Diğer birçok şey yanında, konumuzu oluşturan “savaştan uzak bir dünya” özlemi de böyle bir istek-gücünün etkisinde gibi görünüyor: Barış talebi ne kadar çok dillendirilir, ne kadar çok insan “barış dilekçesini imzalarsa” barış o kadar çabuk gelir diye umuluyor. “Özel mülkiyet ortadan kalkarsa, sosyalizm olur, dünyaya barış gelir” düsturu da böyle hatalı bir bakış açısının ürünüdür ve öyle olmayacağı yaşanarak görülmüştür. Engels’in ütopyacı sosyalistler için söyledikleri, burada da geçerlidir:
Eksik kapitalist üretim koşulları ve eksik sınıf koşulları, eksik teorilerle karşılandı. Toplumsal sorunların henüz gelişmemiş ekonomik koşullarda gizli duran çözümünü, ütopyacılar, insan beyninden çıkarmaya kalkıştılar. Toplumda yanılgılardan başka hiçbir şey yoktu; bunları gidermek sağduyunun göreviydi. Öyleyse, yeni ve daha yetkin bir toplumsal düzen sistemi bulmak ve onu topluma dışarıdan, propagandayla ve olabildiği her yerde, örnek alınacak deneylerle kabul ettirmek gerekiyordu. Bu yeni toplumsal sistemler, ütopik olmaya önceden mahkum edilmişti; bunlar, ayrıntıları bakımından ne kadar tam işlendilerse, olmayacak hayallere kapılmaktan o ölçüde kurtulamadılar (Engels 1998).
Bugünden bakıldığında, tarihsel/toplumsal koşulların yanı sıra, “öyle” olmamasının bir nedeni de, sosyalistlerin insan zihnini bir “boş levha” gibi düşünmeleridir: Sanki bu düzen içinde gözlemlenen olumsuz tüm insan davranışları özel mülkiyetten kaynaklanmaktadır ve özel mülkiyet ortadan kalkınca, insanın “öz”ündeki iyilik ortaya çıkacakmış; cinayet, hırsızlık, açgözlülük, ayrımcılık, kıskançlık, vs. bitecekmiş gibi… Bu görüş insan zihninin çalışma biçiminden bihaber olmak demektir; özetle, sistem değişirse, insanlar otomatik olarak değişir sanılmıştır. Fakat, görüldüğü gibi, değişmemiştir.
Yakın zamanların sosyalizmi, varolan kapitalist üretim tarzını ve onun sonuçlarını elbette eleştiriyordu. Ama onları açıklayamıyordu ve, bu yüzden, onların hakkından gelemiyordu. Ve onları, ancak, kötü oldukları gerekçesiyle düpedüz reddediyordu. Bu sosyalizm, işçi sınıfının kapitalizm koşullarında kaçınılmaz olan sömürülmesini ne kadar kuvvetle haykırdıysa, bu sömürülmenin nerede olduğunu ve nasıl belirdiğini açıkça göstermeye o kadar az güç yetirdi. Ama bunu yapabilmek için, (1) kapitalist üretim yöntemini, tarihsel bağlantısı ve belirli bir tarihsel dönemdeki kaçınılmazlığı içinde, ve bundan ötürü, kaçınılmaz çöküşüyle birlikte göstermek; ve (2) onun hâlâ sır olan temel karakterini ortaya çıkarmak gerekliydi (Engels 1998).
Buradan, düşünceyi hafife aldığım sonucu çıkmasın; zamanı ve yeri geldiğinde düşüncenin nasıl maddi bir güce dönüştüğünü gene aynı ustalardan öğrendik, fakat bunun olabilmesi için “somut şartların somut tahlili”ni yapmak: yani, düşüncenin maddi güce dönüşmesini sağlayacak maddi olasılıkları çözümlemek, bunların hangilerinin, rahmetli Yılmaz Öner’in deyişiyle, “fiilileşme” olasılığına sahip olduklarını bilmek gerekiyor.
Etkin toplumsal güçler, kendilerini bilmediğimiz ve hesaba katmadığımız sürece, tıpkı doğal güçler gibi, körü körüne, zorla, yıkıcılıkla işler. Ama onları bir kez anladığımız, işleyişlerini, yönlerini, etkilerini bir kez kavradığımız zaman, onları öz isteğimize gittikçe daha çok bağımlı kılmak ve onların aracılığıyla öz amaçlarımıza varmak, yalnız bizim kendimize bağlıdır (Engels 1998).
O halde, deneyelim.
Bugün insan saldırganlığına dair bilgilerimiz iki ana koldan ilerliyor: Bir yanda, epey bilgi birikimi geliştirmiş olan psikanalitik düşünce var, öte yandaysa, yeni yeni gelişen, ama hızla yol alan nöro-bilimler. Bu yazıda kısaca her iki yaklaşımın saldırganlık konusundaki ana fikirlerini sunmaya çalışacağım. İsterseniz buna “nöro-psikanalitik yaklaşım” da diyebilirsiniz. Nöro-psikanaliz, psikanalizi nöro-bilimlerin bulgularıyla birlikte yeniden düşünmeye, aynı zamanda psikanalitik kuramdan yararlanarak nöro-bilimlere yol göstermeye çalışan yeni bir alan. Henüz bir bütünlük kazandığı söylenemez, hatta gelecekte kazanıp kazanmayacağı da belirsiz, zira kendine özgü bir felsefesi -henüz- yok. Muhtemelen daha bütüncül bir felsefenin içinde kendine bir yer bulacaktır. Dolayısıyla, sunacağım veriler, yeni gelişmekte olan bir yaklaşımın kusurlarını da içinde taşıyor, bu yüzden, belki de verilerin eklektik denebilecek bir şekilde derlenmesinden ibaret olacaktır.
