//
Felsefe

Schopenhauer’in Kirpileri

Sadizm terimi eziyet, şiddet ve şehvet arasındaki bağlantıyı tanımlayan bir terim olarak Krafft-Ebing (1886) tarafından -filozof ve yazar Marquis de Sade’e atfen- uyduruldu. Kısaca, “kurbana duygusal veya fiziksel acı vermekten ve onun üzerinde egemenlik kurmaktan cinsel olarak uyarılma” şeklinde tanımlanabilir. Razı olan partnerleri aşağılama, ısırma gibi eylemlerden başlayıp kurbanlara isteği dışında işkence yapmaya (bağlama, kamçılama, yakma, boğma, bedenine yabancı cisim sokma, yaralama), hatta öldürmeye değin uzanır. Esas olarak bir erkek fenomenidir. Bir takım kişilik bozuklukları (örneğin, toplum karşıtı, narsisist, şizoid kişilik bozuklukları) ve transvestik fetişizm (karşın cinsin elbiselerini giymekten haz duyma), mazoşizm, röntgencilik, teşhircilik gibi diğer parafililerle de sıklıkla birliktedir.

Özellikler

Sadizm çalışmaları genellikle suçlular üzerinde yapıldığından ve toplum içindeki insanlar bu tür eğilimlerini gizleme gereği duyduklarından, çeşitli biçimleriyle sadizmin gerçek sıklığını ve karakter özelliklerini bilmek zordur. Bazı çalışmalar bilgi verici olabilir. Örneğin, herhangi bir suç işlememiş erkek üniversite öğrencilerinin belli bir yüzdesi “başkalarına acı verme” fantezilerinden

uyarıldığını hissetmiş ve “sıkıntılı yüzleri” olan kadınları cinsel olarak daha uyarıcı bulmuştur. Genel erkek nüfusunda üçte bir gibi yüksek bir oranda “bağlama”, “tecavüz etme” fantezileri saptanmıştır. Bir üniversitede yapılan bir çalışmada erkek öğrencilerin yarısı eğer yakayı ele vermeyeceklerini bilseler bir kadına tecavüz edebileceklerini söylerken, daha tartışmalısı, erkek ve kadın öğrencilerin dörtte birinin kadınların kimse bilmeyecek olsa tecavüz edilmekten hoşlanacağını düşünmeleridir. Gene cinsel saldırı suçu olmayan yüze yakın erkekle yapılan bir çalışmada üçte biri tecavüz fantezileri, yedide biri aşağılama fantezileri bildirmiştir. Bir başka çalışmada suçlular arasında erkekler büyük bir çoğunluğu oluştururken, sadist fantezilerin sıklığı bakımından erkekler ve kadınlar arasında fark bulunmamıştır.
Sadist katil içe kapalı, narsisist, toplumsal ve cinsel olarak kendini aşağı hisseden, içinde derin-ifade edilmemiş bir saldırganlık hissi taşıyan, zengin ve çoğu zaman şiddet dolu bir fantezi hayatı olan ve aksi halde elde edemeyeceği güç/iktidar hislerine ulaşmak amacıyla sadist eylemlerde bulunan bir adam olarak tarif edilmiştir. Toplumsal ve cinsel ilişki kurma sorunları vardır; bu, yetersizlik hisleri yaşamalarına neden olur. Sadist fanteziler bu adamlara hayatlarının diğer tüm alanlarında eksik olan güç ve denetim duygusunu verebilir. Bu fanteziler daha sonra mastürbasyon yoluyla sürdürülür ve pekiştirilir. Dolayısıyla, bir teze göre, sadistik fantezinin başlangıcı çocukluktaki travmatik yaşantılardan kaynaklanan saldırganlık hisleri ile cinsel uyarılma hali arasında sinirsel kökenli bağlantılardır. Böylece esas olarak ihmalkar birincil bakıcılara bağlı olarak (fiziksel ya da cinsel çocuk istismarı gibi) erken bir travmatik olayın başarılı bir şekilde çözülememesi çocuğun saldırgan ve baskın temalarla karakterize bir içsel fantezi dünyasına çekilmesine neden olur. Daha sonra bu fanteziler çocukluktaki negatif kişisel karakteristiklerle etkileşerek toplumsal ilişkilerini zayıflatır ve daha fazla izolasyona ve toplumsal bir ikame olarak fantezinin kullanılmasına yol açar. Bu fanteziler zaman içinde pekişen ve çoğalan saldırganlık ve cinsel uyarılma bağlantısına neden olur. Çocuğun bir kadın tarafından cinsel istismarının da cinsel sadizmin gelişmesini anlamlı oranda önceden haber verdiği bulunmuş ve kadın tarafından istismar edilmenin kadınlara yönelik cinsel uyarılma ve saldırganlığın kaynaşmasına yol açabileceği düşünülmüştür. Görüldüğü gibi, birçok kuramcı sadistik cinsel fantezilerin köklerinin çocukluk travmasında bulunduğu iddiasındadır.

