997’de British Medical Journal gibi saygın bir tıp dergisinde yayımlanmış. Ben ilk başta Doç. Dr. Berker Duman’ın (@berkerduman) X, eski adıyla twitter platformundaki 20 Ocak 2026 tarihindeki paylaşımı (2) sayesinde haberdar oldum. 

Anlatıldığı şekliyle, vaka, beyin tümörü olduğunu ve beyin görüntüleme yapılması gerektiğini  söyleyen sesler duyan orta yaşlı bir kadın hastayla ilgiliydi. Hastaya işitsel varsanılar (halüsinasyon) ve psikoz tanısı ile antipsikotik ilaç başlanmış, ilk başlarda sesler azalsa da daha sonra tekrar artmış ve seslerin içeriğine uygun olarak çekilen beyin tomografisinde hastanın sol frontal (alın lobu) bölgesinde büyükçe bir menenjiyom (3) saptanmış ve ameliyat sonrasında sesler tamamen kaybolmuştu.

Doç. Dr. Berker Duman bu gönderisinde vakayı seslerin içeriğinin sorunun esas kökenini yansıtması ve bazı beyin tümörlerinin hiçbir nörolojik belirtiye neden olmadan, sadece psikiyatrik belirtilerle ortaya çıkması yönlerinden ele almıştı, fakat ben vakanın bu saptamanın çok ötesinde bir şeyler gösterdiği kanısındaydım. Bunu tekrar vurgulamak için vakayı ‘saçaklarından arındırarak’ ve daha sonra okuduğum bilgilerle kısmen tamamlayarak özetlemek isterim:

Orta yaşlı bir kadın beyninde bir tümör olduğunu söyleyen sesler (varsanılar?) duyuyor. Önce kendisi ve doktorlar tarafından ciddiye alınmayan bu sesler ısrar edince, hatta hastaya nereye gitmesi gerektiğini bile söyleyince, yapılan beyin görüntülemesinde gerçekten seslerin dediği çıkıyor ve beyinde bir tümör bulunuyor. Daha da ötesi, bu tümör ameliyatla çıkarıldıktan sonra sesler kesiliyor, sadece bir kez tekrarlıyor ve onda da “Sana yardım edebildiğim için memnunum. Hoşçakal!” deyip kayboluyor.

Vakayı okuyunca kendimi sanki bir Alaattin’in Sihirli Lambası ya da bir Gülen Elma ile Ağlayan Nar masalı okumuş gibi hissettim. Bana fazlasıyla gerçek dışı geldi ve biraz daha ayrıntıların peşine düşmek istedim. Çünkü böyle bir vakanın gerçek olması halinde, sadece sinirbilim alanındaki birçok kuramı değil, nöroloji, antropoloji ve psikoloji dahil insana dair birçok bilim dalını ve felsefeyi ve de dinleri yeniden düşünmemiz gerekecekti. İlk başta, ne yalan söyleyeyim, vakayı bildiren psikiyatristin Nijerya kökenli olması kuşkularımı besledi, çünkü kafamda neredeyse animistik döneme özgü ilkel kabile dinlerinin hâlâ yaygın olduğu bir Afrika vardı. Orada böyle bir vaka belki olağan karşılanabilirdi ve ben oralarda yayımlanan bir dergide bu vaka bildirilmiş olsaydı, bu kadar ciddiye almayabilirdim, fakat vaka British Medical Journal gibi saygın bir dergide yayımlanmıştı. Bu durum soru işaretlerimi azaltmak yerine çoğaltıyordu.

Önce yazar hakkında internetten kısaca bilgi topladım (4). Uzun adıyla Ikechukwu Obiola Azuonye 1949’da (vaka yayımlanmadan 48 yıl önce) Nijerya’da doğmuş bir tıp doktoru ve şair olarak tanınıyordu. Öz olarak altı erkek ve bir kız kardeşi, üvey (baba bir) olarak dört erkek, iki kız kardeşi vardı. İlkokulda Methodist ve Presbiteryen okullarında (Doğu Nijerya’da) okumuş, tıp öncesi eğitimini Nijerya Üniversitesi’nde almış ve 1976’da tıp doktoru olmuştu. 1979’da Birleşik Krallık’a gelerek önce nöroloji, sonra psikiyatri eğitimi görmüştü. Birçok hastanede danışman psikiyatrist ve eğitmen olarak çalışmıştı. 2004’ten beri özel sektördeydi. Amerikan politikası ve toplumu hakkında iki kitap yazmış ve şiir yazmaya ve yayımlamaya devam ediyordu. Birçok bilimsel makalesi yayımlanmıştı.

Vakanın yayımlanmasından sonra, yazılanlardan anladığım kadarıyla, akademik dergilerde benim ulaşamadığım bazı tartışmalar olmuştu. X platformundaki gönderilerden tartışmalar hakkında kısaca bilgi edinmek mümkün oldu. Tartışmaların bir bölümü -haklı olarak- vakanın inanılırlığını sorgulayan gönderilerden oluşuyordu. Bu gruptan bazılarının vakayı uydurulmuş mistik bir öykü olarak gördüğü anlaşılıyordu. Bir kısmı ise nörolojik vakaların atlanmaması için psikiyatrik belirtilerin dikkatle araştırılması gerektiği üzerinde duruyordu. 

Özellikle @docxusofficial adlı hesap tartışmaları ayrıntılandırdığı için, onun görüşlerini biraz daha ayrıntılı sunacağım (5). 

@docsxusofficial vakayı özetliyor ve başlangıçta gerçek dışı görünse de gerçekten yaşanmış olduğunu iddia ediyor. Bu özete göre, daha önce sağlıklı olan orta yaşlı bir kadın birdenbire kafasının içinde sesler duymaya başlıyor. Daha önce pek doktora gitmeyen, ruhsal hastalık öyküsü olmayan, eş ve anne olarak sıradan bir hayatı olan bir kadın 1984’te bir kış günü akşamı, evde oturup kitap okurken sakin ve berrak bir ses duyuyor: “Lütfen korkma, sana yardım etmek istiyoruz.” Ses, diğer sesle birlikte bir zamanlar Great Ormond Street Hastanesi’nde çalıştıklarını ve kadının tıbbi yardım almasını istediklerini iddia ediyor. Kadın daha önce hiç orada bulunmamış ve herhangi bir hastane hakkında düşünmesi için bir nedeni olmamış, bu da kadının yaşadığı deneyimi daha ürkütücü hale getirmiş. Sesler kadını ikna etmek için onun bilmediği üç spesifik olay anlatmışlar. Bunları araştırdığında, üçünün de gerçek olduğu ortaya çıkmış. Kendini güvende hissetmek yerine -doğal olarak- aklını kaybettiğine inanmaya başlamış. 

Paniğe kapılan kadın hemen doktoruna gitmiş ve o da acilen bir psikiyatriste göndermiş. Psikiyatri kliniğinde varsanılı psikoz tanısı konmuş ve bir antipsikotik (thioridazine) başlanmış. Rahatlayan kadın problemin sona erdiğine inanarak tatile çıkmış. Fakat yurt dışında, hâlâ ilacını almaktayken, sesler geri dönmüş. Sesler bu kez daha aceleci davranarak onda bir şeylerin cidden yolunda gitmediğini ve hemen İngiltere’ye dönmesi ve verdiği spesifik bir adrese gitmesi gerektiğini söylemişler.

İngiltere’ye geldiğinde kocası “her şeyin kafasının içinde” olup bittiğini kanıtlamak için onu seslerin söylediği adrese götürmüş. Adresin Londra’nın büyük hastanelerinden birinin bilgisayarlı beyin görüntüleme (BT) bölümü olduğu anlaşılmış.

Sesler “Sende bir beyin tümörü var, bu yüzden beyin sapın iltihaplanmış. Hemen bir beyin görüntülemesine ihtiyacın var” deyince ve daha önce söyledikleri doğru çıktığı için onlara inanmış ve son derece rahatsız olmuş. Psikiyatristi ona güvence vermek için beyin tümörüyle ilgili herhangi bir fiziksel bulgusu olmadığını anlatmış, fakat emin olması için beyin görüntülemesi yaptıracağını belirterek bir beyin BT’si istemiş. Bu istek önce gereksiz bulunarak reddedilmiş, ama sonunda merkezdekiler ikna edilmişler ve BT çekilmiş. Sonuç herkes için şok ediciymiş. Beyinde büyük bir tümör (beyni örten zarlardan kaynaklanan ve yavaş büyüyen bir frontal parafalcine menenjioma) bulunmuş.

AB Vakasının Beyin BT Görüntüsü

Tümörün büyüklüğüne rağmen kadında hiç baş ağrısı, güçsüzlük, konuşma problemi ya da herhangi bir nörolojik kusur yokmuş. Beyin cerrahları beklemeleri mi, yoksa hemen ameliyat etmeleri mi gerektiğini tartışmışlar ve sonunda hasta ve yakınlarıyla birlikte ameliyata karar vermişler. 4X6,5 cm kadar ölçülen tümör tamamen çıkarılmış. Kadın daha sonra anesteziden uyandığında sesleri son bir kez daha duyduğunu anlatmış: “Sana yardım edebilmiş olmaktan dolayı memnunuz. Hoşçakalın” deyip bir daha geri dönmemişler. Hastanın antipsikotik ilacı hemen kesilmiş. Ameliyattan sonra ne varsanısı, ne sanrısı, ne de başka bir psikiyatrik semptomu olmuş. 

Peki, @docsxusofficial’a göre bu vakayı bu kadar büyüleyici yapan şey ne? Zira doktorlar beyin tümörlerinin kişilik değişiklikleri, depresyon ya da varsanılar gibi psikiyatrik semptomlara neden olabileceğini uzun zamandır zaten biliyorlar. Fakat bu vaka biraz olağandışı, çünkü;

  • sesler sakin ve güven verici (ki bu, psikozu olan hastaların işitsel varsanılarında pek rastlanan bir şey değil) 
  • spesifik tıbbi talimatlar veriyorlar (tanı ve gitmesi gereken hastane gibi)
  • kadını o doğru hastaneye yönlendiriyorlar
  • tümörün çıkarılmasından sonra da bir daha görünmemek üzere kayboluyorlar.

Az önce değindiğim gibi, bazıları bunun normal dışı bir şey olduğuna inanıyor, bazıları da uydurma olmasından kuşkulanıyor. Çoğu klinisyen ise daha basit bir açıklama üzerinde uzlaşıyor: Tümör muhtemelen beyinde kendilerini varsanılar olarak ifade eden ve pek fark edilmeyen değişmelere neden oldu. Tümör çıkarılınca da semptomlar kayboldu.

Doktorla birlikte vakanın kendisinin de katıldığı vaka tartışmasında bir grup farklı bir görüş savunmuş. Onlara göre, hiç fiziksel belirti olmaması bir yana, bu büyüklükte bir tümörün hastayı hiç etkilememesi olanakdışıymış. “Bir şeyler hissetmiş olmalı” düşüncesindelermiş ve kafasındaki tuhaf bir hissin beyin tümörü olmasından korkmasına neden olduğunu ileri sürmüşler. Bu korku varsanılı sesler duymasına neden olmuş. “Kadın bilinçdışı olarak idrak ettiğinden daha fazla bilgi edinmiş ve bu bilgiler zihni tarafından işitsel varsanılı yaşantıların bir parçası olarak yeniden üretilmiş olabilir. Tedavisinin sonucuyla ilgili memnuniyet ifade eden sesler acil durumun sona ermesinden duyduğu rahatlamayı ifade eden kendi zihnidir. Tümörün tamamen çıkarılmasından sonra psikiyatrik semptomların bütünüyle kaybolması da bu semptomların en azından lezyonun mevcudiyetiyle doğrudan ilişkili olduğunu ve aslında lezyonun kendisi tarafından üretilmiş olabileceğini gösterir.”

@docsxusoffficial bu vakadan çıkarılacak dersleri de şöyle sıralamış:

  • Ruhsal semptomlar kimi zaman fiziksel nedenlere sahip olabilirler.
  • Beyin tümörleri her zaman ağrıya ya da güçsüzlüğe neden olmazlar.
  • Beyin, sıkıntı sinyallerini beklenmedik yöntemlerle gönderebilir.

Öykünün İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) hizmetlerinden bedava yararlanmak için uydurulduğu şeklindeki daha kuşkucu bir görüş ise @docsxusofficial’e pek olası görünmemiş, çünkü kadın yıllardır Britanya’da yaşamakta ve zaten NHS bakımına hakkı bulunmaktaymış.