Günlük dilde şiddet sözcüğünü nicelik belirtmek için kullanıyor olmamız ilginçtir; yağışın şiddeti, ağrının şiddeti, sevginin şiddeti gibi. Bu anlamıyla şiddet, aslına uygun olarak, “bir güç, hareket veya kuvvetin derecesini” ifade eder; yüksüz bir şekilde. Bu anlamı, şiddetin arızî ya da beklenmedik bir kullanımına değil, hakikî köklerine işaret ediyor olabilir. Öyle ya, belki de bir şeyi (ağırlık, uzunluk, mesafe, sevgi, öfke, vb. açısından) en sağlıklı bir şekilde ölçmenin yolu, ona dokunmak, onunla -şiddetli bir- ilişki kurmaktır. Her hâl ve kârda, şiddetten söz etmek, henüz keşfedilmemiş, dolayısıyla haritası çizilmemiş bir bölgeye doğru pervasızca yola çıkmak, hadi konuyla ilgili bir benzetme yapalım, tehlikelerle dolu bir ormana cahilâne bir cüretle dalmak demektir. Çünkü, daha işin başında, şiddetten söz ettiğimizde, asansöre sığmak için birini iteklemekten tutun da, pusu kurup adam öldürmeye, hatta şehirlerin tepesine yüz binlerce kişiyi yok edecek güçte bombaları fırlatmaya kadar çok geniş bir davranış yelpazesinden söz ediyoruz demektir. Karşıdaki kişinin (ya da kişilerin ya da şeylerin) sayısı (miktarı) ile verilen zararın büyüklüğü -adı üzerinde- şiddetin niceliğine dair bilgi verebilir, fakat şiddetin “ne”liği (niteliği: nasılı, nedeni) sadece bu -nicel- bilgilerden çıkarsanamaz. Saldırganlık (agresyon), kızgınlık, yıkıcılık, tahripkârlık, düşmanlık (hostilite) gibi, şiddete eşlik eden ya da onun yerine kullanılan sözcükler varolan kargaşayı çoğaltır. Şiddet için çeşitli tanımlar geliştirilmesine rağmen, hem yeterince kapsayıcı, hem de gereksiz ayrıntıları dışlayan, – eskilerin deyişiyle, “efradını cami, ağyarını mani”-, bir tanıma henüz ulaşılamamıştır. Genel kabul gören tanım, şiddeti tamamen olumsuz yönleriyle görmek yönündeki büyük kusuruna rağmen, şudur: “Böyle bir muameleden kaçınmaya güdülenmiş olan başka bir canlı varlığa zarar verme ya da onu yaralama amacına yönelik herhangi bir davranış” (Benson ve Richardson 1994). Şiddetle aynı bağlamlarda kullanılmasına ve genel olarak ikisi arasındaki ayrıma yeterince dikkat edilmemesine rağmen, saldırganlığın (agresyon’un) farklı bir durumu; bir davranışsal süreci tanımladığı akıldan çıkarılmamalıdır. Öfke (ya da kızgınlık) ise, şiddeti değişebilen bir duygusal durumu anlatır; bu şiddet, hafif bir gücenme hâlinden korkunç bir gazâba değin uzanabilir (Parrott ve Giancola 2007). Aralarındaki ince ayrımlar için Kernberg’e başvuralım:
“Saldırganlığın etkinleştiğini haber veren temel duygu durumu öfkedir. Sinirlenme, öfke tepkilerinin uzak olmadığı uyarısını veren, hafif saldırgan bir durumdur ve kronik şeklinde, sinirlilik olarak kendini gösterir. Kızgınlık, sinirlenmeden daha yoğun bir duygudur. Bilişsel içeriği ve etkinleşen nesne ilişkisinin doğası açısından daha iyi farklılaşmıştır…. [Öfkenin] temel işlevi acı ya da huzursuzluk kaynağını yok etmektir. Gelişimin daha ileri aşamalarında öfkenin işlevi, doyumu engelleyen durumu ortadan kaldırmaktır. Öfkenin ilk baştaki biyolojik işlevi -bakım veren kişiyi huzursuzluk verici durumu ortadan kaldırması için uyarmak- artık, bakım veren kişinin özlenen doyum durumunu yeniden oluşturması için bir çağrı haline gelir…. Klinik olarak, saldırgan duyguların -sinirlilik, kızgınlık ya da öfkenin- yoğunluğu, kabaca psikolojik işlevleriyle bağıntılıdır: özerkliği kanıtlamak, arzu edilen doyum derecesini engelleyen durumu ortadan kaldırmak ya da derin bir acı veya hüsran yaşatan kaynağı yok etmek… Bir dürtü olarak saldırganlığı oluşturan duyguların en şiddetlisi ve baskını, karmaşık ya da iyi işlenmiş bir duygulanım olan nefrettir… Öfke tepkilerinin aniliğine ve kızgınlık ve öfkenin kolayca değişen bilişsel yönlerine karşıt olarak, nefretin bilişsel yönü kronik ve kararlıdır… Nefretle dolu bir kişinin en önde gelen amacı, nesnesini yok etmektir (Kernberg 2000).
Psikoloji yazınında saldırganlık genellikle ikiye ayrılarak incelenir: Başka birine zarar vermeyi amaçlayan öfkeli, plansız eylemler düşmanca (hostil), duygulanımsal (afektif), dürtüsel (impulsif) saldırganlık olarak adlandırılırken, önceden düşünülmüş şiddete yönelik eylemlere araçsal, planlı, taammüden, “soğukkanlı” saldırganlık denmektedir. Ancak, her iki eylem türünde de aynı zamanda hem denetimli, hem de otomatik bilgi-işleme süreçleri yan yana bulunur. Diyelim, düşmanca saldırganlık bir ölçüde planlama içerebilirken, araçsal saldırganlıkta otomatikleşmiş, plansız davranışlar görülebilir. Üstelik birçok saldırgan eylem çok-amaçlıdır, içinde ayrı ayrı hem öfke (düşmanca saldırganlık), hem de planlama (araçsal saldırganlık) taşır (Parrott ve Giancola 2007).
Çeşitli biçimleriyle şiddetin son yıllara kadar daha çok sosyal yönlerinin üzerinde durulmuş, şiddet davranışlarının öğrenilmiş davranışlar oldukları varsayımı genel kabul görmüşken, günümüzde, tersine, bunların doğuştan gelen, öğrenilmemiş davranışlar oldukları kanısı giderek yaygınlaşmaktadır. Bu paradigmatik değişikliğin başlıca itici gücü, evrimsel psikolojinin, şiddete yönelik (saldırganca) tepki verme yeteneğinin önemli, potansiyel olarak hayatı koruyan bir mekanizma olduğunu göstermesidir (Blake ve Grafman 2004). İnsan davranışlarının anlaşılmasına yönelik bilgilerimize katkıları giderek artmakta olan evrimsel bakış açısına göre, şiddet davranışları hayvanların adaptasyonunda önemli bir rol oynamıştır. Hayvanlar kendilerini ve yavrularını saldırganlardan (predator’lardan) korumak, dişilere ve besine sahip olmak ve toplumun tanımlanmış hiyerarşisini sürdürmek amacıyla saldırganlık gösterirler (Popova 2008). Bu haliyle saldırganlık, rekabet açısından avantajlara yol açabilmekle birlikte, zaman tüketicidir, tehlikeli sonuçları olabilir ve abartıldığında, kalıcı hale geldiğinde ya da bağlamına uymayan bir şekilde dışa vurulduğunda patolojik olduğu düşünülebilir (Nelson ve Trainor 2007). Gerçi insanlardaki çeşitli saldırgan davranış tiplerinin hayvanlardakinden daha çok boyutlu ve karmaşık oldukları, bu nedenle hayvanlardan edinilen bilgilerin insanlar için geçerli olamayacağı ileri sürülebilir; ancak, saldırma, savunma, vd. saldırganlık tiplerinin hem hayvanların, hem de insanların ortak karakteristiği olduğu da açıktır (Popova 2008).
