(Barış Kitabı: Bireyden Topluma Savaşın ve Barışın Ruh Hali (Editörler: Ayşe Devrim Başterzi, Ahmet Tamer Aker). Türkiye Psikiyatri Derneği Yayınları, 2015 içinde yayımlandı.)
Bilimsel düşünceye en fazla sahip çıkan çevrelerde bile, bir şeyleri değiştirmek için fikirlerin önceliğine ve belirleyiciliğine yönelik açık ya da gizli eğilim egemenliğini sürdürüyor. Bir şey istenirse, olacakmış, sadece “onun öyle olacağını” bilmek yeterliymiş gibi görülüyor. Oysa tarih, bu tarz beklentilerin “gerçek”lerin karşısında uğradığı yenilgilerin ve arkasından gelen hüsranların örnekleriyle doludur. Neyse ki, yaklaşık 150 yıl önce, tarihin maddeci analiziyle birlikte, toplumun hareket ettirici güçlerinin anlaşılabileceği ve böylece insanın “kader”in kör güçlerinin tutsağı olmaktan çıkıp kendi geleceğini kurabileceği yönünde bir iyimserlik oluşmuştu. Böylece, ilk kez insan, tarihin gerçekten öznesi olacak ve bu yolla da tarihi sona erdirme imkânına kavuşacaktı. Bunun olabilmesi için, bilimsel bir çözümlemeye; toplumda işleyen yapıların anlaşılmasına ve dönüştürücü güçlerin eylemde bulunmasına gerek vardı. Bir kez bu kavranınca, öznenin eylemi nesnel bir değişime yol verebilirdi. Başka deyişle, bir düşüncenin gerçekleşebilmesi için öncelikle mevcut maddî koşullar elvermeli ve koşullar uygun olduğunda da, öznenin bilinçli eylemi işin içine girmeliydi. Özgür irade ancak burada devreye girebilirdi. Nitekim Engels bunu “Özgürlük, zorunluluğun kavranmasıdır” diyerek özlü bir şekilde dile getirmişti. Zamanı gelmeyen ve mevcut koşulların doğru bir çözümlemesine dayanmayan düşüncelerin nasıl işe yaramaz sonuçlar vereceğini Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm’de açık bir dille anlatmıştır:
Tarih boyunca toplumsal adaletsizliklere karşı daha adil bir dünya tasarımıyla harekete geçenler oldu. Bunların hepsi gibi, burjuva devrimleri çağının üç büyük ütopyacısının (Saint-Simon, Fourier ve Owen) da ortak yönü, belirli bir sınıfı değil, bütün insanlığı kurtarmak istemeleridir. Onlara göre burjuva dünyası usa-aykırıdır ve adaletsizdir ve bu yüzden, tıpkı feodalizm ve daha önceki bütün toplum aşamaları gibi, sonu süprüntülüktür. Salt sağduyu ve adalet bugüne kadar yeryüzünde egemen olmamışsa, bu yalnızca insanoğlu onları gereğince anlamadığı için böyle olmuştur. Aranan şey, gerçeği kavrayan ve şimdi ortaya çıkan o tek dâhi adamdı. Onun şimdi ortaya çıkması, gerçeğin şimdi apaçık kavranması, tarihsel gelişim zincirindeki zorunluluğu izleyen kaçınılmaz bir olay değildir, yalnızca mutlu bir rastlantıdır. O, bundan tam 500 yıl önce de doğabilir ve insanları 500 yıl yanılmaktan, çekişmekten ve acı çekmekten koruyabilirdi (Engels 1998).
Yorumlar kapatıldı.