@docsxusofficial gönderilerinde doktorların mistik veya bilim karşıtı oldukları için değil, gerçek hayatın her şeyi tek tek ve göstere göstere sunmadığını bilecek kadar çok hasta gördükleri için her şeyi siyah-beyaz olarak görmediklerini, hemen net bir açıklama peşinde koşmadıklarını savunuyor. Özellikle beynin on derece tahmin edilemezliğini vurguluyor: “İki kişi aynı lezyona sahip olabilir ve tamamen farklı belirtiler gösterebilir. Biri panikler, biri görmezden gelir. Bazıları size her şeyi anlatır, bazıları hiçbir şey anlatmaz, vs.” “Evet, bu vaka seslerin sihirli tümör tespit eden melekler olduğu anlamına gelmiyor, ama hastanın öznel deneyiminin, şüphecileri rahatlatmak için steril bir açıklamaya indirgenmesi gerektiği anlamına da gelmiyor” diyor. 

Bu arada… vaka bazı blog yazarlarının da dikkatini çekmiş. Burada bir blog yazısını (6) örnek vermek isterim. Yazının büyük bölümü vakanın ayrıntılarına ayrılmış. Vaka daha önce anlatıldığı için bunları atlıyorum. Yazara göre “tıp literatüründe bildirilen türünün neredeyse tek örneği olan A.B. vakası” Dr. Azuonye tarafından 1996’da bir konferansta sunulmuş ve A.B. de konferansa katıldığı için, katılımcılar her ikisine de vakanın koşulları hakkında birlikte soru sorabilmişler. Hem A.B.’ye hem de Dr. Azuonye’ye yöneltilen soruların niteliği göz önüne alındığında, ilginç bir görüş çeşitliliği ortaya çıkmış. Makalesinde “X-severler” olarak adlandırdığı bir grup, vakanın, tümörü psişik olarak öğrenmiş ve uyarı göndermiş iyi niyetli kişilerden gelen telepatik iletişimin bir örneği olduğunu öne sürmüşken; ikinci grup (“X-korkaklar”) A.B.’nin İngiltere’ye gelmeden önce tümörünün farkında olduğunu ve Ulusal Sağlık Hizmeti (NHS) kapsamında ücretsiz tıbbi bakım almak için bir planın parçası olarak sesler duyma hikayesini uydurduğunu öne sürmüş. Yukarıda da belirtildiği gibi, sesleri duymadan önce zaten on beş yıldır İngiltere’de yaşadığı ve zaten bu hakka sahip olduğu düşünüldüğünde, bu tezin pek sağlam olmadığı rahatlıkla söylenebilir. 

Önerilen üçüncü ve Dr. Azuonye’nin onayladığı açıklama ise, tümörden kaynaklanan belirgin semptomların olmamasına rağmen, bu büyüklükteki bir menenjiomun varlığının, bir şeylerin yanlış olduğunun farkında olması için duyuları tetiklemiş olabileceği yönündedir. Seslerden aldığı bilgiler muhtemelen, daha önce farkında olmadığı Londra hastaneleri hakkındaki kendi bilgisinden kaynaklanmaktadır. Tümör alındıktan sonra seslerin tamamen kaybolması, psikiyatrik semptomlarının muhtemelen nörolojik bozukluğuyla bağlantılı olduğunu düşündürmektedir. Ameliyatından bu yana geçen yıllarda semptomsuz kalması, bu son hipotezi destekleyebilir.

Blog yazarı yazısını vakadan epey kuşku duyar bir şekilde ve çok makul bir öneriyle bitirmiş: “A.B.’nin öyküsü, beynin hastalık tanısına nasıl yardımcı olabileceğine dair ilgi çekici bir örnek teşkil etse de, benzer başka vaka öykülerinin olmaması, bu tür bir olayın psikiyatrik geçmişi olmayan kişilerde son derece nadir olduğunu düşündürmektedir. Bu nedenle, sesler duymayı beklemek yerine, düzenli kontroller yaptırmak daha iyi olacaktır.”

Bu ironi makul bir çağrı içermektedir, çünkü böyle bir vakayı okuyan aklı başında herkes bir takım güçlerin insanın beynindeki tümörlere tanı koymakla, hatta tümörün yerini ve o an beyin sapındaki patolojik durumu (iltihap halini) saptamakla yetinmeyip gideceği hastanenin ve görüntüleme merkezinin adresini vermesini elbette mantıkdışı bulacaktır. Yine de öyküyü inandırıcılıktan çıkaran şey sadece mantıkdışı olması değildir, çünkü insanlar hayatta bazı mantıkdışı şeylerin olabileceğini, fakat mantıkdışı olmakla birlikte böyle şeylerin yaşanabileceğini bilirler. Örneğin, telepati de bunlardan biridir, yani mantıkdışı gelebilir, fakat belki de telepatik olaylar yaşanıyor olabilir, hatta bilimsel olarak da araştırılabilir, ancak, sıradan insanlar bile bir takım güçlerin beyin tümörü tanısını koyup hastayı hastaneye yönlendirmesinin olanaksızlığını kabul eder. 

Tekrar söylemekte yarar görüyorum ki, vakayı mantıkdışı, hatta mistik bir düzeye taşıyan şey, sadece seslerin hastanın kafasında tümör olduğunu söylemesi ve gideceği hastaneyi bile tarif etmesi de değil, çünkü vaka bildiriminde geçen başka ayrıntılar da olan biteni tarafsız, bilimsel bir gözle ele alıp üstünde düşünmeyi olanaksızlaştırıyor. Gördüğüm tartışma ve katkılarda neredeyse hiç değinilmeyen bir konu, seslerin hastaya üç olaydan bahsetmesi ve hastanın da araştırınca bunların doğru olduğunu görmesi… Anlatılanların bu bölümü, seslerin sadece tümörle ilgili olmadığını, hastanın hayatına dair başka ayrıntılara da hakim olduklarını gösteriyor. Nitekim tümör çıktıktan sonra sesler son kez de olsa konuşmaya devam ediyorlar. Tüm bunlar bize aslında seslerin hastanın kendisinden kaynaklandığını, bir kısmının hastalığın yaratmış olabileceği endişelerin sonucu, bir kısmının geriye dönük anımsama, bir kısmının sonradan ekleme olabileceğini düşündürüyor. Bunları okurken izlediğim bir vaka aklımdan geçiyor: Beyin cerrahisinde bir tümör operasyonu geçiren, operasyondan sonra da duyusal-motor herhangi bir sorun yaşamayan, bilişsel işlevleri normal düzeyde olan bir hasta ısrarla olayları önceden bildiğini iddia ediyordu. Örneğin, birinin geleceğini “biliyor”, sonra kapı çalıyor ve o kişi geliyordu. Birkaç görüşmeden sonra bunun hastanın yanlış bir şekilde geriye doğru anımsamasından kaynaklandığına ikna oldum, fakat hastanın bu konudaki inancı bir hezeyan gibi sarsılmaz bir şekilde devam etti. 

Özetle, hastanın kafasında bir tümör bulunması ve buna bağlı olarak bazı seslerin ona “iyi olmadığını” söylemesi ile seslerin tümörü tespit edip iltihaplanma gibi patolojik olayları ve bunların yerleşimini bilmesi, hatta nerede beyin görüntülemesi yaptıracağını söylemesi çok farklı durumlar. Başka deyişle, bu olgu sadece “psikiyatrik belirtilerin altındaki nörolojik olaylara karşı dikkatli olalım” diyerek geçiştirilecek kadar basit görünmüyor.

Bu nedenle, literatürde ne ondan önce, ne de ondan sonra buna benzer bir vakanın yaymlanmamış olması daha da önem kazanıyor. Bu, “önemli olan nadir görülmesi değil, öznel bir yaşantıyı bize aktarıyor olması” tezini benim gözümde değersizleştiriyor. Bilim, tekrarlanabilir olan olguları araştırıp nasıllarına ve nedenlerine bakabilir, ancak, tarihte sadece bir kez olmuş bir olayı bilimsel açıdan incelemek neredeyse olanaksızdır. Örneğin, Mısır’a yakın bölgelerde bir denizde zaman zaman öyle gelgitler olabilir ki, çekilme sırasında insanlar oradan yürüyerek karşıya geçebilirken, çekilme bitince o bölgeler denizle dolabilir ve geçiş olanaksız hale gelebilir. O zaman Musa’nın kavmiyle geçerken denizin ikiye yarılmasının bilimsel temellerini üzerine varsayımlarda bulunabiliriz. Ancak, bu olay hiç tekrar etmiyorsa, tarihte sadece bir kez olmuşsa, o bölgelerde benzer bir olay saptanmamışsa, o zaman bu olayın bilimsel açıklamasını deneysel olarak değil, sadece spekülasyon düzeyinde yapabiliriz. Ama bu spekülasyonları the BMJ gibi bir dergide yayımlatamayız.

Konu, eski adıyla the British Medical Journal, sonraki adıyla the BMJ’ye gelmişken, onunla ilgili yine tuhaf bir olaya daha değinmeden yazıyı bitirmeyeyim (7).

The British Medical Journal 2 haftada bir yayımlanan, hakemli bir tıp dergisi. Sahibi İngiliz Tıp Derneği (British Medical Association). Dünyanın en eski tıp dergilerinden biri. 1840’ta the Provincial Medical and Surgical Journal adıyla  yayımlanmaya başladı. 1998’de adı resmi olarak BMJ, 2014’te the BMJ olarak kısaltıldı. Her ne kadar “impact factor”un bir promosyon aracı olarak kullanılmasına karşı çıktığını ilan etse de, 2024’te kendi impact factor’u 43’tü ve bu sayı onu genel tıp kategorisindeki araştırma dergileri arasında 4. sıraya koyuyordu.

Derginin yayın politikası kanıta dayalı tıbbın savunulmasına dayanıyor. Ancak, her yıl Noel’den önce Cuma günü özel bir “Noel Sayısı” yayımlıyor ve bu sayı pek ciddi olmayan tıbbi konuları ciddi akademik yaklaşımlarla araştıran makaleleriyle biliniyor. Sonuçlar genellikle mizahi bir dille sunuluyor ve ana akım medyada da geniş yer buluyor. Nitekim kimse bunun üzerinde durmasa ve ciddi bir vakaymış gibi tartışsa da, bu vakanın da Noel haftasında (20-27 Aralık) yayımlandığı ve basılı medyada haber olduğu anlaşılıyor. Irish Times ve Independent gazeteleri ile Scoop ve Paranormal Insight sitelerinin haberlerini örnek olarak buraya koyuyorum:

Bu vakayı araştırırken başka bir ilginç durumla karşılaştım. 1974’te psikiyatrist (halen Lordlar Kamarası’nda üye) Elaine Murphy o zamanki kocası John’un adıyla dergiye bir vaka bildirisi göndermişti: The Cello Scrotum. Bildiride nasıl ki koşucularda görülen meme başı tahrişine “Koşucu Meme Başı (Jogger Nipple) Sendromu”, gitar çalan bazı kişilerde görülen duruma “Gitar Meme Başı (Guitar Nipple) Sendromu” deniliyorsa, viyolonsel kullanan erkeklerin de “Viyolonsel Skrotumu Sendromu” yaşayabilecekleri anlatılıyordu. Murphy ve kocası bunu şaka olarak yapmışlardı, fakat daha sonra çok yaygın olmasa da, vakayı ciddiye alıp viyolonselin konumunun böyle bir sendroma yol açmayacağını ileri süren ve sendroma kuşkuyla bakan yayınlar olmuştu. Nihayet 2008’de the BMJ’nin Noel özel sayısındaki bir makalenin bu şikayete referans vermesinden sonra Murphy dergiye bildirinin şaka olduğunu açıklayan bir mektup göndermişti. (Bu arada… vakanın başlığı olan Cello Scrotum’daki “scrotum”un Türkçe’de, afedersiniz, “t.şak” anlamına geldiğini ve yine İngilizce’de bu tür yayınlar için kullanılan “hoax” sözcüğünün “sahte”, “şaka”, “aldatma”, vb. anlamları gibi “t.şak geçmek” anlamı da olduğunu eklemeden geçemeyeceğim. Buna artık rastlantı diyebiliriz.)