Psikopati ile İlişkisi

Cinsel içerikli cinayetler işlemiş kişiler arasında psikopatlar genel cinsel saldırı suçu işleyenlerden daha sıktır. Tecavüzcüler de diğer cinsel saldırganlardan daha fazla psikopatik olma eğilimindedirler. Bu nedenle, psikopatinin hem duygulanım kusurları, hem de davranışsal ketlemenin olmaması bakımından cinsel sadizm gelişmesine katkıda bulunmasının muhtemel olduğu varsayılır. Sadizm psikopati ile uyarım ihtiyacı, dürtüsellik, empati duyamama, pişman olmama gibi birçok özelliği paylaşır, ancak, sadizm sadece empati eksikliği değil, zarar verici sonuçlar doğuran durumlardan zevk alma eğilimidir de. Sadizmde toplumsal yargılama yeteneğini bozan unsur sadece duygusal aldırmazlık değil, acı çekilmesinden duyulan hazdır. Psikopattan farkı budur. O halde sadistlerde genelde düşünülenin tersine, ahlaki yargıyı sorunlu kılan şey negatif duygular değil, pozitif duygulardır.
Psikopatların duygulanım dilinin işlenmesinde ve empati yeteneklerinde özgül bir kusurları vardır; örneğin, beyin görüntüleme çalışmalarında duygusal sözcükleri yüksüz sözcüklermiş gibi algılayabildikleri görülmektedir. (Ancak, öz-bildirim ölçümlerinde normal duygusal yaşantıları varmış gibi görünürler (normallik maskesi: “mask of sanity”). Psikopatların korku tepkisinde kusurları olduğunu gösteren çalışmalar da vardır, yani, korku verici uyaranlara yanıtları körelmiştir. Bu duygusal aldırışsızlığın hoş-olmayan duyguların yaşanması için geçerli olduğu da ileri sürülmüştür. Öte yandan öfke ve utanç gibi duyguların saldırgan ve cezalandırıcı fantezileri ateşlediğine inanılır. Fanteziler sırasında aşağılık duyguları azalırken denetim, güç ve egemenlik hislerinin çoğaldığı düşünülür. Bu, cinsel sadistlerin normal bireylerinkine benzer duygusal yeteneklere sahip olduklarını; çocukluk ve ergenlikteki şiddetli negatif duygu yaşantılarının bu duygusal acıyı gideren bir fantezi hayatının yaratılmasına yol açtığını düşündürür. Duygulanımsal yaşantı ile cinsel sadist davranış arasındaki ilişkiye aracılık eden bir mekanizma, başkalarının duygusal durumlarını anlama yeteneksizliği olabilir. Ancak, kimine göre empatinin varlığı ve duygu tanıma yetenekleri cinsel sadistlerin kurbanlarının ıstırabından hoşlanabilmesi için vazgeçilmezdir. Örneğin, bazı çalışmalarda cinsel olarak saldırgan davranışlarda bulunduklarını bildiren erkek üniversite öğrencileri resimlerdeki yüzün duygulanımını belirlemede daha fazla hata yapmış, daha düşük düzeyde empati göstermişken, bazıları kurbanın ıstırabını algıladıklarını, ama onun korkusuna ve acısına kayıtsız kaldıklarını ya da hatta bu duyguların çekimine kapıldıklarını ileri sürmüştür.
Manipülasyon, dürüst olmama ve duyarsızlık ana özellikleriyle tanınan “karanlık üçlü” (dark triad) denen narsisizm, makyavelizm ve psikopatiye sadizm eklendiğinde ortaya “karanlık dörtlü” (dark tetrad) çıkar. Psikopati ve makyavelizm’de ulaşılacak bir amaç vardır, oysa sadizm uyarılma arayışının merkezde yer aldığı, amaçsız bir heyecanın göstergesidir; bu da sadizmi toplumsal açıdan daha rahatsız edici bir davranış haline getirir. Başkalarına acı verildiğini anlatan resimler gösterildiğinde sol amigdala aktivitesinin artması da bu amaçsız coşkunun kanıtı sayılır.
Kısaca, empatik becerilerin kurbanın acısı ve sıkıntısından haberdar olmayı artırarak uyarılmayı ve sadistik pekiştirmeyi teşvik edebileceğini savunur. O halde, cinsel sadistlerle sadist olmayan psikopatlar arasındaki başlıca farklılık kurbanın sıkıntısına duygusal tepkide yatıyor olabilir. Psikopatların genellikle başkalarının duygularını tanıma yetenekleri eksikken sadistlerin empatileri sağlam olabilir. Bir örnek vermek gerekirse, suç işleyen cinsel sadistler boğmaya daha sık başvururlar. Çünkü bunlar yetersiz otonom sempatik aktiviteden dolayı orgazma ulaşamadıklarından, norepinefrin düzeylerini nefes tutarak ya da nefessiz bırakarak yükseltmeye çalışıyor olabilirler. Bu strateji cinsel sadizmde de geçerli olabilir. Eziyet ve aşağılama da buna yarıyor olabilir.