Öte yandan, şiddetin uyum sağlayıcı ve normal, hatta olumlu yönlerini; kültürel olarak izin verildiği, hatta ödüllendirildiği (saldırıya karşı kendini savunma, askeri muharebeler, boks gibi) durumları bir yana bırakırsak, insanların daha kabul edilebilir başka toplumsal davranış seçenekleri varken neden şiddete başvurdukları, merak uyandıran sorulardan biridir (Grafman 2003). Nöro-biyolojinin bu soruya verdiği yanıtın özü şudur: İnsanlar şiddete yönelik, saldırgan davranışlara başvururlar, çünkü beynin bu tür davranışların ketlenmesini sağlayan merkezlerinde (beyin kabuğunun ön-alın bölgesi: prefrontal korteks) ya da bu davranışlara zemin hazırlayan uyarımların gücünü ayarlayan merkezlerinde (limbik sistemde) sorunlar vardır (Grafman 2003). Nitekim kanıtlar da uygunsuz ya da olağandışı saldırganlık ortaya çıktığında, beyin kabuğunun ön-alın bölgesi ve onunla bağlantılı bazal ganglionlar ve limbik sistem yapılarının düzgün işlemediğini göstermektedir (Davidson ve ark. 2000). Bu kanıtlar seçici beyin hasarı olan hastaların incelenmesi, işlevsel beyin görüntüleme yöntemleri kullanılarak beyin devrelerinin etkinleştirilmesi ve şiddete yatkınlık gösteren ailelerle ilgili genetik çalışmalar üzerine inşa edilmiştir (Grafman 2003).
Yakın zamanlara değin, son yüzyıl da dâhil olmak üzere, şiddet üzerine yapılan araştırmaların çoğu toplumsal, ailevi, kültürel etkiler üzerinde odaklanmıştı. Böylesine çok boyutlu, insanlığın gerek bugününü, gerekse geleceğini böylesine derinden ilgilendiren, ekonomik, toplumsal, politik ve kültürel konularla böylesine iç içe geçmiş bir konunun bireyin/biyolojinin ötesinde, alabildiğine geniş kapsamlı bir şekilde ele alınması kaçınılmazdı. Ancak, son zamanlarda moleküler biyoloji, genetik, beyin görüntülemesi gibi alanların çığır açıcı bir şekilde gelişmesi üzerine, birçok insan davranışında olduğu gibi, saldırganlık davranışlarının da önemli biyolojik, genetik ve evrimsel kökenleri bulunduğunu gösteren veriler çoğaldı. Onun için saldırganlığın toplumsal, tarihsel, kültürel, politik vb. çok yönlülüğünü akıldan çıkarmadan, nöro-biyolojik temelleriyle ilgili yeni çalışmaların sonuçlarını özetlemeye çalışayım.
Beynin belli kısımlarında zedelenme olan hastaları inceleyen araştırmacılar, beyin kabuğunun ön-alın bölgesinin (prefrontal korteksin) ilkel ve hızlı saldırgan dürtülerin ketlenmesine aracılık ettiğini düşünürler (Grafman ve ark. 1996). Bu bölgelerin hasara uğraması veya gelişmesindeki aksamalar saldırgan davranışlarda artışa neden olmaktadır. Nitekim çocukların ve ergenlerin kendilerini kolayca engellenmiş ve öfkeli hissetmeleri, beynin bu bölgesinin görece geç gelişmesi ve geç ergenliğe kadar olgunlaşmamasına, dolayısıyla ketleyici etkisinin ve düşünümsel süreçlerin normal olarak gençliğin geç dönemlerine kadar mevcut olmamasına bağlanmıştır (Grafman 2003). Saldırgan durumları hayal etmeleri istenen normal kişilerle ilgili işlevsel beyin görüntüleme çalışmaları da aynı bölgenin iç (medial prefrontal) kısmında faaliyetin azaldığını göstermiştir. Bu, saldırganlığın normalde alın lobu faaliyetinin “kapatılması”na, yani, muhtemelen faal olduğunda o sıradaki saldırgan etkinliğin baskılanmasına yarayan toplumsal bilgilerin ve kuralların ketlenmesine yol açtığını düşündürmektedir (Pietrini ve ark. 2000). Elbette kavga etmeye başlandığında, dövüşme becerilerini engelleyen toplumsal kuralların istenmemesi olağandır (Grafman 2003).
Ancak saldırganlığı denetleyen sinir devrelerinin sınırlarının net bir şekilde çizilmesi zordur, çünkü bu devreler diğer sosyal davranışların ayarlanmasında da rol oynarlar. Gerçekten de, saldırgan davranışların bir yandan beyin kabuğunun ön-alın bölgesi (prefrontal cortex: PFC), öte yandan optik çaprazın ön-iç kısmı (medial preoptic area: MPOA), septumun dış kısmı (lateral septum: LAS), hipotalumusun önü (anterior hypothalamus: AHA) ve alt-iç kısmı (ventromedyal hipotalamus (VMH), beyin-omurilik kanalı çevresindeki gri madde (periaquaductal gray: PAG), amigdalanın iç kısmı (medial amygdala: MEA) ve stria terminalis’in yatak çekirdeğini (bed nucleus of stria terminalis: BNST) içeren geniş bir sosyal davranış ağının ürünü olduklarını gösteren işaretler vardır. Kemiricilerde olduğu gibi, insan olmayan primatlarda da hipotalamus’un saldırganlığın düzenlenmesinde önemli bir rolü varmış gibi görünmektedir. Amigdala lezyonları saldırgan davranışları hem artırmakta, hem de azaltmaktadır. Beyin kabuğunun ön-alın kısmı hipotalamus ve amigdala’daki saldırganlığı teşvik edebilen devrelere ketleyici sinyaller gönderir (Nelson ve Trainor 2007). Amigdala ile ödül ve ceza ile ilgili diğer beyin yapılarının hasara uğraması, uyaranların duygulanımsal olarak etiketlenmesinde uygunsuz saldırgan tepkilere neden olabilecek bir soruna (örneğin, nötral bir yüzün yanlış olarak saldırgan ya da tiksinme gösteren bir yüz gibi algılanmasına) neden olabilir (Grafman 2003).