Bu tuhaf vakanın peşinde çıktığım yolculuk bu kadar macerayla bitmedi. Wikipedia’da Murphy’nin şaka mahiyetinde bir vaka bildiriminin the BMJ’de  yayımlandığını okurken Şakalar (aldatmalar, sazanlıklar) Listesi’ne rastladım ve ona bakarken hiç ummadığım bir başka gerçekle karşılaştım: Johann Hari’nin intihaciliği (aşırmacılık, plagiarism)… Türkiye’de Çalınan Dikkat (8) ve Kaybolan Bağlar (9) adlı popüler kitaplarla geniş bir okur kitlesi kazanan Hari’nin bir aşırmacı olduğunu keşfetmek beni epey şaşırttı. Bundan sonraki kısım Wikipedia’nın Johan Hari başlıklı makaleesinin kısa bir çevirisidir (10): 

“Haziran 2011’de Deterritorial Support Group’taki blog yazarları ve Yahoo! İrlanda editörü Brian Whelan, Hari’nin röportaj yaptığı kişilerin diğer röportajlarında ve yazılarında yayımlanan malzemeyi intihal ettiğini (aşırdığını) keşfetmişti. Örneğin, Afgan kadın hakları aktivisti Malalai Joya ile 2009’da yapılan bir röportajda Joya’nın Raising My Voice adlı kitabından alıntılar, sanki doğrudan Hari’ye söylenmiş gibi gösterilmişti. Hari’nin Orwell Ödülü’ne başvururken sunduğu “Çokkültürlülük Kadınlara nasıl İhanet Ediyor” başlıklı yazısı ise Der Spiegel’den aşırılmıştı.

Hari başlangıçta yanlış bir şey yaptığını kabul etmedi; alıntıların açıklama amaçlı olduğunu ve başkasının düşüncelerini kendi düşünceleriymiş gibi sunmadığını söyledi. Ancak daha sonra davranışının “tamamen yanlış” olduğunu ve “insanlarla röportaj yaparken, diğer gazetecilere söylenmiş veya kitaplarda yazılmış şeyleri bana söylenmiş gibi sunduğunu, bunun da doğru olmadığını” açıkladı. Hari, The Independent’tan iki ay süreyle uzaklaştırıldı ve Ocak 2012’de gazeteden ayrılacağı açıklandı.

Medya Standartları Vakfı, 2008 ödülünü Hari’ye veren Orwell Ödülü konseyine iddiaları incelemesi talimatını verdi. Konsey, “makalenin yanlışlıklar içerdiğini ve başkasının hikayesinin farklı bölümlerini birleştirdiği” ve Orwell Ödülü kazanan gazetecilik standartlarını karşılamadığı sonucuna vardı. Hari ödülü iade etti, ancak 2.000 sterlinlik ödül parasını iade etmedi. Daha sonra parayı geri ödemeyi teklif etti, ancak ödül parasını ödeyen Political Quarterly dergisi bunun yerine onu George Orwell’in de üyesi olduğu İngiliz PEN’e bağış yapmaya davet etti. Hari, The Independent’taki işine geri döndüğünde taksitler halinde ödenmek üzere, ödülün değerine eşit bir bağış yapılması konusunda İngiliz PEN ile anlaştı, ancak orada çalışmaya da geri dönmedi.

2000 yılı gibi erken bir tarihte Hari, Varsity‘nin (11) okuyucu mektupları sayfasında Ben Elton tarafından, yalnızca Yahudilerin İsrail vatandaşı olabileceğini belirtmesi de dahil olmak üzere, yanlış bilgiler nedeniyle eleştirilmişti. İntihalin yanı sıra, Hari’nin hikayelerin bazı unsurlarını uydurduğu da tespit edildi. 2008 Orwell Ödülü’nü kazandığı hikayelerden birinde, Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki vahşetleri anlatmıştı, fakat daha sonra Hari için tercümanlık yapan bir STK çalışanı, Hari’nin alıntılarının uydurma olduğunu ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki yıkımın boyutunu abarttığını söyledi. İntihalinin ortaya çıkmasının ardından özür dileyen Hari, yine de STK’nın diğer çalışanlarının olayların kendi versiyonunu desteklediğini söylemekten de geri durmadı.

Hari, 2010 yılında askeri robotlarla ilgili bir makalede, eski Japonya Başbakanı Junichiro Koizumi’nin bir fabrika robotu tarafından saldırıya uğradığını ve neredeyse öldürüleceğini iddia etti. Bu doğru değildi. Yine Kopenhag iklim zirvesi için dikilen büyük bir kürenin McDonald’s ve Carlsberg’in “kurumsal logolarıyla kaplı” olduğunu ve “Coca-Cola markasının… Afrika’nın üzerine damgalandığını” iddia etti. Bu da doğru değildi. Private Eye’ın (12) Hackwatch köşesi Hari’nin Irak savaşına destek sağlamak için Iraklı sivilleri işgalden yanaymış gibi konuşturduğunu, oysa daha önceki bir makalede Iraklıların görüşlerini pek dile getirmediklerini belirten çelişkili bir açıklama yaptığını gösterdi. Ayrıca, Irak’taki iki haftalık paket turunu bir aylık araştırma ziyareti olarak tanıtmıştı. 

Hari, New Statesman‘da çalışırken, derginin yardımcı editörü Cristina Odone, yazdığı bir hikayedeki alıntıların gerçekliğinden şüphe duydu. Defterlerini görmek istediğinde, onları kaybettiğini söyledi. Hari’nin, iddia edilen etik dışı davranışları nedeniyle Cambridge öğrenci gazetesindeki pozisyonunu kaybettiğini öğrendikten sonra Odone, derginin editörü Peter Wilby’ye gitti, ancak sonuç alamadı. Odone daha sonra, Hari’nin “David Rose” adlı sahte hesabını kullanarak Wikipedia sayfasını değiştirdiğini ve kendisini homofobi ve antisemitizmle yanlış bir şekilde suçladığını keşfetti.

Eylül 2011’de Hari, kendisi ve anlaşmazlık yaşadığı gazeteciler hakkında Wikipedia’da makaleler düzenlediğini itiraf etti. “Meth Productions’tan David r” takma adıyla bir sahte hesap kullanarak, Nick Cohen, Cristina Odone, Francis Wheen, Andrew Roberts, Niall Ferguson ve Oliver Kamm gibi gazeteciler hakkındaki makalelere yanlış ve iftira niteliğinde iddialar eklemiş ve kendisi hakkındaki makaleyi “çağımızın en önemli yazarlarından biri gibi gösterecek” şekilde düzenlemişti.

Temmuz 2011’de Cohen, The Spectator‘da şüpheli Wikipedia düzenlemeleri hakkında yazdı ve bu da New Statesman gazetecisi David Allen Green’in Hari’nin “David Rose” sahte kimliğini kullanarak çevre biliminde yetkin bir editör gibi davrandığına dair kanıt toplamasına yol açtı. Bu durum, Wikipedia topluluğu tarafından bir soruşturmaya yol açtı ve “David Rose” Wikipedia’dan engellendi. Hari, The Independent gazetesinde bir özür yazısı yayınlayarak “David Rose” gibi davrandığını kabul etti ve şunları yazdı: “Anlaşmazlık yaşadığım kişilerin paylaşımlarını çocukça veya kötü niyetli şekillerde düzenledim: Birini Yahudi karşıtı ve homofobik, diğerini ise sarhoş olarak nitelendirdim. Bunu yaptığım için çok üzgünüm, çünkü bu en temel etik kuralı ihlal ediyor: Başkalarına, size yapılmasını istemediğiniz şeyi yapmayın. İkinci gruptan koşulsuz ve her bakımdan özür diliyorum.”

Hari’nin 2015 yılında yayımlanan Chasing the Scream: The First and Last Days of the War on Drugs (Çığlığın Peşinde: Uyuşturucuyla Savaşın İlk ve Son Günleri) adlı kitabı, yasadışı uyuşturucuların küresel olarak yasaklanmasını eleştiriyor. Hari aynı yıl bu konuda bir TED konuşması da yaptı. Hari, çoğu bağımlılığın, belirli bir maddeye duyulan basit bir biyolojik ihtiyaçtan ziyade, deneyimlere ve sağlıklı destekleyici ilişkilerin eksikliğine verilen işlevsel tepkiler olduğunu savundu.

Önceki skandallar nedeniyle Hari, “Chasing the Scream” için yaptığı bazı röportajların ses kayıtlarını internete yükledi. Yazar Jeremy Duns, alıntıların yanlış yazıldığı veya yanlış temsil edildiği durumları eleştirerek, onlarca klibin örnekleminde, “neredeyse tüm durumlarda, alıntılardaki kelimelerin, çoğu zaman görünürde bir amaç olmaksızın, ancak birkaç durumda anlatıyı ince bir şekilde değiştirmek için, not edilmeden değiştirildiğini veya çıkarıldığını” belirtti. New Matilda için yazdığı bir incelemede Michael Brull, Hari’nin alıntı uygulamaları hakkında çekincelerini dile getirdi ve Chasing the Screamdeki anlatı ile Hari’nin 2009 tarihli bir makalesi arasındaki çelişkileri vurguladı.

Ocak 2018’de Hari’nin depresyon ve kaygı konularını ele alan Kaybolan Bağlar adlı kitabı yayınlandı. Hari, çocukluk sorunlarını, kariyer krizini ve antidepresanlar ile psikoterapi deneyimlerini konuya olan merakını besleyen unsurlar olarak gösterdi. Kimi gazeteci ve bilim insanları “Antidepresan kullanan kişilerin %65 ila %80’i bir yıl içinde tekrar depresyona giriyor” gibi ciddi iddialar için kaynak gösterilmemesi, tek bir araştırmacının çalışmasına dayanılması, tek bir antidepresan sınıfı üzerindeki araştırmanın tüm antidepresanlar için geçerliymiş gibi ele alınması ve stres ile depresyonun karıştırılması nedeniyle Kaybolan Bağları eleştirdi. 

Hari’nin 2022 yılında yayımlanan Çalınan Dikkat: Neden Dikkat Edemiyorsunuz ve Tekrar Derinlemesine Nasıl Düşünebilirsiniz adlı kitabı, sosyal medya da dahil olmak üzere modern yaşam tarzlarının unsurlarının “konsantre olma yeteneğimizi yok ettiğini” savunuyor. Kitap, 12 Şubat 2022’de sona eren hafta için New York Times‘ın kurgusal olmayan en çok satanlar listesinde yedinci sırada yer aldı. Önceki kitaplarında olduğu gibi, Çalınan Dikkat de araştırma, röportajlar ve birinci şahıs anlatımının bir karışımını sunuyor. Hari, “dikkat krizine” katkıda bulunduğunu söylediği on iki faktör belirledi. Örnekler arasında sosyal medya gibi teknoloji bağımlılıkları, kronik stresin artan yaygınlığı, çocukların açık havada oyun oynama ve bağımsız keşiflere maruz kalmasının azalması ve ultra işlenmiş gıdaların beyin fonksiyonları üzerindeki etkisi yer alıyor. Hari, geç aşama kapitalizmin insan refahından ziyade kârı ön plana çıkarmasının kısmen suçlu olduğunu öne sürüyor. Teknoloji endüstrisini, etkileşimi en üst düzeye çıkarmak için insanları sömüren ürünler tasarladığı için eleştiriyor. Çalınan Dikkat, uyku yoksunluğunun ve anlamlı iş fırsatlarının eksikliğinin etkilerini de ele alıyor. Hari, kolektif eylem çağrısında bulunuyor ve kişisel eylemden ziyade toplumsal değişikliklere odaklanılmasını öneriyor. Çalınan Dikkati de kişisel anekdotlara aşırı derecede güvenmesi, dikkat sürelerinin kısaldığına dair güçlü kanıtlar sunmaması, bazı çalışmalar için birincil kaynakları belirtmemesi ve çoklu görev yapmanın belirli koşullarda faydaları olabileceğini öne süren çalışmaların sonuçlarını yanlış temsil etmesi açılarından eleştirildi. Hatta yayıncının kaynakları yanlış yorumladığı için kitabı geri çekmesi istendi.