Nörobiyolojinin Ötesi

Freud ve Schopenhauer’in kuramsal benzerlikleri sadizm konusundaki düşüncelerinde de kendisini gösterir. Bilindiği gibi, ikisine göre de 1) cinsellik insan davranışlarında çok önemli rol oynar, 2) zihinsel etkinliğin büyük kısmı bilinçdışı seyreder, 3) insan davranışları güçlü ve çoğu zaman çatışan dürtülerin ürünüdür, 4) zihinsel hastalık bir bellek bozukluğuyla ilgilidir ve ayrıca, 5) ikisi de insan doğasına dair karamsar görüşe sahiptir: İnsan hayatı karanlık temel doğamızın zorla bastırılması ve yüceltilmesiyle üretilen zayıf ve geçici bir ittifaktan fazlası değildir.
Schopenhauer’in evrenin kalbindeki bölünemez, zamansız, akıldışı ve kesinlikle amoral olan karanlık bilinçdışı uğraşı/çabası (striving), “isteme”si (istek, istenç, irade: wille Wille); Freud’un “o”suna (id) benzer. Ona göre ampirik dünya (duygu algısının dünyası) “görünüş”tür, “yanılsama”dır, “Maya’nın peçesi”dir, sadece temsildir, tasarımdır (representation). Evrendeki her şey bölünmez bir “isteme”nin temsilidir. İstemenin nesneleşmesi olarak doğa, modern deyişle, arzunun organdan önce gelmesini gerektirir. “Diş, yemek borusu ve bağırsaklar nesneleşmiş açlıktır; üreme organları nesneleşmiş cinsel itkidir.”
İsteğin nesneleşmeleri doğanın “kör itkisi”nden bitkiler ve hayvanlara, sonunda insan bedenlerine doğru sürekli bir gelişim hattıdır. Irmak bile hayvan ve insan arzularıyla aynı coşkuyla akar, çünkü o da bilinçdışı itkinin nesneleşmesi, dünya isteğinin temsilidir. Kendinde istek (noumenon) “kör uğraş”, “yaşama isteği” olarak farklı bir karakter üstlenir. Bu yaşama isteği iki temel dürtü ve bunlara tabi olan daha az etkili dürtülerde, “bireyi alırsak açlık ve ölüm korkusu olarak, türü alırsak cinsel itki ve yavrulara dönük tutkulu bakım olarak” kendini gösterir. “Cinsel itkinin hayatın kararlı ve en güçlü onaylaması olduğu doğrudur… [İnsan] hayatının nihai amacı ve en yüksek hedefidir. Kendini koruma ve sürdürme ilk amaçtır, buna ulaşılır ulaşılmaz ırkın çoğalmasını amaçlar.”
Görüldüğü gibi, Schopenhauer Freud’un cinsel dürtüler ile kendini koruma dürtüleri arasındaki erken dönem ayrımını önceden haber verir ve cinselliğin çoğu insan davranışının altında yattığını anlamıştır. Freud ile Schopenhauer’in cinselliğe bakışı arasındaki bariz farklılık Freud’un modelinde metafizik “isteme”nin olmamasıdır. Eros, İsteme ve Tasarım Olarak Dünya’da yaşama isteğini tanımlamak üzere cinsel itki olarak geçer, ama Thanatos yoktur. Oysa Freud’un ölüm dürtüsü birçok davranışı açıklayan çok yönlü bir kavramdır; içe yansıtılırsa mazoşistik, dışa doğru yansıtılırsa sadistik olur: yani, “yıkıcı içgüdü, egemenlik içgüdüsü ya da güç/iktidar isteği.” Schopenhauer için de dışa yönelik yıkıcı davranışlar sürekli varoluş için mücadelenin sonucudur. Tüm canlılar istemenin tezahürleri olarak varlığını sürdürmek ve kendilerini çoğaltmak için tüm güçleriyle her şeye karşı mücadele etmek zorundadırlar. Bu bireyleşmiş isteklerin sonunda kapışmaları zorunludur. Yer için, eş için, diğer kaynaklar için savaş derin çatışmalarla ve bitmeyen uğraşlarla dolu bir dünyayı gerektirir.