Binlerce ikizle yürütülen çalışmaların sonuçları, genetik etkenlerin saldırganlığın kökeninde -değişen derecelerde- rol oynamış olduklarını göstermektedir (Eisenberger ve ark. 2007; Ferguson ve Beaver 2009). Ancak, doğrudan davranış üzerine etki gösteren bir gen bulunmadığı bilinmektedir. Genler, davranışları, başlıcaları beyindeki sinirsel ileticiler (neurotransmitterler) olan, merkezî düzenleyicileri aracılığıyla denetlerler (Popova 2008). Son farmakolojik ve genetik çalışmalar saldırganlığı etkileyen sinirsel ileticilerin, hormonların, sitokinlerin, enzimlerin, büyüme faktörlerinin ve haberci moleküllerin listesini dramatik bir şekilde genişletmiştir. Bu genişlemeye rağmen, serotonin (5-hidroksi triptamin: 5-HT) erkekler arasındaki saldırganlığın birincil moleküler belirleyicisi olmaya devam etmektedir (Wallner ve Machatschke 2009), oysa diğer moleküller dolaylı olarak 5-HT sinyalleri aracılığıyla etkide bulunuyor gibi görünmektedirler. 5-HT düzeylerinde, dönüşümünde ve metabolizmasında ya da reseptör alt tipi faaliyetinde, yoğunluğunda ya da bağlanma eğilimindeki hafif değişiklikler saldırganlığı etkilemektedir (Grafman 2003). Ancak, diğer klasik sinirsel ileticiler gibi serotoninin de bir protein olmaması, oysa genetik etkilerin mekanizmasının anahtar kavramının DNA-RNA-protein yolu olması gerçeği, davranışın genetik olarak ayarlanmasında serotoninin rolü sorununu daha karmaşık bir hale getirir. Bu, dikkati sinirsel ileti sisteminin protein unsurlarına çeker (Popova 2008). Serotonin sisteminin protein düzeyindeki işleyişi ise, üç büyük sürece bağlıdır: 1) Serotoninin sentezi ve yıkılması (burada anahtar rol triptofan hidroksilaz ve monoamin oksidaz-A (MAO-A) enzimlerince oynanır). 2) Sinaptik yarıktan serotoninin geri alınması (buna bir taşıyıcı aracılık eder) ve 3) Serotonin (5-HT) reseptörlerinin durumu. Bunlar, genlerin metabolizmanın anahtar enzimleri, taşıyıcıları ya da reseptörleri yoluyla beyin serotonin sistemi üzerine etkide bulunabileceklerini düşündürmektedir (Popova 2008). Ancak, genetik söz konusu olduğunda sık yapılan bir yanlışa düşmemek ve genetik etkilenmeyi mutlak bir durum olarak değerlendirmektense, organizmanın çevreyle karşılıklı etkileşimi içinde ele almak daha doğru olur (Krakowski 2003). Caspi ve arkadaşlarının bir çalışması (2002), moleküler genetik ile toplumsal çevre arasında karmaşık ilişkiyi gösteren ve sık anılan bir örnektir. Bu çalışmada, kötü muamele görmüş, ancak, yüksek düzeyde MAO-A ifadesine izin veren bir genotipe sahip olan çocukların antisosyal problemler geliştirme olasılıklarının, kötü muamele görmüş, ancak, düşük düzeyde MAO-A ifadesi olan çocuklardan daha az olduğu gösterilmiştir.
Diğer bir sinirsel iletici olan dopamin, ödül sisteminin bir parçası olduğundan, araştırmacıların ilgisini çekmektedir. Saldırgan davranış için orta beynin bazı bölgeleri ile beyin kabuğu arasındaki dopaminerjik hücrelerin sağlam olması gerektiği görülmektedir. Dopamin saldırgan davranışın uygun bir şekilde ifade edilmesi için gerekli olsa da, saldırganlığın düzenlenmesinde dopamin’in ve reseptörlerinin kesin rolü hâlâ belirlenmiş değildir. Bazı araştırmacılar, serotonin-dopamin sisteminin saldırganlıkta karşılıklı etkileşim içinde iş gördüklerini öne sürmektedirler (Seo ve ark. 2008). Benzodiazepinler ve barbitüratlar gibi gama-amino-bütirik asit (GABA) düzenleyicileri saldırganlık düzeylerini etkiler; U-şeklinde bir doz-yanıt eğrisi oluştururlar: Ilımlı dozları saldırganlığa yol açarken, düşük ya da yüksek dozları saldırgan davranışları azaltırlar. Alkolün saldırganlığı kolaylaştırıcı etkisi de GABA reseptörlerinin ayarlanması yoluyla ortaya çıkmaktadır. GABA reseptör agonistleri bir çok kişide, muhtemelen uyarılma düzeyini düşürerek, saldırganlığı da azaltırlar.
Noradrenalin ile saldırganlık arasında tutarlı bir ilişki bulunamamışsa da, noradrenalin düzeylerinin ya da spesifik noradrenerjik reseptörlerin farmakolojik olarak manipüle edilmesi, noradrenalin sinyallerinin saldırganlığı kolaylaştırdığını göstermektedir. Postsinaptik B-reseptörlerini bloke eden propranolol, saldırgan davranışları azaltır. Nitrik oksit’in (NO) normalde düşük 5-HT varlığında saldırganlık üzerinde bir fren etkisi göstermesi muhtemeldir. Son olarak, dolaşımdaki androjen düzeylerini büyük ölçüde düşüren kastrasyonun, bir çok türde erkek saldırganlığını azalttığı gösterilmiştir. Kemiricilerde testosteronun saldırganlık üzerine etkileri değişkendir ve hayvanın genetik zeminine, ortama ve yaşa bağlı olabilir (Nelson ve Trainor 2007).
Freud’un sosyalist bir dünyaya dair görüşleri epey açıktır ve hatta bu konuda söyledikleri kehanet olarak da görülebilir. Oradan başlayalım:
“Komünistler bizi kötülüklerimizden kurtarmanın yolunu bulmuş olduklarına inanırlar. Onlara göre insan tümüyle iyidir ve komşusuna karşı iyi niyetlidir, ama özel mülkiyet kurumu onun doğasını yozlaştırmıştır. Özel servetin sahipliği bireye güç verir ve bu güçle onu komşusuna karşı kötü davranmaya kışkırtır; oysa mülkiyetten arındırılmış insan kendisini ezene karşı düşmanlığını ayaklandıracaktır. Eğer özel mülkiyet yok edilebilseydi, insanların arasında kötü niyet ve düşmanlık yok olurdu. Herkesin gereksinimi doyurulacağı için kimsenin bir başkasını düşmanı sayması için herhangi bir nedeni olmazdı; herkes gerekli olan işi istekle gerçekleştirirdi” (Freud 2004).
Dışarıdan bakan ve sosyalizmi anlamaya çalışan biri için yeterli bir özet gibi görünüyor. Freud, bu özetin ardından haddini bilerek “Komünist sisteme herhangi bir ekonomik eleştiri getirmekle ilgilenmiyorum, özel mülkiyetin kalkmasının elverişli ya da avantajlı olup olmadığını sorgulayamam. Ama sistemin dayandığı ruhbilimsel öncüllerin savunulmaz bir yanılsama olduğunu ayırt edebilirim” der. Peki, ruhbilimsel öncülleri neden bir yanılsamadır? Çünkü “özel mülkiyeti kaldırarak insanın saldırganlık sevgisini aygıtlarından birinden yoksun bırakmış oluruz, kesinlikle güçlü ama en güçlü olmayan aygıttan; ama ne saldırganlık tarafından kötüye kullanılan güç ve etkide, ne de onun doğasında herhangi bir değişiklik yapmış olmayız.” Neden? Şu basit nedenle ki, ”saldırganlık özel mülkiyet tarafından yaratılmamıştır.” Makul, ama tek neden bu değildir, ayrıca, saldırganlık adını verdiğimiz şey “mülkiyetin henüz pek az olduğu ilkel zamanlarda neredeyse sınırsızca hüküm sürmüştür.” Daha ötesi, saldırganlık “insanlar arasındaki her tür sevecenlik ve aşk ilişkisinin temelini oluşturur.” Üstelik “maddi zenginlik üzerindeki kişisel hakları ortadan kaldırsak bile, cinsel ilişkiler alanındaki, başka açılardan eşit olabilen insanlar arasında en güçlü beğenmezlik ve en şiddetli düşmanlık kaynağı olabilen ayrıcalık devam edecektir” (Freud, sa. 280-281).