Hari’nin semaglutid adlı zayıflama ilacını kullanma deneyimini birinci ağızdan anlattığı Sihirli Hap: Yeni Zayıflama İlaçlarının Olağanüstü Faydaları ve Rahatsız Edici Riskleri adlı kitabı 2024 yılında yayınlandı. Sihirli Hap da yanlışlıklar nedeniyle eleştirilere maruz kaldı. Restoran eleştirmeni Jay Rayner, Hari’nin Sihirli Hapta Rayner’ın Ozempic (semaglutid) kullandığını ve bunun sonucunda “Paris’teki harika restoranlarda bile yemekten zevk almadığını” söylediği için Hari’yi eleştirdi, çünkü Rayner’e göre bu “tamamen saçmalık”tı. The Observerda semaglutid kullanmayacağını yazdı. Ayrıca, Paris’ten de hiç bahsetmemişti. The Guardian için yazan Tom Chivers, kitabın iddialarını desteklemeyen referansların kullanımını ve bilimsel yanlışlıkları eleştirdi. Private Eye dergisi, Hari’nin kitabını yanlış iddialar ve şüpheli referanslar olarak verdiği için eleştirdi. Daily Telegraph tarafından yapılan bir doğrulama çalışması, altı adet “hata, güncel olmayan veri ve tartışmalı iddia” örneği buldu. Hari, bu hataların gelecek baskılarda düzeltileceğini söyledi.”

 Dipnotlar

  1. Azouonye, I. O. (1997). A difficult case: Diagnosis made by hallucinatory voices. BMJ, 315: 1685-6.
  2.  Doç. Dr. Berker Duman’ın 20 Ocak 2026 tarihli gönderisi. https://x.com/berkerduman/status/2013391086224310348?s=20 
  3.  Menenjiyom: Beyin zarlarının birinden kaynaklanan iyi huylu bir tür ur.
  4.  https://wikibin.org/articles/ikechukwu-azuonye.html (25 Ocak 2026’da indirildi.)
  5.  @cdocsxusofficial’ın 19 Ocak 2026 tarihli gönderileri. https://x.com/docxusofficial/status/2013254531044520010
  6.  https://archive.randi.org/site/index.php/swift-blog/2152-listening-to-voices.html (25 Ocak 2026’da indirildi.)
  7.  Wikipedia contributors. (2026, January 6). The BMJ. In Wikipedia, The Free Encyclopedia. Retrieved 09:16, February 14, 2026, from https://en.wikipedia.org/w/index.php?title=The_BMJ&oldid=1331371083
  8.  Hari, J. (2024). Çalınan Dikkat. Nasıl Odaklanamıyoruz? (Çev: Barış Engin Aksoy). Metis Yayınları.
  9.  Hari, J. (2024). Kaybolan Bağlar. Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler. (Çev: Barış Engin Aksoy). Metis Yayınları.
  10.  Wikipedia contributors. (2026, January 22). Johann Hari. In Wikipedia, The Free Encyclopedia. Retrieved 13:35, February 14, 2026, from https://en.wikipedia.org/w/index.php?title=Johann_Hari&oldid=1334206350
  11.  Varsity: İlk kez 1947’de yayımlanmış, Cambridge Üniversitesi’nin bağımsız öğrenci gazetesi.
  12.  Private Eye, mizah, sosyal ve politik gözlemler ve araştırmacı gazeteciliğin eşsiz bir karışımını sunan, İngiltere’nin en çok satan haber ve güncel olaylar dergisidir.

Scythian Disease? (Hipokrat ve Türkler!)

Psikiyatriye Giriş dersini anlatırken psikiyatrinin başvuru kitabından yararlanıyorum.1 Psikiyatri Tarihi başlığı altında -elbette- Hipokrat’tan da söz ediyorum. 4 unsur, 4 beden sıvısı ve bunlara uyan 4 karakter tipini anlattıktan sonra, Hipokrat’ın hastalık sınıflandırması hakkında kısaca bilgi veriyorum. Orada Hipokrat Scythian disease diye bir şeyden söz ediyor ve derste bu hastalığa parantez içinde kısaca transvestizme benzer deyip geçiyorum. Bugün daha önce zaman bulamadığım bazı işlerle uğraşmak için uygun bir fırsat buldum. Ders slaytlarını gözden geçirirken, bu kelimeye (Scythian) takıldım ve araştırmaya karar verdim. Aslında daha internete girmeden scythian2 ile İskitler bağlantısını fark etmeye başlamıştım, fakat aralarında nasıl bir ilişki olduğunu bilmiyordum. 

Arama motoruna “scythian” diye girince, önce tabii ki “kutsal bilgi kaynağı” wikipedia çıktı karşıma.3 Ben de baktım. Daha önceki okumalarımdan İskitler ile Türkler arasındaki ilişkiye dair bir şeyler aklımda kalmıştı, fakat wiki’deki madde çok ayrıntılı olmasına karşın, Türklerden neredeyse hiç söz edilmiyordu. Wikipedia’da bu tür taraflılıklara alışmıştım, fakat çok uzun zaman önce Avrasya bozkırlarında at koşturan bir kavmin ön-Türklerle de olsa ilişkilendirilmemesi kafamı karıştırmıştı. Hele ki yazıda “kurgan”lardan, bunların bulunduğu Norşuntepe, İmirler, Kul-Oba, Ust-Alma, Kermen-Kyr, Ak-Kaya gibi açıkça Türkçe yerleşim yeri adlarından söz ederken…

Bunun üzerine Türkçe kaynak aradım. Bilimsel bir makaleye rastlayamadım, ama birçok Türkçe kaynakta, güvenilir bilimsel temelleri olmasa da, İskitler’in Türklerle ilişkisinin neredeyse kanıtlanmış bir gerçek olduğundan söz ediliyordu.4

Bu son kaynakta ilginç bir bilgi de vardı: Jeannie Davis-Kimball adlı tarih araştırmacısı, İskitler’in İç Asya’dan Anadolu’ya göçlerini, Kafkasya-Anadolu hattında arkalarında bıraktıkları kurganları ve İskit coğrafyasında yaşayan kadın savaşçıları (Amazonları) incelemişti.5 Davis-Kimball araştırmalarının sonucunda İskitlerin soydaşları olan Amazonların Türklerin ataları olduğunu öne sürmüştü. Yazıya göre, Kimball, bu araştırmaları sırasında Antik Yunan’ın büyük savaşçısı Aşil’in bir Amazon kraliçesi Pentezile ile mücadelesine de rastlamıştı. Öyküye göre, Aşil, zorlu bir mücadeleden sonra, Pentezile’yi öldürmüş, rakibinin (rakibesinin!) yüzünü görmek için miğferini çıkardığında sarı saçlı, çok güzel bir kadınla karşılaşmıştı.

Scythian’ın İskitlerle ilgili olanının değil de, Hipokrat’taki anlamını bulmak için arama motoruna yazmayı sürdürünce, karşıma “enaree” başlığı çıktı.6 Evet, Hipokrat’ın söz ettiği psikiyatrik bozukluk bu olmalıydı, çünkü “enaree”’nin (eski Yun.) “efemine (kadınsı) ya da androjin (erdişi) olarak tanımlanan İskit şamanları için kullanılan bir sözcük” olduğunu yazıyordu. Metne göre, bu şamanların tapınakları yoktu ve doğa güçlerine ibadet ediyorlardı. Herodot, (bazılarına göre ön-Türk kavimlerinden biri olan) İskitler’in Askhelon’daki (İsrail) bir Afrodit tapınağını yağmalamaları üzerine, tanrıça’nın bu İskitleri ve onlardan gelen tüm soyları “dişilik” hastalığı ile malul ettiğini yazıyordu. Hipokrat ise, Havalar, Sular ve Yerler Üzerine (On Airs, Waters, Places) adlı yapıtında İskit sakinlerinin kadınsılıklarını ilahi güçlere bağladığını, fakat kendisinin onların sürekli ata binmelerinden dolayı iktidarsızlaşıp kadınsı rolleri benimsediklerine inandığını söylüyordu.

Metinde geçen İskit sakinleri (Scythian inhabitant) sözcüğündeki paradoksu bir an için unutalım. Öyle ya, Orta Asya ve Sibirya bozkırlarından Ukrayna, İran ve Anadolu ovalarına kadar at süren bir kavmin “sakin” (inhabitant: yerleşik) olarak nitelenmesi biraz tuhaf! Bu “küçük” dikkatsizliği bir yana bırakıp tüm öğrendiklerimizi birbirine bağlarsak, şu sonucu çıkarabiliriz: Hipokrat ve onun uygarlığından olan kişiler at üstünde kadın-erkek oradan oraya özgürce at süren insan topluluklarını tanıyamamışlar, davranışlarını ve göreneklerini yanlış yorumlamışlardı. Tıpkı Aşil gibi, gördükleri her savaşçıyı erkek sanıyorlardı; saçları uzun savaşçıları kadınlaşmış erkekler olarak görüyorlar, hele de pantolon giyiyorlarsa, onların dişilik eğilimi taşıdığına (transvestizmine) inanıyorlardı. Hiçbiri Aşil gibi miğferlerini açıp bakmaya cesaret edemediler, demek ki… Böylece, özgür ruhlu, savaşçı kabilelerin nazik insanları, yerleşik kültürde yaşayanlar tarafından sapkın bir hastalığa sahip olarak tanımlandılar. Scythian disease böyle çıktı…7

Ne büyük hata!

Dipnotlar:

  1.  Sadock BJ, Sadock VA, Ruiz P. Kaplan and Sadock’s Comprehensive Textbook of Psychiatry. 9th Edition, Lippincott Williams & Wilkins, 2009. ↩︎
  2.  “sid’iyın” diye okunuyor, ama bence “skityın” diye okumak daha uygun.
    ↩︎
  3.  www.wikidia.org/Scythians (27 Haziran2020’de indirildi).
    ↩︎
  4.  https://www.turktarihim.com/Iskitler.html (27 Haziran 2020’de indirildi).
    ↩︎
  5.  Davis-Kimball’ın Warrior Women kitabı Savaşçı Kadınlar Amazonlar adıyla Türkçeye çevrilmiş. (Çeviren : Mert Çağdaş). İleri Yayınları, 2013.
    ↩︎
  6.  www.wikipedia.org/Enaree (27 Haziran 2020’de indirildi).
    ↩︎
  7.  Elbette bu bilimsel bir saptama değil. Biraz hoş bir rastlantıyla bulunan şaşırtıcı bir ilişkiye dair bilgilerin eğlenceli bir biçimde metne dökülmüş hali.
    ↩︎

His, Duygu, Etki (Duygulanım)

[Mizah çalışmaları, stand-up komedi ve kültürel çalışmalar alanında çalışan Prof. Eric Shouse’nin (East California Üniversitesi) özellikle Massumi’den (ve Spinoza’dan) yola çıkarak His, Duygu ve Duygulanım/Etki üzerine yazdığı yazının çevirisi.]

AFFECT (ETKİ, DUYGULANIM)/AFFECTION (DUYGULANIM, ETKİLEME, TEESSÜR) Her iki kelime de kişisel bir hisse (Deleuze ve Guattari’de sentiment) işaret etmez. L’affect (Spinoza’nın affectus‘u) etkileme ve etkilenme (affect and be affected; teessür ve müteessir olma) yeteneğidir. Bedenin bir deneyimsel durumundan diğerine geçişine karşılık gelen ve o bedenin hareket etme kapasitesinde bir artış veya azalmayı belirten ön-kişisel (prepersonal) bir yoğunluktur. L’affection (Spinoza’nın affection’u) etkilenen beden ile etkileyen ikinci bir beden arasındaki bir karşılaşma olarak düşünülen bu tür her bir durumdur (Massumi, Plateaus xvi).

His (feeling) ve etki (affect, duygulanım), rutin olarak birbirinin yerine kullanılsa da, etkiyi (affect) hisler ve duygularla karıştırmamak gerekir. Brian Massumi’nin Deleuze ve Guattari’nin A Thousand Plateaus adlı eserine yazdığı giriş bölümündeki etki (affect) tanımının açıkça belirttiği gibi, etki kişisel bir his değildir. Hisler (feeling) kişisel ve biyografiktir, duygular (emotion) toplumsaldır ve etkiler (affect) ön-kişiseldir (prepersonal). Bu makalenin geri kalanında, önceki cümleyi açmaya ve hisler, duygular ve etkiler/duygulanımlar arasında yaptığım ayrımın neden bilgiçlikten daha fazlası olduğunu gösterecek bazı örnekler sunmaya çalışacağım.

His (feeling), önceki deneyimlerle karşılaştırılıp etiketlenmiş bir duyumdur (sensation). Kişisel ve biyografiktir, çünkü her insanın hislerini yorumlarken ve etiketlerken içinden çekip çıkarabileceği kendine özgü bir dizi önceki duyumu vardır. Bebek hem dilden, hem de biyografiden yoksun olduğu için, hisler deneyimlemez. Yine de, neredeyse her ebeveyn herhangi bir kuşku duymadan çocuğunun hisleri olduğunu ve bunları düzenli olarak ifade ettiğini belirtecektir (ebeveynin aslında hakkında tanık olduğu şey, kısaca söylemek gerekirse, etkidir).