Freud’a göre sadizm, cinsel dürtünün abartılı saldırgan bileşeninin tezahürüdür, mazoşizm de sadizmin öznenin kendisine dönmüş uzantısıdır. Mazoşizmde özne kendisi cinsel nesnenin yerini alır. Sadistin cinsel amacı cinsel nesneye yönelik abartılı egemenlik, eziyet ve şiddet eylemleridir, cinsel nesne de bu eylemlerin uygulandığı kişidir. Mazoşizmde sadizmin amacı sürer, ancak, tersine dönerek nesne öznenin kendisi haline gelir. Freud daha sonra sadizmi mazoşizme dönüştüren şeyin suçluluk duygusu olduğunu söyler, çünkü hastalarının düş ve fantezi içeriğindeki travmatik yineleme fenomeni aracılığıyla ölüm dürtüsünü keşfetmiştir. Bu “yineleme zorlantısı” haz ilkesine üstün gelebilir. Freud’a göre bu travmatik yineleme biyolojik ve psikolojik entropiyle açıklanabilir: Organik hayat inorganik olana, ölüme eğilimlidir. “Ölüm dürtüsünün (Thanatos) içe yönelik tezahürü olan bir birincil mazoşizm de vardır” düşüncesi böyle çıkar. Thanatos’un kendisi birincil mazoşizmi temsil eder ve bu dürtü Eros tarafından saptırıldığında dışa dönük olarak “yıkım içgüdüsü, egemenlik içgüdüsü ya da güç/iktidar isteği olarak belirir hale gelir.” Böylece sadizm ölüm dürtüsünün dışa dönük tezahürü ve mazoşizm de içe dönük tezahürüdür.
Uygarlık bastırıcıdır, saldırgan dürtülerin baskılandığı ya da yüceltildiği ya da tersine çevirildiği yerdir. Uygarlık doğası gereği bastırıcı olduğundan, geniş anlamda biz saldırgan ve cinsel içgüdülerimizi bastıran mazoşist bir toplumuz. Çoğumuz kendimizi denetlemekten haz üreten, aşırı faal bir üstben tarafından temel içgüdülerimizin bastırılmasından hoşlanan mazoşistleriz. Sadizm ve mazoşizm sadece Eros ile Thanatos arasındaki, uygarlık ile kaos, hayat ile ölüm arasındaki büyük mücadelenin bir sonucudur. Biz sonsuz savaşın etkin ve edilgin kurbanlarıyız.
Schopenhauer’e göre ise başkalarındaki ve kendindeki acıdan haz duymanın ikisinin kökleri de yaşama isteğindedir. Yaşama isteği kendini önce kendimizi koruma ve çoğaltma, ikinci olarak da türün korunması ve çoğaltılması olarak gösterir. İkisi de aynı kaynakların peşinden koşan iki birey karşılaştığında yaşama isteği bir çarpışmayı zorunlu kılar. Böylece yaşama isteği bir birincil sadizm, başkasına yönelik eziyet eylemlerinden haz almamızın, Schadenfreude’mizin bir biçimidir. Başkalarının acılarından bu haz alma var olmanın ve çoğalmanın hazzıdır; bireyin yaşama isteğinin temel dürtülerini doyurmanın hazzıdır. Başarılı olduğumuzda yolumuzda ne varsa yıkar geçeriz. İstemenin beka aracı olarak entelektin rolü insanın uç zalimliğini ve güçlünün zayıf üzerindeki egemenliğini açıklar. Schopenhauer için (Freud gibi) insan zalim bir hayvandır. Demek ki, ikisinin de ortak kanısı şudur: homo homini lupus.
Schopenhauer’e göre zalimlik asla tatmin edilemeyen istemenin aşırı baskısından doğar. “İsteğin öznesi sürekli olarak Ixion’un dönen tekerleğine bağlıdır ve hep Danaidlerin eleğiyle su çeker ve sonsuza değin Tantalos’a susuzluk duyar.” Bu sefil yazgıdan kaçmaya ve yaşama isteğinin araçlarına ulaşmaya doğuştan yeteneksiz olunması dış dünyaya yansıtılan derin bir içsel ıstıraba neden olur. “Başka deyişle, bir başkasının acısını görmekle kendi ıstırabını dindirmeye çalışır ve aynı zamanda da bunu kendi gücünün/iktidarının ifadesi olarak kabul eder.” Güç ifadesiyle ilişkili narsisist hazla birleşen zulüm “kendinde bir amaç” haline gelir. Bu anlamda yaşama isteği her zaman Freud’un “sadistik” fenomenler olarak kabul edeceği şeye neden olur.