Belli ki Freud saldırganlığın ortadan kalkması konusunda karamsardır, çünkü “cinsel yaşama tam bir özgürlük sağlayarak ve böylece aileyi, uygarlığın tohum hücresini ortadan kaldırarak bu etmeni de yok edebilseydik” diye devam eder, “uygarlığın gelişiminin yeni yollarının ne olacağını öngörmemiz kolay olmazdı, ama bir şeyi bekleyebilirdik; insan doğasının bu yok edilemez özelliğinin orada da süreceğini” (Freud, sa. 281).
Başka bir yerde Freud “uygun ortam” sağlandığında bile insanların yıkıcılıktan vazgeçmeyeceğini şöyle anlatır:
İnsan, zorlamanın ve içgüdülerin baskılanmasının terk edilmesiyle uygarlığın doyumsuzluk kaynaklarının giderileceği, böylece içsel bir uyumsuzluk tarafından rahatsız edilmeksizin insanların kendilerini zenginliğin üretimi ve onun tadının çıkarılmasına adayabileceği biçimde insan ilişkilerini yeniden düzenlemenin olası olduğunu düşünüyor. Bu bir altın çağ olurdu, ama böyle bir durumun gerçekleşebilip gerçekleşemeyeceği tartışmalıdır. Daha çok, her uygarlığın zorlamanın ve içgüdülerin baskılanmasının üzerine kurulması gerekir gibi görünmektedir; zorlama kesintiye uğratıldığında insanların çoğunluğunun yeni zenginlikler edinmek için gerekli çalışmaları üstlenmeye hazır olacağı da kesin değil gibidir. Sanırım insan, tüm insanlarda yıkıcı ve bu nedenle de toplum karşıtı ve kültür karşıtı eğilimlerin bulunduğunu ve pek çok sayıda insanda bunların, o kişinin insan toplumu içindeki davranışlarını belirleyecek kadar güçlü olduğunu göz önüne almalıdır (Freud 2004).
Durumun neden bu kadar karamsar olması gerektiğini biliyoruz: Freud yapısal kuramını sağlamlaştırdığı aynı dönemlerde kalıcı olduğunu düşündüğü iki ana içgüdü saptamıştır: yaşam ve ölüm (ya da yıkım) içgüdüleri: “…yaşayan maddeyi koruyan ve onu daha da büyük birimlere ulaştıran içgüdünün yanında bu birimleri çözmeye ve onları geriye en baştaki inorganik haline götürmeye çalışan bir başka, karşıt içgüdü var olmalıydı. Yani, Eros gibi bir ölüm içgüdüsü de vardı” (Freud, sa. 285-6). Bu içgüdüler doğanın kendisini sürekli karşıtlıklar şeklinde ifade etme eğilimine de uygundur: nasıl ki doğada gece-gündüz, aydınlık-karanlık, itme-çekme kuvvetleri, artı-eksi… varsa, ölüm ve yaşam içgüdüleri de olabilir. Ancak, bunlar hiç değişmeyen, mutlak niceliklere ve görünümlere sahip içgüdüler değildirler; zamanla değişebilirler. Nitekim nasıl ki cinsel içgüdünün temelini oluşturduğu yaşam içgüdüsünün ifadesi (ve baskılanması) çağlara ve yere göre değişmişse, ölüm içgüdüsünün temelini oluşturduğu yıkım içgüdüsü de değişmiştir. Bunun insan psikolojisindeki karşılığı, “insan gelişiminin seyrine uygun olarak dışsal baskı”nın içselleştirilmesi, “özel bir zihinsel öğe”nin, yani, süperego’nun, onun yerini almasıdır (Freud, sa. 175).
Uygarlık saldırganlığa ket vurmak için ona karşı gelen, onu zararsız hale getiren belki de onu yok eden ne gibi araçlar kullanmaktadır? … Saldırganlığı içe alınmış, içselleştirilmiştir; aslında o geriye, geldiği yere gönderilmiştir – yani, kendi egosuna yöneltilmiştir. Orada kendisini egonun geri kalanına karşı süperego olarak örgütleyen ve şimdi ‘vicdan’ adı altında, egoya karşı onun diğer, dışsal bireyler üzerinde doyurmaktan hoşlandığı acımasız saldırganlığı eyleme sokan bir ego kesimi tarafından ele geçirilir. Acımasız süperego ile buna muhatap olan ego arasındaki gerilim bizim tarafımızdan suçluluk duygusu diye adlandırılır; kendini bir cezalandırılma gereksinimi olarak dışa vurur. Bu nedenle, uygarlık bireyin tehlikeli saldırganlık arzusu üzerinde onu zayıflatıp silahsızlandırarak ve onun içinde tıpkı fethedilmiş bir kentteki garnizon gibi ona göz kulak olacak bir öğe oluşturarak egemenlik kurar (Freud 2004).
Böylece, şaşırtıcı bir şekilde burada uygarlığı (Freud’un kullandığı deyimi kullanırsak, Kültür’ü) hep bilinen yüzünden (cinselliği baskılayan yüzünden) başka bir yüzüyle görüyoruz. Başlangıçta kültürün cinselliği baskılamakla insanlara nevrozu armağan ettiğini öğrenmiştik, ama şimdi kültürün diğer yanımızı da, saldırgan, yıkıcı, ölümle ilgili yanımızı da baskıladığını öğrendik. Hatta Freud giderek ölüm içgüdüsünün baskılanmasının, kültürün oluşumunda cinsellikten daha büyük bir rol oynadığı kanısına varır.
Şimdi uygarlığın [Kültür’ün], amacı tek tek insan bireylerini bir araya getirmek ve bundan sonra aileleri, sonra ırkları, halkları, ulusları tek büyük bir birlikte, insanlık birliğinde birleştirmek olan Eros’un hizmetinde olduğunu ekleyebilirim. …Bu insan toplulukları libidinal olarak birbirlerine bağlı olmak zorundadırlar. Tek başına gereksinim, birlikte çalışmanın avantajı, onları bir arada tutamayacaktır. Ama insanın doğal saldırgan içgüdüsü, her birinin tümüne ve tümünün her birine düşmanlığı uygarlığın programına karşı gelir. Bu saldırgan içgüdü, Eros’un yanında bulduğumuz ve onunla dünya egemenliğini paylaşan ölüm içgüdüsünün türevi ve ana temsilcisidir. Ve şimdi sanırım uygarlığın evrimi artık bizim için karanlık değildir. Eros ile Ölüm arasındaki, yaşam içgüdüsüyle yıkım içgüdüsü arasındaki savaşımı temsil ediyor olsa gerek” (Freud 2004).