Duygu (emotion), bir hissin yansıtılması/gösterilmesidir. Hislerin aksine, duygunun gösterilmesi gerçek veya sahte olabilir. Hisler ve duygular arasındaki ayrım, Paul Ekman tarafından yapılan ve Amerikan ve Japon denekleri yüz ameliyatı tasvir eden filmler izlerken videoya çeken bir deneyle aydınlatılmıştır. Tek başlarına izlediklerinde, her iki grup da benzer ifadeler sergilemiştir. Gruplar halinde izlediklerinde, ifadeler farklıydı. Duyguyu dünyaya yayınlarız; bazen bu yayın içsel durumumuzun bir ifadesidir ve diğer zamanlarda sosyal beklentileri karşılamak için uydurulur. Bebekler, duyguları deneyimlemek için biyografiye ya da dil becerilerine sahip olmasalar da duygularını sergilerler. Bebeklerin duyguları, doğrudan etki (affect) ifadeleridir.

Etki (affect), bilinçsiz bir yoğunluk (intensity) deneyimidir; bir anlık biçimlenmemiş ve yapılandırılmamış potansiyeldir. Etki dilde tam olarak kavranamadığından (realise) ve her zaman bilincin önünde ve/veya dışında olduğundan, bu makaledeki üç temel terimden (his, duygu ve etki) en soyut olanı etkidir (Massumi, Parables). Etki, bir deneyimin niteliğine nicel bir yoğunluk boyutu ekleyerek bedenin belirli bir koşulda kendini eyleme hazırlama yoludur. Bedenin, dilde tam olarak yakalanamayan kendine özgü bir grameri vardır, çünkü “sadece atımları veya ayrık uyarımları özümsemez; bağlamları da içine katar…” (Massumi, Parables 30). Bu daha da soyutlaşmadan bebek örneğine geri dönelim.

Bir bebeğin duyumları bilişsel olarak işleyebileceği bir dil becerisi veya bedeninde sürekli yayılan duyumların akışını değerlendirirken yararlanabileceği bir geçmiş deneyim tarihi yoktur. Bu nedenle, bebek yoğunluklara dayanmak zorundadır (bu, Massumi’nin etki (affect) ile eş tuttuğu bir terimdir). “Etkiler  (duygulanım, affect), organizmaya dokunan belirli bir uyarımın yoğunluğunun veya eğim derecesiinin bir benzerini üretmek üzere birlikte hareket eden yüz kaslarını, iç organları, solunum sistemini, iskeleti, otonomik kan akışı değişikliklerini ve seslendirmeleri içeren, birbiriyle ilişkili tepki kümelerinden oluşur” (Demos 19). Buradaki anahtar nokta, bebek için etkinin/duygulanımın (affect) doğuştan olmasıdır. Bebekler, yüz ifadesi, solunum, duruş, renk ve seslendirmeler yoluyla, kendilerine etki eden uyarımların yoğunluğunu ifade edebilirler. Bu nedenle, ebeveynler çocuklarının duygu (emotion) ifade ettiğini söylediklerinde haklıdırlar. Öte yandan, küçük yavrulara hisler (feeling) atfettiklerinde yanılıyorlar. Yavrularının hissetmek için ne biyografileri, ne de dilleri vardır. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş, bir ölçüde duygunun (emotion) gösterimini bilinçli kontrol altına almayı öğrendiğimiz bir geçiştir. Ancak, etkiler (affect) bilinçsiz ve biçimsiz olmaya devam ederler ve “bireyin çok az kontrolü olduğu etkenler tarafından kolayca uyandırılırlar..” (Tompkins 54). Bebek için etki (affect) duygudur (emotion), yetişkin için etki (affect) hisleri (feeling) hissettiren şeydir. Bir hissin (niteliğin) yoğunluğu (niceliği) kadar günlük hayatlarımızın arka plan yoğunluğunu (hiçbir deneyime gerçekten kendimizi ayarlamadığımızda deneyimlediğimiz yarı-hissedilen, devamlı nicelik/nitelik uğultusunu) belirleyen şey de budur.

Etkinin (duygulanımın) yetişkinlerin hayatlarında, duyguları üzerinde bilinçli bir kontrol kazandıktan sonra bile anlamlı bir şekilde nasıl işlemeye devam ettiğini anlamak için en basit yollardan biri, etki (affect) sistemi kontrolden çıkmış bir bireye bakmaktır. Nörolog Oliver Sacks böyle bir kişiyle deneyimini anlatmıştı. Bu, kalça kırığı geçiren yaşlı bir hastaydı. Bu olay kırık bacağının uzun bir süre hareketsiz kalmasına neden olmuştu. Sacks onunla çalışmaya başladığında, kadın üç yıldır bacağındaki hisleri henüz geri kazanmamıştı. Bacağını bilinçli olarak hareket ettiremiyordu ve onu “eksik” hissediyordu. Ancak, müzik duyduğunda ayağını ritme uyarak istemsizce yere vuruyordu. “Bu, müzik terapisi olasılığını akla getirdi; sıradan fizyoterapi hiçbir işe yaramamıştı. Destek (yürüteç vb.) kullanarak, onu yavaş yavaş dans etmeye ikna edebildik ve sonunda üç yıldır işlevsiz olmasına rağmen bacağının neredeyse tamamen iyileşmesini sağladık” (Sacks 170-1).

Önceki öyküdeki kadın olağan bilinçli mekanizmalar yoluyla bacağını oynatamıyordu, çünkü bacağın bedenin bilinçli farkındalığıyla ya da “derin-duyuyla” bağlantısı kopmuştu. Derin-duyu, “bedenin hareketli kısımlarından (kaslar, tendonlar, eklemler), bunların konumlarının, tonüslerinin ve hareketlerinin, fakat otomatik ve bilinçdışı oldukları için bizden gizli bir tarzda ve sürekli olarak takip edildiği ve ayarlandığı, sürekli fakat bilinçsiz duyu akışı”dır (Sacks, 43). Etki derin-duyuya yoğunluk ya da bir ivedilik hissi (sense) katar, (hatırası kısmen bedende depolanmış olan) müziğin bu kadın tek başına olduğunda hareket ettiremediği bacağını hareket ettirebilmesinin nedeni budur.

Bacağı kendi başına dans eden kadının öyküsü hakkında dikkate değer olan şey bu kendine özgü olguda etkinin iradeyi alt etmesi değil, bunun etkinin her zaman iradenin ve bilincin önüne geçmesinin bir örneği olmasıdır (Massumi, Parables 29). Herhangi bir anda yüzlerce, belki binlerce uyaran insan bedenine çarpar ve beden bunların hepsini aynı anda içine alarak ve onları bir yoğunluk olarak kaydederek yanıt verir. Etki, bu yoğunluktur. Bebekte saf ifadedir, erişkinde saf potansiyeldir (verili bir durumda bedenin harekete geçmeye hazır olmasının bir ölçüsüdür). Silvan Tomkins etkinin biyolojik durumuna dair farkındalığımızı yükselterek bilinci etkileme gücüne sahip olduğunu anlatır:

Etkinin mekanizması, bu açıdan ağrının mekanizması gibidir. Elimizi kesseydik, kanadığını görseydik, fakat doğuştan ağrı reseptörlerimiz olmasaydı, onarım gerektiren bir şey yapmış olduğumuzu bilirdik, fakat bir aciliyet duymazdık. Arabamızın ayar gerektirmesi gibi, daha fazla zamanımızın olduğu sonraki haftaya kadar bekletebilirdik. Fakat ağrının mekanizması, etkinin mekanizması gibi, onu aktive eden yaralanmaya dair farkındalığımızı  o kadar yükseltir ki endişelenmeye, hem de hemen endişelenmeye mecbur kalırız (Tomkins 88).

Etki olmazsa, hisler “hissetmez”, çünkü yoğunluğu yoktur, ve hisler olmazsa akılcı karar verme sorunlu hale gelir (Damasio 204-22).  Kısaca, etki bedenlerimiz, çevremiz ve diğerleri arasındaki ilişkinin ve etki deneyime dönüşürken hissettiğimiz/düşündüğümüz öznel deneyimin belirlenmesinde önemli bir rol oynar. 

Tüm bunlar medya ve kültürel çalışmalarla ilgilenen bireyler için ne anlama geliyor? Bu, “medya etkileri”ni (media effects) ideolojinin iletimi açısından betimlemenin kimi zaman post hoc ergo propter hoc (bundan sonra, dolayısıyla bunun yüzünden) yanılgısına neden olması anlamına gelir. Bu Massumi’nin etki/etkileme (affect/affection) tanımlarındaki ikinci terimle ilgilidir. Etkileme (affection) etkinin bedenler arasında aktarıldığı süreçtir. Etkinin aktarılması enerjilerimizin kendimize yetmeediği anlamına gelir. “Birey” ile “çevre” arasında güvenli bir ayrım yoktur (Brennan 6). Etki hislerden ve duygulardan farklı olarak biçimlenmemiş ve yapılanmamış olduğundan bedenler arasında aktarılabilir. Etkinin önemi, birçok durumda bilinçli olarak alınan mesajın o mesajın alıcısı için mesajın kaynağıyla bilnçsiz duygulanımsal (affective) rezonansından da haz önemli olabilmesine dayanır.

Müzik, duyumların bedene çarpmasının yoğunluğunun insanlar için anlamın kendisinden daha fazla “anlam” ifade edebileceğinin belki de en net örneğini sunar. Jeremy Gilbert’in dediği gibi, “Müziğin belirlenebilen, betimlenebilen ve tartışılabilen, fakat anlama sahip olmakla aynı şey olmayan fiziksel etkileri (effects) vardır ve müziğin kültürde nasıl işlediğini anlamaya dönük herhangi bir girişim… bunları anlamlara indirgemeye çalışmadan etkiler üzerine bir şeyler söyleyebilmelidir.” Çoğu zaman bireylerin müzikten aldıkları haz, anlamın iletilmesiyle daha az, belli bir müzik parçasının onları “harekete geçirme” biçimiyle çok daha fazla ilgilidir. Anlamların önemli olmadığını yanlış olsa da, müziğin kültürel etkilerini kavramaya çalışırken biyolojinin rolünü görmezden gelmek de aynı derecede aptalca olacaktır. Elbette müzik etkiyi aktarma potansiyeline sahip olan tek ifade biçimi değildir. Yüz ifadelerinin, solunumun, ses tonunun ve duruşun algılanabilir olduğu her iletişim biçimi etkiyi artırabilir ve bu liste şu anda deneyimlemekte olduğumuz iletişimin dışında kalan hemen her türlü aracılı iletişim biçimini içerir.

Etkinin aktarılmasının bir kişinin hislerinin başkalarının hisleri haline gelmesi anlamına gelmediğini açıklığa kavuşturayım. Etkinin aktarılması bedenlerin birbirini etkileme biçimiyle ilgilidir. Bedenimiz bir bağlama katıldığı ve (gerçek ya da sanal) bir başka beden o bağlamda yoğunluk ifade ettiğinde bir yoğunluk bir başkasına katılır. Beden içine girdiği bağlamın yoğunluğuyla rezonansa girerek belirli bir duruma uygun şekilde yanıt vermeye hazır olduğundan emin olmaya çalışır. Etkinin her yerde bulunduğu düşünülürse, birçok medya biçiminin gücünün onların ideolojik etkilerinde değil, içerikten ya da anlamdan bağımsız duygulanımsal (affective) rezonanslar yaratma yeteneklerinde yattığını unutmamak gerekir.