İki kuram arasındaki aşikar ve önemli benzerlik sadistik eylemlerin ezici bir içgüdünün / dürtünün tezahürü olarak anlamasıdır. Genç Freud gibi Schopenhauer de yıkıcılık ve egemenliği temel olarak kendini koruma içgüdülerinden doğan bir şey olarak tasarlar. En belirgin farklılık da Schopenhauer’in Freud’un ölüm dürtüsüne eşdeğer bir kavrama sahip olmamasıdır. İstemenin nesneleşmiş fenomenleri her zaman türün ya da bireyin yaşamı için mücadele etmektedir, ama kendinde-şey olarak isteme fenomenal dünyada yaşantılanan her şeyin nihai nedenidir. Bir şekilde bu bilinçdışı içgüdüsel ölüm dürtüsüne benzer. Her birey numenal düzeyde bireylikten çıkmış dünya isteğidir ve fenomen olarak ancak yaşantıyla bireyleşmiştir. Bir anlamda istemenin fenomenleri topluma ve kendilerine hayat veren güçler ile yıkım arasında bir çatışmadır.
Schopenhauer insanın merhamet yeteneği de olduğunu kabul ediyordu: Merhamet ben ile ben-olmayan arasındaki bariyer yıkıldığında istemenin kendisiyle özdeşleşmesidir. Benin çözülmesine bağlı olarak genellikle mazoşistik davranışlar gösterilir; örneğin, kazanılacak maddi bir getiri olmadan başkalarına yardım etmek amacıyla kendine zarar verme riskine (kendini silen merhamet eylemlerine) girilir. Ben ile ben-olmayan arasındaki bariyerin bir şekilde yıkılması bir birincil mazoşizmi gösterir. Bu birincil mazoşizm diğerinin yaşama isteğine etkin katılımcı olmanın verdiği hazzı da içerir. Yılanın ağzına Bu anlamda avın avcının güçlü isteğiyle özdeşleşmesidir. Egemen olunma eyleminin kendisi, yenilip yok edilme bile, doğası gereği erotiktir. Sadizmin kökleri bireyselliğimizi yitirmekten, kendimizin çözülmesinden kaynaklanan derin hazdadır. Hem korkunç, hem harikulade, hem haz, hem acı verici, hem büyüleyici, hem ürkütücü olandan.
Tuhaftır, Schopenhauer’in sisteminde intihar geçerli bir seçenek değildir. Çoğu intihar sadece istemenin hedeflerine ulaşma yeteneğinin olmadığının kabul edilmesine bağlıdır ve bu yüzden esasında yaşama isteğinin inkarı değil, olumlanmasıdır. Kendini öldürmenin dünya isteği üzerinde herhangi bir etkisi olmadığından yararsızdır da. İstemeyi gerçekten inkar etmenin tek yolu geleneksel çileci uygulamalara girmek, her tür “haz”dan kaçınmak, arzuyu yok etmek üzere onu inkar etmek, kaynağında kurutmak, kendinden uzak tutmaktır.
Freud Uygarlık ve Huzursuzlukları’nda ıstırapla mücadele etmenin olası çeşitli yollarını tartışırken bu öneriye de değinir. Eğer insan “korkunç dış dünya” ile tek başına savaşmak istiyorsa, kendini ancak ondan yüz çevirerek koruyabilir. “Bunun uç biçimi Doğu’nun dünyevi bilgeliğince öğütlendiği ve Yoga’yla uygulandığı gibi içgüdüleri öldürmekle ortaya çıkar. Başarılı olursa, o zaman özne, doğru, diğer tüm etkinliklerden de vaz geçer – hayatını feda etmiştir; başka bir yoldan bir kez daha sadece sükunetin mutluluğu elde edilmiştir.” Bu kişilerde Thanatos Eros’u yenmiştir. Freud bir başka çözüm sunar bize: içgüdülerimizi ayarlamak ve diğer insanlarla uygarlık içinde geçici ve kırılgan bir ittifak halinde yaşamak: yaşamaya değer bir hayat, başkalarına duygusal bağların olduğu bir hayat kaçınılmaz olarak ıstırapla karakterizedir ve Schopenhauer’in önerdiği türden tecrit edilmiş bir hayat doğrusunu söylemek gerekirse hayat değildir.