Demek ki, kültür insanları daha büyük birlikler oluşturmaya yönelterek ve bunu da saldırganlığı baskılayarak yapmakla, Eros’un hizmetinde çalışmaktadır. Daha da önemlisi, bunu yaparken Eros’un yanında yer almakta ve saldırganlığa karşı onu müttefiki olarak kullanmaktadır. Başka bir şekilde söylersek, Eros kendi amaçlarını gerçekleştirirken kültürü ortaya çıkarmaktadır. Buradan bakılırsa Freud’un “uygarlığın gelişmesini besleyen her şey aynı zamanda savaşa karşı çalışır” ifadesi de anlam kazanmaktadır.
Tüm bunlara rağmen, psikanaliz açısından, saldırganlığın, şiddetin ya da yıkımın (ölüm dürtüsünün türevlerinin) şefkatten, yakınlaşmadan ya da yapımdan (yaşam dürtüsünün türevlerinden) ayrılamayacağı görülmektedir. Freud ne yaparsak yapalım yıkım içgüdüsüyle karşılaşacağımızı, çünkü ölüm olmaksızın hayatın anlamsız olacağını söylemişti. Onun, “…kendini koruma içgüdüsü kesinlikle erotik bir içgüdüdür, ama eğer bu amacını gerçekleştirecekse saldırganlığı emrinde bulundurmalıdır” (Freud YIL) şeklindeki görüşleri bu duruma işaret eder. Özetle, hem cinsel, hem de saldırgan içgüdüler hayatı yaratmak ve korumak için gelişmiştir.
Psikanalitik düşünceye “ölüm dürtüsü”nün girişi, Freud dahil, birçokları tarafından dirençle karşılanmıştır. Bugün bile ortodoks analistlerin çalışmalarını sanki böyle bir katkı yapılmamış gibi sürdürdüklerine dair işaretler vardır. Oysa kuram, ölüm dürtüsü varsayımına “hakkını veren” Klein tarafından daha da geliştirilmiş ve bugün psikanalizin ana dallarından biri haline gelen “nesne ilişkileri okulu”nun temelini oluşturmuştur.
Nesne ilişkileri kuramı, duygulanımların içselleştirilmiş nesne ilişkileri şeklinde yapılandırıldığını öne sürer. Bebekle anne arasındaki etkileşimler, onların ilişkisindeki olumlu ve olumsuz duygulanım durumları, kendilik ve ötekinden oluşan belleksel ize ilişkinin değerini (valansını) verir. Bu yaşantısal birimler duygulanım belleğine dahil edilen belli bilişsel yapılardır; başat bir duygulanımın etkisi altında, kendilik ile diğer önemli kişiyle etkileşiminin temsilini oluştururlar. Bu kendilik-nesne-duygulanım birimleri, Freud’un formülasyonlarındaki ben, üstben ve altben şeklinde ortaya çıkan psişik yapıların “yapı taşları”nı oluştururlar. Bir yandan duygulanımlar üst düzey motivasyonel sistemler olarak saldırgan ve libidinal dürtülerle birleşirken, öte yandan, kendilik’in ve nesnenin temsilî yönleri saldırganlığın ve libidonun sinyallerini içeren psişik yapılar (temsiller) haline gelirler.
Bu okulun yetkin temsilcilerinden Kernberg, nesne ilişkilerinden yola çıkarak çeşitli klinik durumlarda saldırganlığın görünümlerini; nedenleri ve sonuçlarıyla ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. Kernberg, doğumdan itibaren temel motivasyonel sistemlerin duygulanımlar olduğunu ve bunların aşamalı olarak hiyerarşik bir şekilde düzenlenmiş iki üst düzey dürtü şeklinde bütünleştiklerini öne sürmüştür: saldırgan ve libidinal. Nöropsikoloji, duygulanımların, memeli yavrusunun erken dönemde korunmasını güvenceye alan filogenetik açıdan yeni ortaya çıkmış bir yavru/bakıcı sistemi oluşturduğu varsayımını desteklemektedir. Saldırganlığın, duygulanımların nörobiyolojisinde kendini gösteren biyolojik işlevleri, insanlarda, ilgili nörobiyolojik düzenleyici sistemlerin patolojisi, çocuk gelişiminin erken evrelerinde ağır fiziksel travma (ağrı, kronik hastalık) ya da erken nesne ilişkilerinin patolojisiyle ilişkili ağır psişik travma nedeniyle çarpılmaya uğrayabilir (Kernberg 1998).
Burada da saldırganlık cinselliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Ayrıca, nesne ilişkileri kuramında id, mistik karanlık bir imge olmaktan çıkar; bastırılmış şiddetli saldırganlıktan ya da cinsel olarak yüklenmiş içselleştirilmiş nesne ilişkilerinden oluşan yaşantısal bir yapıya dönüşür. Libido ya da cinsel dürtü pozitif ve ödüllendirici duygulanım hallerinin bütünleşmesinden doğarken, saldırganlık dürtüsü de öfke, tiksinme ve nefret gibi çok sayıda negatif ya da caydırıcı duygulanımsal deneyimlerden doğar (Kernberg 2003).
Tüm analistler gibi Kernberg de bu tür bölümlenmelerin anlaşılma amacıyla yapıldığını ve gerçek hayatta birbirlerinden ayrı görülmediklerini tekrar tekrar vurgulama ihtiyacı hisseder. Örneğin, aşk ilişkilerinden söz ederken, “saldırganlığın da cinsel deneyime katıldığını” bir kez daha vurgular (Kernberg 2003). Bu katılım iki ayrı kuvvetin birbirine eklendiği matematiksel bir toplama benzemez; dinamik bir süreçtir. Bir örnek olsun diye şu pasajı alalım:
“Erotik arzunun üçüncü özelliği bir ihlal duygusu, bütün cinsel karşılaşmalarda ima edilen bir yasağı, cinsel hayatın ödipal yapılaşmasından türeyen bir yasağı delme duygusudur… Ama ihlal, aynı zamanda baştan çıkarıcı cilve ve sakınma olarak deneyimlenen cinsel nesnenin, kendisine karşı da bir ihlal anlamına gelir. Erotik arzu, cinsel nesnenin kendini hem sunduğu, hem de sakındığına ilişkin bir duygu uyandırır ve dolayısıyla cinsel nesneye giriş ya da o nesnenin sarıp kuşatılması ötekinin sınırlarının ihlalidir. Bu anlamda ihlal, aynı zamanda nesne karşısında bir saldırganlığı ifade eder; haz verici tatminiyle heyecan uyandıran, acıdan alınan zevki tekrar tekrar yaşama kapasitesi olan ve bu kapasiteyi nesneye yansıtan saldırganlıkla ilgilidir. Saldırganlık haz vericidir de, çünkü bir sevme ilişkisi içinde yaşanır. Biz de böylece saldırganlığı aşkla bütünleştirir ve kaçınılmaz belirsizlikle karşısında güvende oluruz” (Kernberg 2003).