Etkinin gücü, biçimlenmemiş ve yapılanmamış (soyut) olmasında yatar. Etkiyi hislerin ve duyguların olmadığı şekilde aktarılabilir kılan, “soyutsallığı”dır (abstractivity) ve potansiyel olarak böylesine güçlü toplumsal kuvvet olmasının nedeni aktarılabilir olmasıdır. Etkiyi hislerle ve duygularla karıştırmamanın önemli olmasının ve Lawrence Grossberg’in “duygulanımsal yatırımlar” teriminin pek de mantıklı olmadığı konusunda Brian Massumi’yle hemfikir olmamın nedeni budur. Massumi’nin öne sürdüğü gibi etki “biçimlenmemiş ve yapılanmamış” ise ve her zaman bilinçli farkındalığın önünde ve/veya dışındaysa, insan nasıl ona “yatırım” yapabilir (Parables 260)? Yatırım önseziyi ve bir yatırma yerini varsayar; etki de düşünceden önce gelir ve elektrik kadar stabildir. Bu, etkinin belki zenginleştirici biçimlerinin daha yaygın olduğu pratiklerin bulunmadığını söylemek değildir, sadece bu pratiklere katılan kişilerin etkiye yatırım yapmamaları demektir. Elbette kültürel çalışmaların derslerinden biri, umuda yatırım yapmanın daha önce insanları harekete geçirmiş olmasıdır.

Shouse, E. (2005). Feeling, Emotion, Affect. M/C Journal, 8(6). https://doi.org/10.5204/mcj.2443

Ek:

  • Brian Massumi (d. 1956). Kanadalı felsefeci ve sosyal kuramcı. Deleuze ve Guattari’nin İngilizce konuşan dünyaya tanıtılmasında etkili oldu. Disiplinlerarası bir alan olan etki/duygulanım çalışmaları alanının gelişmesinde de önemli bir rol oynadı. En bilinen yapıtı: Parables for the Virtual: Movement, Affect, Sensation (2002).
  • Silvan Tomkins (1911-1991). Etki/duygulanım kuramı (affect theory) ve betik kuramı (script theory) geliştiren psikolog ve kişilik kuramcısı. En bilinen yapıtı: Affect Imagery Consciousness (1991).

Kaynaklar:

Brennan, Teresa. The Transmission of Affect. Cornell U. P., 2004.

Damasio, Antonio. Descartes’ Error. 1994. Quill, 2000.

Demos, Virginia E. “An Affect Revolution: Silvan Tompkin’s Affect Theory.” Exploring Affect: The Selected Writings of Silvan S. Tompkins. Ed. Virginia E. Demos. Press Syndicate of the U. of Cambridge, 1995: 17-26.

Ekman, Paul. “Universal and Cultural Differences in Facial Expression of Emotion.” Nebraska Symposium on Motivation. Ed. J. R. Cole. U of Nebraska P, 1972: 207-83.

Gilbert, Jeremy. “Signifying Nothing: ‘Culture’, ‘Discourse’ and the Sociality of Affect. Culture Machine 2004. http://culturemachine.tees.ac.uk/>.

Massumi, Brian. “Notes on the Translation and Acknowledgements.” In Gilles Deleuze and Felix Guattari, A Thousand Plateaus. U of Minnesota P, 1987.

———. Parables for the Virtual. Durham: Duke UP, 2002.

Sacks, Oliver. A Leg to Stand On. Touchstone, 1984.

Tompkins, Silvan. Exploring Affect: The Selected Writings of Silvan S. Tompkins. Ed. Virginia E. Demos. Press Syndicate of the U of Cambridge, 1995.

Psikiyatrik Hastalıkların Kriminalizasyonu

Psikiyatrik rahatsızlıkların kriminalize edilmesinin arkasında ne var?

Fiziksel dünya gibi toplumsal hayatın, kültürün de kendine özgü işleyiş kuralları vardır. Örneğin, ilişkilerde yaşadığınız herhangi bir duygusal sorunu görmezden gelirseniz ve bu görmezden gelme tavrı alışkanlığa dönüşürse, o sorun kendini bir şekilde, ama bu kez semptom olarak gösterir. Toplumlar ve onların yöneticileri de sorunları analiz edemeyebilir ya da sınıfsal, politik çıkarlarından dolayı görmezden gelebilirler. Nasıl ki çözülmeyen bireysel sorunlar insanın karşısına semptom olarak çıkıyorsa, göz ardı edilen toplumsal sorunların da kendilerini gösterme biçimleri, yani, semptomları vardır.

Ancak, insan çoğu zaman kendi çıkarları, kendine özgü bakış açısı, bulunduğu bağlam, hayat dönemi, psikolojik yapılanması, vb. nedenlerle kendini en azından bir süre kolayca kandırmaya yatkın bir türdür. Toplumlar da öyle. Buna uygun olarak, yüzyıllardır insanlar yaşadıkları fakat anlayamadıkları sorunları yine bilmedikleri, tanımadıkları başka güçlere, başka insanlara, özellikle başka gruplara yükleme eğiliminde olmuşlardır. Bunlar bazen komşu kabile, bazen cadılar, bazen komünistler, vs. olabilir. Toplumun kendi gelişim evresinin, kendi işleyiş dinamiklerinin sonucu olarak ortaya çıkan bu yansıtmacı savunma biçimi, yönetenler tarafından da kullanılmaya elverişlidir ve nitekim çeşitli dönemlerde başarıyla kullanılmıştır da. Örneğin, Selanik’te Atatürk’ün evine adam gönderip bombalattıktan sonra İstanbul’da insanları kışkırtıp azınlıkların üzerinde saldırtmanın, sonra da bu olaylardan komünistleri sorumlu tutup onları yargılamanın ne kadar keskin bir zekanın ürünü olduğu üzerinde düşünmeye değer.

Psikiyatri hastaları toplumsal bir kesim olarak baştan itibaren böyle bir yansıtma için en uygun adaylardan biridir. Bilinen tarihin başından beri psikiyatrik sendromların yol açtığı davranışlar, bunları anlamlandıramayan insanların “hasta”lardan çekinmelerine ve onları dışlamalarına neden olmuştur. Foucault’nun “büyük kapatılma”sının mekanları olan tımarhaneler ile cüzzam hastanelerinin -Bakırköy’deki gibi- yan yana inşa edilmiş olması bile bu insanları toplumdan dışlama politikasının somut örneklerindendir. Dolayısıyla, sorunları üstüne yükleyecek bir grup arandığında psikiyatri hastaları elverişli bir gruptur. Enflasyonun nedeni olarak suçlanamasalar da, aksine bütün kanıtlara karşın, toplumun gözünde şiddet olaylarının failleri haline kolaylıkla getirilebilirler.

Peki, bugünlerde neden psikiyatri hastaları suçlamaların odağı haline geldiler? Tıpkı 6-7 Eylül olayları gibi, bu olgunun altında yatan “akıllıca” mantık şudur: Nasıl ki Türk lirasının değerinin düşmesinin nedeni ekonomik yapı ve uygulanan politikalar değil Geziciler ve dış güçlerse, yurttaşların büyük bölümünü tedirgin eden yaygın şiddet olaylarının nedeni de ekonomik eşitsizlik ve yoksullukla paralel giden bir yasasızlık, birlikte yaşama sözleşmesi olan anayasa metnine uyulmaması, işine geldiğini yasayla korkuturken işine geldiğine yasalar yokmuş gibi davranılması değil, psikiyatri hastalarının kliniklerden dışarıya salınmasıdır.

Bu rahatsızlıklar toplumsal ve kamusal olarak nasıl giderilebilir?

Öyle olmasalar da, ikisi ayrı kategorilermiş gibi, ister psikolojik, isterse biyolojik açıdan düşünülsün, hastalık denen şey, mutlak, tarihsellikten, toplumsallıktan, kültürden kopuk bir olgu değildir. Patolojik şişmanlık (obezite), şeker hastalığı, yüksek tansiyon gibi hastalıklar bunun en iyi örnekleridir. Bu “hastalık”lar kapitalist toplumun dayattığı hayat tarzından, çalışma koşullarından, beslenme biçimlerinden bağımsız düşünülemez. Yoksulluk, trafik sıkışıklığı, zamansızlık, dinlenememe, sağlık açısından nitelikli yiyecekler yerine ucuz, fakat enerji veren endüstri ürünleriyle beslenme, vs. gibi nedenler patolojik şişmanlığa, o da şeker hastalığına ve çoğu zaman yüksek tansiyona yol açar. Ancak, kimsenin kapitalist üretim ve bölüşüm biçimlerinin değiştirilmesi, gönüllülerin severek üretim yapabilecekleri, adil, dayanışmacı, doğayla uyumlu bir dünya kurulması üzerine konuşması istenmez. Sermayenin beslediği medyada yer alan “uzmanlar” şişmanlık ve zayıflama üzerine konuşur; zayıflatan ve tansiyonu düşüren ilaçlar üzerine konuşur, çeşitli diyetler, fitness salonları, vs. üzerine konuşur. 

Çok büyük oranda genetik olarak aktarılanlardan en az genetik olup en çok çevresel etkenlere bağlı olanlara kadar psikiyatrik “hastalıklar” da tıpkı patolojik şişmanlık, şeker hastalığı ya da yüksek tansiyon gibi belli bir tarihsel kesitte, belli bir toplumsal ve kültürel bağlamda daha yaygın biçimde ortaya çıkarlar. Böyle bakıldığında depresyon ile şeker hastalığı arasında çok fazla fark olmadığı görülebilir. Nasıl ki farklı bir dünyada; rekabetin ve geçim kavgasının yarattığı stresin daha az olacağı, insanların severek üretim yapacakları, doğayla uyumlu biçimde yaşayacakları adil bir dünyada şeker hastalığına zemin hazırlayan çevresel etkenler daha az olacaksa, böyle bir dünyada kendisi de yaşantılardan beslenen beynin hastalıkları, yani psikiyatrik hastalıklar da daha az görülecek, belki kökleri de kazınacaktır.

Ülkede şiddet mi artıyor, yoksa görünürlüğü mü?

Ne yazık ki bu soruyu yanıtlamak için elimizde sağlıklı, yeterli istatistiksel veriler yok. Ancak, günlük konuşmalara ve medyaya yansıdığı kadarıyla, toplumun şu anda ikili bir şiddet sarmalının içinde kendini çok çaresiz hissettiği sonucuna varılabilir. Bu sarmalın bir yanını ekonomik ve politik şiddetin yoğunlaşması, ikincisini de gündelik hayatın şiddete teslim edilmesi oluşturmaktadır. Ekonomik ve politik şiddet geniş kitlelerin derin biçimde yoksullaştırılması ve bununla yakından ilişkili olmak üzere bu duruma itiraz edenlerin zorla susturulması şeklinde kendini gösteriyor. Yine bununla birçok noktadan ilişkili olan gündelik hayatın şiddeti ise mafyalaşma, insanlara yönelik rastgele saldırılar, kadınlar ve çocuklar gibi toplumun görece zayıf kesimlerine yönelik taciz, tecavüz ve cinayetler şeklinde ortaya çıkıyor. Yöneticilerin herhangi bir yasaya tabi olmadıkları düşüncesinin bu tabloya katkısı ne kadar vurgulansa azdır. Eklemek gerekir ki, toplumsal patlama her zaman grevler, direnişler, gösteriler şeklinde ortaya çıkmaz, şiddetin toplumun kılcal damarlarına kadar yayılıp olağanlaşması da toplumsal patlamanın bir versiyonu sayılır.

Evet, elimizde istatistiksel veriler yok, fakat medyaya yansıyanların nesnel olarak gözlemlenmesinden ve zaman zaman bize çok iyi yol gösteren öznel hislerimizden yola çıkarsak, toplum olarak kendimizi yoğun bir şiddet atmosferinde hissettiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durum, soğuk rakamlardan tanık bulmaya ihtiyaç duymayacağımız kadar açık olup elimizden geldiğince alternatif hayat biçimleri üzerinde daha yoğun olarak düşünme ve bu yönde çaba gösterme sorumluluğumuzu da artırmaktadır.

Zihin, Zihinsiz Maddeden Nasıl Çıkabildi?

Özgün metin: Ralph Lewis. How could mind emerge from mindless matter? Psychology Today Posted Jan 2019. Downloaded on January 30, 2019.

(Ref. Bu makalenin bölümleri şundan uyarlandı: Ralph Lewis. Finding Purpose in a Golden World: Why We Are Even If the Universe Doesn’t (Amherst, NY: Prometheus Books, 2018)

Ben bir psikiyatristim (metnin yazarı Ralph Lewis’i kast ediyor:-), beyin ve davranış arayüzünden çalışıyorum. Hastalarımı sinir ateşlenmesi ve bağlantıları olarak mı, yani, kimya ve biyoloji olarak mı görmeliyim, yoksa diğer bireylerle ve toplumla ilişkiler içinde yaşayan zengin içsel zihinsel hayatları olan psikolojik varlıklar olarak mı? Reçete ettiğim ilaçlar kimyasal ve biyolojik düzeyde çalışırken, uyguladığım psikoterapi ve salık verdiğim çevresel değişiklikler psikolojik ve sosyal düzeylerde iş görüyor. Bu düzeyler arasına gerçekten bütünleşmiş bir biçimde bağlantı kurmak insanın tam olarak anlaşılmasında meydan okuyucu olabilir.