Özet Yerine

Schopenhauer’den Bir Mesel
“Soğuk bir kış günü bir grup kirpi birbirini ısıtarak donmaktan kurtulmak amacıyla sıkıca bir araya geldi. Fakat hemen birbirlerinin üstünde okların etkisini hissettiler ve yeniden ayrıldılar. Isınma ihtiyacı onları bir kez daha bir araya getirdiğinde okların rahatsızlığı tekrarladığı için iki kötü arasında gidip geldiler; ta ki birbirlerine en iyi katlanabilecekleri uygun mesafeyi keşfetsinler. O halde insanların hayatlarının boşluğu ve tekdüzeliğinden kaynaklanan topluma yönelik ihtiyaç onları bir araya gelmeye sevk eder, fakat birçok nahoş ve itici nitelikleri ve dayanılmaz rahatsızlıkları onları bir kez daha birbirlerinden ayrılmaya yönlendirir. Sonunda keşfettikleri birlikteliklerine katlanmalarını mümkün kılan ortalama mesafe nezaket ve görgü kurallarıdır. Bunların sayesinde karşılıklı ısınma ihtiyacının ancak yetersiz bir şekilde doyurulabileceği doğrudur, fakat öte yandan okların iğnesi de hissedilmeyecektir. Ancak, her kim ki kendine ait yeterince içsel bir sıcaklığa sahipse rahatsızlık ve sıkıntı çekmekten kaçınmak için toplumdan uzak durmayı yeğleyecektir.”