Freud işe bir nörofizyolog olarak başlamıştı, o yıllarda yeni yeni ortaya çıkmakta olan nöron kuramıyla ilgili gelişmeleri izliyordu, ilk monografları “afazi” (beyin hasarına bağlı konuşma bozukluğu) üzerineydi ve bu çalışmalarının zirvesini ölümünden yıllarca sonra yayımlanacak olan “Bilimsel Bir Psikoloji Taslağı” oluşturmuştu. Kısaca, “Project” olarak bilinen bu taslakta, bir zihin modeli geliştirmeye çalışmış, ancak o dönemin nöro-bilimsel bulgularının yetersizliğini fark ederek bundan vazgeçmiş ve tümüyle “psikolojik” bir açıklamaya dönmüştü. Fakat, Taslak’ta geliştirdiği zihin modelini psikanaliz kuramını geliştirirken güçlü bir zemin olarak kullandı; başyapıtı sayılan Düşlerin Yorumu’nda ondan pasajlar aldı. Ayrıca, çağının diğer bilimsel gelişmelerinden haberdardı. Dolayısıyla, bütün spekülatif yapısına rağmen, psikanaliz baştan beri bilimsel bir temelden ayrılmamaya çalıştı. Freud bazı yerlerde her ne kadar zihin modelini nöro-anatomik bulgularla eşleme çabalarına karşı çıksa da, ortaya çıkacak bilimsel gelişmeler zihni daha iyi açıklarsa kendi kuramlarının kolayca terk edileceğini de öngördü.
Biz de psikanalitik zihin modellerine beyinde yer arama yanılgısına düşmeyelim elbette, ama evrim sürecinde insanın en çok genişleyen beyin bölgesinin ön-alın lobu olduğunu da aklımızdan çıkarmayalım. Bu bölgenin, beynin diğer kısımlarıyla kurduğu ilişkiler sayesinde düşünme, karar verme, planlama, uygulamaya geçme gibi yönetsel işlevlerde önemli rolü olduğunu biliyoruz. Kestirmeden söylersem, psikanalizin süperegosunun işlevlerini ön-alın lobunun üstlenmiş olduğunu söylemek abartılı ya da yanlı olmayacaktır. Bu bölgenin beynin diğer bölgeleriyle birlikte egonun çalışmalarına üst düzeyden katıldığını da ekleyebiliriz.
Freud’un “id enerjileri” muhtemelen ilk başta filogenetik biyolojik mekanizmalardan türerler, bu yüzden içeriklerine birey tarafından ulaşılamaz. Bilince katılmazlar, çünkü yeni beyinde (neocortex) bir yerleri yoktur. Freud Bilinçdışı makalesinde ihtiyatlı bir şekilde benzer şeyler yazar: “Eğer insanda kalıtımla geçen zihinsel oluşumlar, hayvanlardaki içgüdülere benzer bir şey varsa, bunlar bilinçdışının çekirdeğini oluştururlar.” Homeostatik motivasyonel sistemler (örneğin, uyku ya da beslenme), bağlanma ilişkilerini içeren diğer motivasyonel sistemler ile Freud’un betimlediği cinsel ve saldırgan içgüdüler birbirinden ayrı ele alınmalıdır. Bu motivasyonel sistemler doğuştan itibaren bulunur ve bazılarının filogenetik olarak diğerlerinden daha eski olduklarını varsaymak makul olur. İçgüdüsel hayatın cinsellik ile saldırganlık arasında basit bir dikotomi olmadığı açıktır, fakat kendi denetleyicileriyle (bastırma ile) birlikte evrimleşmiş olan bu dürtülerin insan davranışlarının anlaşılmasında istisnai bir önemleri vardır. (Pugh 2006)
Özetlersek; nöro-bilimin bulgularına göre, saldırganlık eğilimi gösteren kişilerde beynin duygusal devreleri içeren limbik sistem gibi alt merkezlerinde faaliyetin arttığı, buna karşılık denetleyici işlev gören ön-alın lobunda azaldığı söylenebilir. Bu faaliyetler birçok sinirsel iletici, hormon, enzim, vs. tarafından düzenlenmekle birlikte, kabaca serotonin reseptör işleyişinin saldırganlığın düzenlenmesinde önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Bu düzenlemelerin, tüm insan davranışlarında olduğu gibi, biyolojik/genetik temelleri olmakla birlikte, çeşitli çevresel etkenlerin kişileri farklı şekillerde etkilediği ortadadır. Psikanaliz, bunun nasıl gerçekleştiğine dair açıklamalardan birini sunmaktadır: Yaşam içgüdüsü ya da libidinal dürtü gibi bir ölüm içgüdüsü ya da yıkım dürtüsü de vardır; insanlık hangi aşamaya gelirse gelsin bu dürtüler değişik şekillerde olsa da var olmaya devam edeceklerdir; ama bu hep aynı kalacaklar anlamına gelmemelidir; örneğin, uygarlık insan zihninde süperego gibi bir yapı oluşturarak insanın dışa dönük saldırganlığını içselleştirmesini sağlamıştır; tarihin bugünden bilinemeyen seyri içinde uygarlığın saldırganlığı daha fazla Eros’un hizmetine sunması olasıdır.
Bunu genetik yapıyla oynayarak yapamayacağımıza göre, dünyayı daha barışçıl kılmak için bireysel düzeyde biyolojik ve psikolojik müdahalelerin, toplumsal düzeyde de saldırganlığı azaltacak önlemlerin işe yaraması beklenir. Eğer Freud’un dediği gibi, “… uygarlığın ilk gereği adalet”se, tüm dünya için ekonomik, kültürel, cinsel, eğitsel, etnik.. tüm eşitsizliklerin ortadan kaldırılması; özel mülkiyetin ilgası, kadın, erkek, eşcinsel.. tüm cinsiyetlerin eşitliğinin kabulü, sınırların kaldırılması ve herkesin tek bir insanlık alemi olarak kaynaşması gibi gelişmeler, dünya barışı için gerekli zemini oluşturacaktır. Ancak, bütün bu hedeflere ulaşırken, hatta belki de ulaştıktan sonra da, insanın içinde var olduğu söylenen saldırganlık dürtüsünün uygun kanallara boşalması için yapılması gerekenler olacaktır.