2019’da bile birçok insan hâlâ zihnin ve kendiliğin sadece fiziksel parçacıkların ürünü olmayan bir ruha sahip olduğunu savunuyor. Sinirbilimciler hâla yağmurun nereden geldiğini çözmeye çalışan bilim-öncesi insanlar tarafından hayal edilen köhne dinlere dayandığını düşünerek bir tür tuhaf halk psikolojisiyle alay etse de, gerçekte akıllı insanların bu tür şeylere hâlâ inanması tamamen anlaşılabilir. Nihayetinde zihin ve öznel öz-farkındalık bilinci (kendinin farkında olan bilinç) maddenin fiziksel özelliklerine (her ne iseler) nitel bir benzerlik taşımaz. Beynin işleyişini devrelere, nöronlara ve nörotransmiterlere dayanan salt maddî bir temelde açıklamaya yönelik indirgemeci bilimsel yaklaşım inanılmaz ilginç ve aydınlatıcı olmakla birlikte, henüz bilinçli bir kendilik olmanın nasıl bir şeye benzediği ya da neden böyle olduğunun gizemini çözememektedir. Fakat durum şu: Bilimden öğrendiğimiz her şey bizim ve dünyanın salt fiziksel madde ve enerjiden oluştuğumuzu doğrulamaktadır.

Tahayyülümüz dışında herhangi bir yerde tinsel bir alemin varolmasının bilimle uyuşmasının kesinlikle bir yolu yoktur. Ruhlar ve doğaüstü veya normaldışı kuvvetler gibi tinsel fenomenlerin gerçek olması için bilimin çoğunun yanlış olması gerekir. Başka bir sonuca varmak istersek, bütün bir bilimsel bilgi ve kanıt toplamının epey bir kısmını reddedip en baştan başlamaya hazır olmalıyız. (Bunun mobil telefonumu çalıştıran aynı bilgiler ve kanıt tabanı olduğunu düşünün; bilim yanlış olsaydı, çalışmazdı.)

Beynin ya da zihnin işleyişinin sadece parçalarının (fiziğin yalın yasalarına göre birbirleriyle etkileşen temel parçacıklardan yapılmış atomlardan oluşan sinir hücreleri devrelerinin) toplamı olduğunu öne süren geleneksel bilimsel indirgemecilik yöntemi (karmaşık şeyleri sistemin en küçük unsurlarını ya da parçalarını belirleyip çözümlemek) insan zihni ve onu üreten beyin için eksik bir açıklama getiriyor.

Her Şey Bu Kadar Mı

Bilimsel indirgemecilik (beyin dahil) dünyanın anlaşılmasına yönelik çok önemli ve şık bir yaklaşımdır ve şaşırtıcı içgörülere yol açmıştır, ama bazı insanlara doyurucu gelmeyebilir, iç karartabilir. Her şey nihayetinde parçacıklara ve fiziğe indirgenebilirse, o zaman her şey nihayetinde amaçsız ve boşuna görünebilir. “Hepsi bu kadar mı?” diye sorulabilir. Öyleyse, insanlığımız nereden geliyor? Karmaşık öznelliğimiz olmadan, böyle bir evrene nerede uyduğumuzu anlamaya ihtiyacımız var.

Karmaşıklık ve Ortaya Çıkış – Parçaların Toplamından Daha Büyük

Yaklaşık son otuz yılda karmaşıklık kuramı (karmaşık sistemler kuramı) denen etkileyici bir yeni disiplin gelişti. Bu bilim karmaşık sistemlerin özelliklerinin daha yalın bileşenlerin etkileşiminden nasıl çıktığını açıklamaya yönelik modeller tasarlamaya odaklandı. Karmaşık sistemler gerek nicel, gerekse nitel olarak daha yalın bileşenlerinden ayrılan özellikler kazanırlar. Bunlar bileşenlerinin doğasında bulunmayan ve onlardan çıkarsanamayan ya da yordanamayan / öngörülemeyen özelliklerdir. Karmaşık sistemin bu yeni özelliklerine ortaya çıkan (emergent) fenomenler denir. Ortaya çıkış (emergence), indirgemeciliğin zıttıdır. Bütün, parçalarının toplamından büyüktür. Söz konusu olan ‘büyü’ değil, sadece karmaşık fiziksel etkileşimlerdir. Ortaya çıkış, kendiliğinden, aşağıdan yukarıya, kendini-örgütleyen bir karmaşıklık fenomenidir, herhangi bir dışsal neden, hiçbir yukarıdan aşağıya tasarım, hiçbir merkezî sistem denetimi gerektirmez. Karmaşıklık bilimi standart indirgemecilik yaklaşımının yerini almaz. Onu tamamlar. İndirgemecilik hâlâ karmaşık sistemlerin anlaşılması için son derece yararlı ve güçlü bir yöntemdir.

Ortaya Çıkış: Yenilik Evrene Girebilir

En temel örnek olarak suyun özelliklerini düşünün. Suyun bazı temel özellikleri vardır: Yapıştırıcı (cohesive) davranış, ısıyı ılıtma yeteneği ve donunca genişleme… Hatta daha yalını, suyun ‘ıslaklığını’ düşünün. H2O’yu oluşturan tek tek hidrojen ve oksijen atomları bu özelliklerin ve davranışların, hiçbirine sahip değildir. Bu özellikler tek tek atomların özelliklerinden yordanamaz ya da çıkarsanamaz; bunlar ortaya çıkmışlardır (emergent).

Su, basit bir örnektir. Ortaya çıkmış olandan çok daha görkemli yenilik, doğanın tümü, aslında. Bunu evrenin kendiliğinden rehbersiz yaratıcılığı olarak düşünün; en mucizevi olan şey, bilinçli niyetin hiç olmaması.

Beyin Uyumlu Karmaşık Sistemlerin En Karmaşığıdır

Beynin, bütünün parçalarının toplamından büyük bir fenomen olduğu açıktır ve onun ürünü olan zihin ya da öznel kendilik duygusu parçalarından nitel açıdan kökten farklıdır; ortaya çıkan bir özelliktir.

Aslında bu sadece beyin için değil herhangi bir karmaşık uyumsal (adaptive) sistem için geçerlidir; dünyada bunun sayısız örneği vardır. Sadece birkaçını sayarsak: Bireysel organizmalar, bir organizmanın içindeki bağışıklık sistemi ya da beyin gibi sistemler, sosyal böcek kolonileri, kuş sürüleri, hayvan sürülerinin göçleri, trafik akışı, kentler, malî piyasalar, internet, ekosistemler, iklimler… Bunların her biri birçok failin/bileşenin etkileştiği bir ağa sahip olan bir sistemdir.

Ortaya çıkış fenomenlerini üreten karmaşık uyumsal sistemler bileşen parçaları arasında dinamik etkileşim ağları oldukları için karmaşık olarak değerlendirilirler. Değişen ortamlarına yanıt olarak değiştikleri ve kendilerini örgütledikleri için uyumsal olarak değerlendirilirler.

Bilinç Evrende Kökten Yeni Bir Fenomen Olarak Ortaya Çıktı. Hayat da Öyle.

İnsan beyni bildiğimiz en karmaşık uyumsal sistemdir. Bir fenomen olarak bilinç de bildiğimiz tüm fenomenlerin fiziksel maddesinden en kökten farklı olandır. Fakat elbette bilincin her zaman çok zengin ve karmaşık olmadığını unutmayın; farklı türlerde ve insanlarda farklı beyin sağlığı hallerinde derece derece ortaya çıkar, çok sayıda minimal ve yalın bilinç halleri bulunur.

Bilinçten başka sıradan maddeden ortaya çıkan bildiğimiz çok farklı diğer fenomen, hayatın kendisidir. Bir zamanlar canlıların mutlaka canlı olmayan maddenin yoksun olduğu bir tür gizemli hayat verici öze, bir tür hayati kuvvete (élan vital) sahip oldukları varsayılırdı. Fakat bir şeyi neyin canlı yaptığına dair gizem yirminci yüzyılda çözüldü. Bir şeyi canlı yapan şey, atomlarının örgütlenmesidir.

Karmaşık Uyumsal Sistemlerin Kendiliğinden ve Kendi Kendine Örgütlenmesi ve Bunları Yöneten Kurallar

Canlılar karmaşık uyumsal sistemlerin özel bir sınıfıdır. Karmaşık Uyumsal Sistemlerin merkezî bir karakteristiği, örgütlenmedir. Göze çarpan bir şekilde bu sistemler kendini-örgütleme ya da kendiliğinden bir düzen süreciyle oluşurlar. Başlangıçta düzensiz olan bir sistemin parçaları arasında yerel etkileşimlerden bütün düzeni yaratırlar. Süreç, herhangi bir dış failin ya da merkezî denetimin tasarımını gerektirmez.

Karmaşık uyumsal bir sistemin bileşenlerinin etkileşimlerini yöneten ‘kurallar’ genellikle çok elementerdir ve bireysel bileşenler arasında yerel bir düzeyde çalışırlar. Karmaşık uyumsal sistemler mahalle sakinleri arasındaki etkileşimlerden yerel bir düzeyde doğan yeni politik örgütlenmelere kadar benzer şekilde ortaya çıkarlar. Basit ve yerel etkileşim kuralları kendi kendine örgütlenmeyi olası kılar. Kimse ‘zorunlu’ değildir, süreç yukarıdan aşağıya doğru değil, aşağıdan yukarıya doğrudur. Fakat bu etkileşimlerden kaynaklanan karmaşık bütün sistem, yeni ortaya çıkan özellikleriyle birlikte, tek tek bileşenler üzerinde sınırlayıcı bir etkiye sahiptir, geriye dönük olarak da onları etkiler. Bileşenler ile bütün arasında karşılıklı ya da yansıtıcı geri bildirim halkaları kurulur, örneğin, termitler ile bütün olarak koloni arasında ya da bireysel nöronlar ile bütün olarak bireyin arasında…

Tasarlanmış Gibi Görünecek Kadar “Akıllı”

Doğadaki Karmaşık Uyumsal Sistemler çok girift olabilirler ve o kadar ‘akıllı’ görünebilirler ki, bir kopyaya ya da master plana göre birleşik süreç aracılığıyla dikkatle yönlendirilmiş ve zekice tasarlanmış olmaları gerektiğini düşünmek affedilebilir. Fakat karmaşıklık bilimi bütün bunların doğal, kendiliğinden, kendini-örgütleyen süreçler aracılığıyla, hiç yol gösterilmeden, nasıl olduğunu açıklayabilir. (Zeki bir Tasarımcı Olarak Her Şeye Gücü Yeten’i çağırmakta özgür hissedin, fakat bunu yapmak tamamen gereksizdir ve süreçlerin kusurlulukları, yetersizlikleri ve eksiklikleri düşünülürse, Tasarımcı ne yazık ki her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ya da hep iyi olmayabilir.)

Tasarım gereği dayatılan sınırlamaları olan insan yapımı Karmaşık Uyumsal Sistemler bile insan tasarımcıları tarafından tamamıyla denetlenemez ya da yordanamazlar (malî piyasaları yordayabilen biri var mı?)

Canlı organizmalar söz konusu olduğunda doğal seçilimle ve cinsel seçilimle evrimin iyi anlaşılmış süreçleri doğada gördüğümüz mucizevî ve girift karmaşıklığın daha fazla şekillenmesinde ilaveten muazzam güçlü bir rol oynar, zeki tasarımın görülmesini büyük oranda pekiştirir. Fakat Karmaşık Uyumsal Sistemlerin kendini örgütleyen süreçleri evrimden bağımsız olarak ortaya çıkar ve hem canlı, hem de cansız sistemler için geçerlidir. Evrimsel kuvvetler karmaşıklığın artmasını yönlendirmekte denetimi almadan önce, hayatın başlangıçtaki köklerinde neredeyse kesin olarak merkezî bir rol oynadılar.

Bilincin Nasıl Ortaya Çıktığını Bilimsel Olarak Daha Yeni İncelemeye Başladık

Karmaşıklık kuramı bilimcilere nihaî bir bilinç kuramının olabileceği konusunda önemli ipuçları verir. Karmaşıklık kuramı bugün artık sinirbilimin bilgi-işlemin ve döngüsel denetimin beyin-sinir ağlarında nasıl çalıştığını anlama arayışının ayrılmaz parçasıdır. Bu ağlar tek bir bölgenin tamamen denetlemediği sibernetik halkalar olarak iş görürler.