Freud’dan Bir Açıklama
Freud da uygarlıktaki nazik dengenin farkındaydı. Ona göre iticilik ve düşmanlık hemen her ilişkiyi karakterize eder.
“İki insan arasında bir süre devam etmiş her yakın duygusal ilişki (evlilik, arkadaşlık, ebeveynlerle çocuklar arasındaki ilişkiler) bir parça iticilik ve saldırganlık hisleri -ancak bastırmanın sonucu olarak algılamadan kaçan hisler- içerir. İş ortakları arasında sık görülen kavgalarda ya da bir astın üstüne homurdanmalarında bu daha az kılık değiştirmiştir. İnsanlar daha büyük birimlerde bir araya geldiklerinde de aynısı olur. İki ailenin bir evlilikle bağlantılı hale geldikleri her seferinde ikisi de kendisinin ötekinden daha üstün ya da soylu olduğunu düşünür. İki komşu şehirden her biri diğerinin en kıskanç rakibidir; her küçük kasaba ötekini kınamalarla yerin dibine batırır. Yakından ilişkili ırklar birbirlerini uzak tutmaya uğraşırlar; Güney Alman Kuzey Alman’a katlanamaz, İngiliz İskoç’a her türlü iftirayı atar, İspanyol Portekizi hor görür.”
Toplumda yaşamak için mazoşistik uygulamalar ve eğilimler vazgeçilmezdir. Toplumda yaşamak için devletin yasalarına uymamız gerekir. Doğal saldırgan ve cinsel dürtülerimizi bastırmamız gerekir. Mazoşistik eğilimlerimiz ve özdeşimlerimiz bizi bir arada tutan tutkalın vazgeçilmez kısımlarıdır. Sadistik eğilimlerimiz, başkasına yönelik korkumuz ve nefretimiz bizi şiddetli bir şekilde ayırır. Belki de toplum esasında mazoşistik bağlama ile sadistik ayırmayı gerektirmektedir.
Son olarak, dişil mazoşizm (kadınların “doğal” cinsel mazoşizmi!) konusunda ikisinin de hemfikir oldukları unutulmamalıdır. Freud’a göre kadınlar biyolojik cinsiyetleri açısından edilgin ve boyun eğicidirler ve bu yüzden doğuştan bir mazoşizme sahiptirler. Erkek saldırganın biyolojik egemen olma ve bir kadını denetim altına alma dürtüsü vardır. Schopenhauer’in de kadınlarla ilgili görüşleri iyi bilinmektedir: kadınlar “zayıf cinsiyet olarak… güce değil, aldatmaya bel bağlamaya yönelirler. Onlardan beklenen şey ev kadını olmalarıdır ve bu yüzden de burnu havada kibir konusunda değil, aile hayatı ve boyun eğme konusunda eğitilmiş genç kızlar olmaları umulur.” Ona göre kadınlar yalnızca “etkin” eril arzunun “edilgin” nesneleridir. Demek ki, psikanalizin babası ile büyük filozof insan düşüncesinde açtıkları büyük çığıra rağmen kadınlar konusunda çağlarının taraflı ve çarpıtılmış görüşlerini aşamamışlardır.

Kaynaklar:

Chuang J-Y. a Possible Mechanism of Sadism. Med Hypothes 2011; 76: 32-3
Fedoroff JP. Sadism, Sadomasochism, Sex, and Violence. Can J Psychiatr 2008; 23: 637-46
Grimwade R. Between the Quills: Schopenhauer and Freud on Sadism and Masochism. Int’l J Psychoanal 2011; 92: 149-69
Harenski CL, Yhornton DM, Harenski KA, et al. Increased Frontotemporal Activation During Pain Observation in Sexual Sadism. Arch Gen Psychiatry 2012; 69: 283-92
Juni S. The Role of Sexuality in Sadism: Object Relations and Drive Theory Perspectives. Am J Psychiatr 2009; 69: 314-29
Kirsh LG, Becker JV. Emotional Deficits in Psychopathy and Sexual Sadism: Implications for Vİolent and Sadistic Behavior. Clin Psychol Rev 2007; 27: 904-22
Trémolière B, Djerouat H. The Sadist Trail Predics Minimization of Intention and Causal Responsibility in Moral Judgment. Cognition 2016; 146: 158-71
Zeigler-Hill V, Vonk J. Dark Personality Features and Emotion Dysregulation. J Soc Clin Psychol 2015; 34: 692-704

Yorumlar kapatıldı.

İletişim

+905452275336

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com