Terapi güncel uygulamaları sürdürmek ve haklılaştırmakla uğraşırken, yaşamı bütün insanlar için anlamlı kılmaya çalışan eylemlerden kaçıyor. Bütün bunlar bir sır değil. Terapi alanının ister içinde olsun, ister dışında; birçok insan durumun katlanılmaz olduğunda hemfikir. Öyleyse bu durum neden sürüyor?

Savaş ırkçılık ve toplumsal çalkantıyla kıvranan bir toplumun göbeğinde, terapi, bir şey olmamış gibi işine devam ediyor. Terapistler de toplumsal değişmeye genellikle kuşkuyla bakıyor ve değişim yönünde zorlayanları “rahatsız” diye yaftalıyorlar. Terapi güncel uygulamaları sürdürmek ve haklılaştırmakla uğraşırken, yaşamı bütün insanlar için anlamlı kılmaya çalışan eylemlerden kaçıyor. Bütün bunlar bir sır değil. Terapi alanının ister içinde olsun, ister dışında; birçok insan durumun katlanılmaz olduğunda hemfikir. Öyleyse bu durum neden sürüyor?

Terapi anlayışlarımızın modası geçmiştir, seçkinci, erkek-merkezli ve saplantılıdır. Uygulama biçimlerimiz ayrımcı ve sömürücüdür. Çoğunlukla eski, pek sorgulanmayan kavramlara sarılarak çevremizdeki toplumdan soyutlanıyor ve statükoya destek oluyoruz. Ve bunu çok başarılı bir şekilde yapabiliyoruz. Bu toplumda terapist güvenlidir; neredeyse halkın tepesinde yaşar. Toplumun geri kalanı şiddet ve savaştan acı çekerken, o, paralı kolaylıklardan, nüfuz ve prestijden yararlanır. Diğerleri sokaklarda ölürken, o, arsa ve yat satın alır. Kişinin içindeki güçleri çözümlemekte usta olabilir, ama genellikle içinde yaşadığı geniş toplumu denetleyen güçlerden habersizdir. Bu durum sergilenmeli ve aydınlatılmalıdır.
(Şizofrengi 1996; 22: 19-25)
Makalenin aslı: Varghese FT: The phenomenology of psychiatry. Am J Psychother 1988; 42(3): 389-403
Temelde bilinçli yaşantının doğasını açığa çıkarmakla uğraşan fenomenoloji, psikiyatride, ruhsal belirtilerin ayrıntılarını hastaların betimlediği gibi anlamak demektir. Çoğu psikiyatriste göre fenomenoloji, betimleyici psikopatoloji ile eş anlamlıdır; psikiyatristin, hastanın bazı belirtileri nasıl yaşadığını anlama sürecinin altında yatan felsefî ilkeler pek önemsenmez. Fenomenolojik yöntemin psikoterapötik sonuçlarına daha da az dikkat edilir.

Ruhsal hastalık yaşantısının doğasını açıklayacak bir yöntembilim geliştirmeye çalışırken fenomenolojiyi psikiyatriye sokan Jaspers’in en büyük katkısı, belirtileri, bu belirtilerin içeriklerinden çok, hastanın onları yaşama biçimine göre ayırt etmekti. Okumaya devam et
(Şizofrengi 1997: 26: 21-25)
Makalenin aslı: Rosenberg R. Some themes from the philosophy of psychiatry: a short review. Acta Psychiatrica Scandinavica 1991; 84(5): 408-12
METAPSİKİYATRİ GEREKSİNİMİ
Bir çok genç psikiyatrist için gündelik klinik uygulamalardaki sorunlar neredeyse teknik ya da adlî sorunlarla eştir.
Profesyonel eğitimlerinin temel bir öğesi olarak sürekli bir şekilde akademik disiplinin (psikiyatrinin) son göstergeleri olan kuramsal ve teknik beceriler edinirler. Modern psikiyatrist için geniş bir yelpaze içindeki tıbbî ve psikolojik alanlar üzerine (dahiliye, nöroloji, psikofarmakoloji, nöropatoloji ve çeşitli psikoterapi biçimleri gibi) sıkı bilimsel bir temel bir zorunluluktur.
Özellikle önemli bir alan da hastaneye (istemsiz) yatırma ve tedaviyle ilişkili olan yasal konulardır. Bu yüzden, tıbbî bir disiplin olarak psikiyatrinin toplumsal gerçeklikle ve toplumun talepleriyle güçlü bağlantıları vardır. Okumaya devam et
(Şizofrengi 1996; 23: 29-34)
Makalenin aslı: Cohen CI. The Biomedicalization of Psychiatry: A Critical Overview. Community Mental Health Journal 29: 1993: 509-521
GİRİŞ
Psikiyatride biyomedikal modelin yükselişini en iyi gösteren olgu, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin (APA) 1992 yılı toplantısında Yeni Araştırmalar Oturumları’nda sunulan 627 makaleden % 86’sının biyomedikal yönelimli olmasıdır (APA, 1992). “Genç araştırmacılar” tarafından sunulan 227 makaleden % 88’inin biyomedikal m

erkezli olması, psikiyatrinin geleceği konusunda özellikle bir fikir vermektedir. Gerçekten de, bugün neredeyse bütün psikiyatri departmanları biyomedikal araştırmalara katılan kişilerce yönetilmektedir, oysa otuz yıl önce bu mevkilerde büyük oranda psikanalistler bulunuyordu (Bader, 1992).
Elbette zihinsel bozuklukların biyolojik temellerini araştırmak özünde yanlış bir şey değildir. İnsanlar biyolojik yaratıklardır ve açıktır ki -normal ya da anormal- bütün insan davranışlarında biyolojik faktörlerin etkisini kabul etmek gerekir. Burada ilgilendiğim şey, biyolojik indirgemeciliğe yönelik son eğilimlerdir; yani bir kaç düzeyde (örneğin, toplumsal ve psikolojik düzeyde) ortaya çıkan fenomenlerin tek bir düzeyde (biyolojik) açıklanmaya çalışılmasıdır.
“Herşey bir yana, kendi kendine intihar edilmez”
Artaud, Van Gogh’a yapılanlara ilişkin düşüncesini anlatmak için “Van Gogh: Toplumun lntihar Ettiği Adam”ı yazmıştı. Radikal gerçeküstücü deliliğe teslim olm

uştu, çünkü düşman oydu. “Düz dünya”yı yabansılayan yeni bir dünya için savaşan Artaud, kendisinin, Van Gogh’un ve türdeşlerinin (türdeşlerimizin?) deha olmanın acısını çektiklerini düşünüyordu.
“Bu yüzdendir ki kokuşmuş toplum, önsezi yeteneklerinden rahatsız olduğu kimi üstün aydınlanışların sorgulamalarından korunmak için psikiyatriyi icat etti.”
Toplum, herkesin yaşamında karşılaşabileceği bu üstün aydınlanışlardan dolayı şaşırmış ve canlıydı.