Şurası muhakkak ki bilincin bilimsel açıklanmasından epey uzağız. Bilinci açıklamaya yönelik ciddi bilimsel çabalar ancak 1990’larda başladı -ondan önce bilinç çok zorlu bir konu olarak düşünülür ve bilimselden çok felsefî bir sorunun parçası olarak görülürdü. Gerçekten de sinirbilim disiplin olarak birkaç onyıl yaşındadır. 1990’ların başlarında psikiyatri eğitimine başladığımda zihni ve beyni az çok paralel konular olarak inceledik, genellikle nasıl tamamen bütünleştirileceklerinden emin değildik. O zamandan bu yana zihin-beyin ilişkisinin bilimi büyük ilerlemeler kaydetti. Buna gelişkin beyin görüntüleme gibi yeni teknolojiler yardımcı oldu. Sinirbilimciler algıların, düşünce süreçlerinin ve öznel kendilik duygusunun her biri binlerce bağlantıya sahip milyarlarca nöronun yoğun ve karmaşık etkileşimlerinden nasıl ortaya çıktığı; karmaşık ağları ve geri bildirim halkalarını nasıl oluşturduğu, yüz milyonlarca yıllık, rehberi olmayan doğal seçilim süreçleriyle nasıl şekillendiğinin gizemini istikrarlı bir şekilde çözüyorlar.

Bilinci bilimsel olarak açıklama sürecine gerçekten ancak yeni başladık ve şaşırtıcı ilerlemelere ve fantastik içgörülere rağmen açıklamalarda hâlâ doldurulması gereken büyük boşluklar var. Fakat belli bir boşluğun sonunda bilim tarafından kapatılamayacağını iddia etmek akıllıca bir iddia olmazdı.

RxP Hareketi: Psikologların Reçete Yetkisi Üzerine Tartışmalar

Bu yılın başlarında, ABD’nin Utah eyaleti uygun eğitim alan psikologların psikotrop ilaçları reçete etmelerine izin veren yedinci eyalet oldu ve bu uygulamayı destekleyenlerin kapsamın genişletilebileceği yönündeki umutlarını artırdı.

Psikologların reçete yazmasına izin verilip verilmemesi konusundaki tartışma, 1990’ların başında başlayan RxP denen hareket1 kadar eskidir.

Ancak, Amerikan Psikiyatri Birliği ve bazı psikologlar, psikologlara bu ayrıcalığın verilmesine karşı çıkıyor ve sunulan eğitimin yetersiz olduğunu ve bu uygulamanın hasta güvenliğini tehlikeye atabileceğini savunuyor.

Psikologlar lisanslı reçete yazan kişiler olmak için akın etmediler. Clinical Psychology: Science and Practice dergisinde yeni yayımlanan bir araştırmaya göre, otuz yılın ardından, Amerika Birleşik Devletleri’nde lisanslı olanların yalnızca %0,14’ünü temsil eden tahmini 226 psikologa yasal olarak altı eyalette ve bir bölgede ilaç yazma yetkisi verildi: Colorado, Idaho, Illinois, Iowa, Louisiana, New Mexico ve Guam. Çalışmadan elde edilen veriler, 2002’de yetkilendirilen New Mexico’da sadece 73 psikoloğun reçete yazdığını göstermektedir. Savunma Bakanlığı, Yerli Sağlık Hizmetleri ve ABD Halk Sağlığı Hizmetleri’nde ruhsat altında  reçete yazan psikolog sayısı hakkında daha az şey bilinmektedir.

Okumaya devam et

Karanlık Üçlü (Dark Triad)

Craig Neumann, Scott Barry Kaufman. Psyche.

Son yıllarda narsisizm, psikopati ve Makyavelizmden oluşan karanlık üçlü üzerine birçok araştırma yayımlandı. Araştırmalara bakılırsa, genel nüfusun %1-2’si uç düzeyde karanlık üçlü özellikleri sergiliyor. %10-20 ise orta düzeyde. Ancak bu ılımlı düzeyde bile karanlık üçlü özelliklerine sahip olan kişiler yalan söylüyor, aldatıyor, ırkçı tutumlar takınıyor ve başkalarına şiddet uyguluyorlar.

By Melisa Hogan (wikimediacommons)

Kişiiliğin bir de aydınlık yanı, aramızdaki ‘sıradan azizler’ var: Bu kişiler başkalarıyla içtenlikle ilgilenir, onlara bir amaca yönelik araçlar olarak değil sorgusuz iyi muamele ederler. Başkalarının başarılarını alkışlar, insanların temelde iyi olduğuna inanır, herkesin onuruna saygı duyarlar. İnsanların %30-50’si de belirgin bir aydınlık kişilik profili gösteriyor. Bu oran özellikle kadınlarda daha yüksek.

İlk bakıldığında “sona kalan dona kalır” sözü doğru gibi görünüyor. Enerjinizi hep başkalarına özen göstererek harcarsanız, belki de arkada kalmaya mahkum olursunuz. Başkalarının hislerine aldırmadan onları aldatmaya ve kullanmaya hevesliyseniz, hep “bir numara” olmakla ilgilenir ve daha hızlı zirveye çıkarsınız. Fakat araştırmalar bu çıkarımları desteklemiyor.

Araştırmalarda “başarılı” karanlık kişilik fikrine destek var, ancak, bir noktaya kadar. Örneğin, bir çalışmada psikopatik kişilik özellikleri olanların partnerle rekabet etmelerini gerektiren bir ödev verildiğinde daha fazla, fakat işbirliği gerektiren bir ödev verildiğinde daha az puan kazandıkları bulunmuş.

Az Biraz İçki Faydalı Mı? Tıbbın Bu Görüşü Değişiyor Mu?

Eskiden doktorların sigara reklamlarına çıktığını ve sigara kullanılmasını önerdiklerini biliyor muydunuz? Yakında hastalarına az biraz içki içebileceğini, hatta kalp ve damarları için bunun yararlı olduğunu söyleyen hekimler sigara tavsiye edenler gibi görülecek sanki… Az ila orta düzeyde içki içenler, az biraz alkolün sağlığa yararı olduğunu söyleyen sağlık kılavuzlarına uydukları için kendilerini ağır içicilerle bir tutmasalar da, son yıllarda bu düşüncenin değişmeye başladığı görülüyor. Yeni ortaya çıkan veriler mutedil düzeyde içki içmenin (sosyal içicilik?) de yararını tartışmaya açıyor.

Az ya da orta düzeyde (günde 1-2 bira, 1 tek/duble rakı, 1-2 kadeh şarap) içki içmenin yararına dair en çok bilinen argüman, kalp ve damar sistemini için koruyuduğu yönündedir. Bugünlerde alkolün koruyucu etkisini gösteren sonuçların düşük nitelikli gözlemsel çalışmalardan çıkan istatistiksel bir hata olabileceği öne sürülmektedir. Örneğin, daha önce ağır biçimde içki içen, ama çalışma sırasında içmeyi bırakmış olan kişilerin bu çalışmalara içmeyenler olarak alındıkları görülmektedir. Yeni bazı çalışmalar ise alkolün kalp damar sistemine yararı bir yana, zararlı olabileceğini düşündürmektedir. Örneğin, alkol atrial fibrilasyon nöbetlerini tetiklemektedir ve içki bırakıldığında bu belirti düzelmektedir. 

2021 başlarında yapılan bir epidemiyolojik analizin tahminine göre, alkol ABD’deki kanser olgularının %4.8’ine, kanserden ölümlerin %3.2’sine katkıda bulunmuştur. Bu yaz Lancet Oncology alkolün sonucu olarak global kanser yükü üzerine yüksek profilli, genel nüfusa dayanan bir çalışmanın sonuçlarını yayımladı. 2020’de dünya çapında yeni kanser olgularının %4’ü alkole atfedilebilirken ılımlı düzeyde içki içmenin bu yıllık 741.000 olgunun 103.000’inden sorumlu olması dikkate değer. Çalışmanın baş araştırmacılarından Harriet Rumgay “Kanser riski düşük ya da orta düzeyde içki içme ile bile yükselmektedir.” dedi.  “Az içmeniz kanser riskinin çok içmenize göre daha az olduğu anlamına gelir, fakat alkol tüketiminin güvenilir sınırı diye bir şey yoktur.”

Çalışmaya göre, içki içmek ağız boşluğu, yutak, gırtlak, yemek borusu, kalın bağırsak, rektum, karaciğer ve göğüs dahil, en az yedi farklı tür kanserin görülme riskini artırıyordu. Kuzey Amerika’da erkekler alkole bağlı kanser yükünün üçte iki kadarını temsil etse de az ya da orta düzeyde içki içmek kadınlarda kanser olgularının erkeklere göre göre daha fazla artmasına neden oluyordu.

Güney Kore’den gelen son araştırma mide bağırsak sistemi kanserlerinde nöbet şeklinde içmenin sürekli fakat ılımlı bir şekilde içki içmeye tercih edilebilir olduğunu gösterdi.

2020’de American Kanser Derneği kılavuzlarını güncelledi. Artık kılavuzda kısa ve özlü bir öğüt var: “Alkol içmemek en iyisidir.”

Fransa’da bir milyonun üstünde bunama olgusuyla yapılan çalışma alkol kullanım bozukluklarının en güçlü bunama etkenlerinden biri olduğunu göstermiştir. Bu etki hipertansiyon ve şekerden daha fazladır. Bunlardan farklı olarak son gözden geçirmelerin bir bölümü en düşük bunama riskinin haftada 4 içki alanlarda olduğunu göstermektedir.

Son zamanlarda Birleşik Kralllık’ta 25.000 kişiyle MRI (manyetik rezonans görüntüleme) ve bilişsel testlerle yapılan bir çalışmadan gelen veriler alkolün beyin için de güvenli bir dozu olmadığını göstermektedir. Ilımlı içme bile gri madde hacmini ve işlevsel bağlantıları azaltmıştır. Alkolün özellikle bilişsel bozukluklar ve bunamaya etkisi olduğu görülmektedir. 

Üç dönemde alkolün sinir sistemine yönelik zehirli etkilerine beynin daha duyarlı olduğu görülmektedir: döllenmeden doğuma kadar geçen süre, geç ergenlik (15-19 yaş) ve geç erişkinlik (65 yaş üstü). 

Yakın zamanlarda Massachusetts General Brigham Biobank’ın verileri az ya da çok alkol kullanımından farklı olarak ılımlı alkol kullanımının hem stresle ilişkili nörobiyolojik faaliyeti, hem de büyük kalp damar sistemi olaylarını düşürdüğünü göstermiştir.

Bu yeni bilgiler hekimlerin ılımlı düzeyde alkol tüketiminin sağlık üzerine etkileri konusunda bilgi verirken önceki yıllardan daha temkinli olmaları gerekeceği anlamına gelir.

Uluslararası Kanser Üzerine Araştırmalar Kurumu’ndan Harriet Rumgay “Alkol etiketlerine sigara paketlerindekine benzer kanser uyarılarının eklenmesinin insanları alkol ürünleri satın almaktan caydırabileceğine ve kanser ile içkinin nedensel bağlantılarına dair farkındalığı artıracağına dair kanıtlar var” diyor. “Fakat genel nüfusta alkol kullanımını azaltmanın en etkili yolları yüksek vergiler yoluyla alkolün fiyatını artırmak, satın alma  olanaklarını kısıtlamak ve alkol markalarının halka pazarlanmasını engellemektir.”

Kardiyolog Christopher Labos alkolün negatif etkilerine dair yeni ortaya çıkan verilerin çoğu hasta tarafından şaşırtıcı bulunmayacağına dikkat çekiyor. “Derinlerde bir yerde çoğu kişinin alkolün sağlıklı olmadığını bildiklerini düşünüyorum, ama bu sosyal kültürümüzün bir parçası ve dolayısıyla davranışlarımızı haklılaştırmanın yolunu buluyoruz… Tıpkı abur cuburlarda olduğu gibi, bu arada sırada kendimizi sevindirmeyeceğiz anlamına gelmez, fakat artık içkiyi yararlı bir şey gibi sunmayı bırakmalıyız, çünkü değil.”

Kaynak: https://www.medscape.com/viewarticle/965387. John Watson, 22 Aralık 2021.

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com