Sağkalım açısından uzak atalarımızın üç temel davranış dağarcığına ihtiyaçları vardı: beslenebilmek için yemek yemeyi, kendilerinin ve türlerinin devamı için seks yapmayı, kendilerini saldırganlara ve rakiplere karşı savunmak, besin ve diğer temel ihtiyaç maddelerini elde etmek için şiddet uygulamayı bilmek. Doğa ilkel atalarımızın bu önemli davranışlarda bulunmalarını nasıl garanti altına almıştı? Onları zevkli hale getirerek. Yemek yediler, çünkü zevk veriyordu; seks yaptılar, çünkü zevkliydi (seks yapmış olmalarının kesinlikle başka bir nedeni olamaz!). Ve şiddete eğilimliydiler, çünkü şiddet doğası gereği zevkli bir etkinlikti(r) (Goldwater 2007).
Her şeye rağmen, toplumsal işleyişin gereklerinin evrimsel zorunluluklar kadar, hatta onlardan daha büyük bir rol oynadığı akıldan çıkarılmamalıdır. İdeoloji, propaganda ve dışarıdaki grupların aşağılanması yöntemlerinin ‘biz’ ile ‘onlar’ arasındaki bariyerin güçlenmesine ve zihnin (büyük ölçüde beyin kabuğunun ön-alın bölgesinin işlevi olan) moral yeteneklerinin askıya alınmasına yol açabilmesi bunu gösterir. Evrim kader değildir: İnsanların sevdikleri ya da sevmedikleri biriyle seks yapmak ya da dövüşmek; olmadığında bu enerjilerini kendilerine ya da şeylere yöneltmek dışında bir seçenekleri daha vardır: Simgesel insanlara yöneltmek. Böylece savaş alanlarının yerine, oyun veya spor sahalarında ya da işyerlerinde birbirimizle yarışır; ağaçları keser, evler inşa ederiz. Gerçeği sever, cehaletten nefret ederiz. Yoksullukla savaşırız. Analistler buna yüceltme der, toplum ise eğitim. Eğitim, insanların eylemlerinin sonuçlarını, yani, uzun dönemli yan etkilerini bilmelerini sağlar. Seks sadece toplumsal ya da ahlakî açıdan kötü fakat zorunlu bir şey değildir, zevklidir de, fakat (gebelik, hastalıklar gibi) yan etkileri vardır. Bu bilgi gençlerin daha fazla seks yapmalarına değil, bu konuda daha temkinli olmalarına yol açar. Şiddet de sadece toplumsal ya da ahlakî açıdan kötü fakat gerekli bir şey değildir, hatta zevk verebilir, fakat (yaralama, öldürme, yasal sorunlar gibi) sonuçları çok acı verici olabilir (Goldwater 2007). Biliyoruz ki bu acılar, sadece şiddete uğrayanların hayatlarını değil, geleceğe dair umutların körelmesi yüzünden, bütün insanlığın bu dünyada acısız ve mutlu bir şekilde varolma beklentilerini de yok ederek evrime karşı çalışır. Oysa, en nihayetinde evrim, sağkalımı destekler; ve uygarlık tarihine bakıldığında da anlaşılabileceği gibi, uzun vadede sağkalımın en başarılı -ve insancıl- yolu, işbirliğidir; yok etme değil.
Baron RA, Richardson DR. Human Aggression (2nd Edition), New York, NY: Plenum Press, 1994.
Bernstein WM. A Basic Theory of Neuropsychoanalysis. London: Karnac Books, 2011.
Blake P, Grafman J. The neurobiology of aggression. Lancet 2004; 364: 12-3.
Caspi A, McClay J, Moffitt TE, Mill J, Martin J, Craig IW, Taylor A, Poulton R. Role of genotype in the cycle of violence in maltreated children. Science 2002; 297: 851-4.
Davidson RJ, Putnam KM, Larson CL. Dysfunction in the neural circuitry of emotion regulation: a possible prelude to violence. Science 2000; 289: 591–594.
Eisenberger NI, May BM, Taylor SE, ve ark. Understanding genetic risk for aggression: Clues from the brain’s response to social exclusion. Biol Psychiatry 2007; 61: 1100-1108.
Engels F. Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm. (Çev: Yayın Kurulu) Ankara: Sol Yayınları, 1998.
Ferguson CJ, Beaver KM. Natural born killers: The genetic origins of extreme violence. Aggression and Violent Behavior 2009; 14: 286-294.
Freud S. Uygarlık, Toplum ve Din (Çev: Dr. Emre Kapkın), İstanbul: Payel Yayınları, 2004
Goldwater E. Joy of violence. Modern Psychoanal 2007; 1: 20-42.
Grafman J, Swhab K, Warden D, Pridgen A, Brown HR, Salazar M. Frontal lob injuries, violence and aggression. Neurology 1996; 46: 12-31.
Grafman J. Anger is a wind that blows out the light of the mind. Molecular Psychiatry 2003; 8: 131–132.
Kernberg OF. Aggression, Hatred, and Social Violence. Can J Psychiatry 1998; 2: 191-206
Kernberg OF. Sapıklıklarda ve Kişilik Bozukluklarında Saldırganlık (Çev: M. Banu Büyükkal), İstanbul: Metis Yayınları, 2000.
Kernberg OF. Aşk İlişkileri: Normallik ve Patoloji (Çev: Abdullah Yılmaz), 2. Basım. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2003.
Krakowski M. Violence and serotonin: influence of impulse control, affect regulation, and social functioning. J Neuropsychiatr Clin Neurosci 2003; 3: 294-305
Nelson RJ, Trainor BC. Neural mechanisms of aggression. Nature Rev Neurosci 2007; 8: 536-46
Parrott DJ, Giancola PR. Addressing “The criterion problem” in the assessment of aggressive behavior: Development of a new taxonomic system. Aggression and Violent Behavior 2007; 12: 280-99.
Peled A. Neuroanalysis: Bridging The Gap Between Neuroscience, Psychoanalysis, and Psychiatry. London and NY: Routledge, 2008.
Pietrini P, Guazzelli M, Basso G, Jaffe K, Grafman J. Neural correlates of imaginal aggressive behavior assessed by positron emission tomography in healthy subjects. Am J Psychiatry 2000;157: 1772–1781 .
Popova NK. From gene to aggressive behavior: the role of brain serotonin. Neurosci Behav Physiol 2008; 5: 471-5.
Pugh G. Cooperation not Incorporation. In Psychoanalysis and Neuroscience (Ed: Mauro Mancia), Springer-Verlag Italy, 2006
Seo D, Patrick CJ, Kennealy PJ. Role of serotonin and dopamine system interactions in the neurobiology of impulsive aggression and its comorbidity with other clinical disorders. Aggression and Violent Behavior 2008; 13: 383-95.
Sugden SG, Kile SJ, Hendren RL. Neurodevelopmental pathways to aggression: A model to understand and target treatment in youth. J Neuropsychiatry Clin Neurosci 2006; 3: 302-17 Volavka J. The neurobiology of violence: An update. J Neuropsychiatry Clin Neurosci 1999; 3: 307-14.
Wallner B, Machatschke IH. The evolution of violence in men: The function of central cholesterol and serotonin. Progress in Neuro-Psychopharmacology and Biological Psychiatry 2009; 33: 391-7.
Yorumlar kapatıldı.