//
Felsefe

Tinin ne olduğunu yanıtlamak da ne olmadığını göstermek kadar zordur, çünkü tin, somut bir varoluştan çok bir süreci, bir akışı, bir hareketliliği anlatır. Bu nedenle, tini zaman içinde, yani, tarih içinde ortaya çıkan eylemlilikler toplamı olarak tanımlamak uygun olabilir. Nitekim Kovel’e göre “tin insan varoluşuna sadece tarih yoluyla girer” (sa. 12-13). Ancak, Kovel’de tarih, alışageldiğimiz gibi belli tarihlerin ve olayların art arda sıralanmasından öte bir şeydir. Ona göre tarih “sonu gelmez kopuşlar ve kopuşların aşılması diyalektiği” olarak anlaşılabilir ve “kopuşlar tahakküm ilişkisinde, aşmalar ise özgürleşmede” (sa. 13) ortaya çıkar. Tin, zaman zaman sanıldığı gibi “bu aşma sürecinin bir yan ürünü ya da belirtisi değil”, “yaşanan sürecin kendisidir” (sa. 13).

O halde geçerken tarihin de tanımlanması gerekir. Çünkü tarih verdiği zamansallık hissiyle bir akışı ima eder gibidir. Sanki tarih denen şey, ileriye doğru akan, denize kavuşması beklenen bir akarsudur. Bunun her zaman doğru olmadığı bilinse de, zaman diye bir şeyin olduğunu, belli bir sona doğru ilerlemekte olduğumuzu hissediyor olmanın bize iyi ve kötü gelen yanları olabilir. İyi gelecektir, çünkü koca evrende yönsüz bir şekilde, nerede bulunuyor, nereye gidiyor olduğumuzu bilmeden yaşayıp gidiyor  olmanın kaygısından bizi kurtarır. Fakat kötü de gelecektir, çünkü gittiğimiz yer de bilmediğimiz, adına yokluk diyebileceğimiz bir yerdir.

İnsanın bilinçli tarihi başladığından bu yana ne yapıp edip bu “yokluğu” doldurmaya çalıştığına dair emareler vardır. Bu çabaları “hayatın anlamını arayış” ana başlığı altında toplayabiliriz. Çeşitli bilimsel ve sanatsal uğraşlar yanında, özellikle dinlerin bu uğraşın hem nedeni, hem sonucu, hem de sürdürücüsü, yani, ana dayanağı oldukları söylenebilir.

Tin tüm bu anlam arayışlarının adıdır. Dinsellik de bu çabanın bir parçası olmakla birlikte kurumsal dinler, kendi özlerinin tersine, insanlığın tinselliğini engeller bir hale gelmişlerdir. Dinlerin, hayata anlam bulma uğraşlarında insanlara destek olacaklarına, onlara engel olur hale gelmelerinin temel nedeni, kapanmış sistemlere dönüşmüş olmalarıdır. Tüm doğruların önceden belirlenmiş, tüm yanıtların her zaman için verilmiş olduğu bir düşünce, inanç ya da yaşayış biçimi, tinselliğe, yani, insanların bu kesintisiz anlam arayışına çare olamamıştır.

Kovel de dinlerin tinsellikten uzaklaştırma projesinin bir parçası olabileceklerine dikkati çeker. Bunun bir nedeni de, ona göre, kurumlaşmış dinlerin yaşanan dünya ile ölüm sonrası arasında yarattığı bölünmedir: “Geleneksel din, ebedî bir tin dünyası ya da bu dünyadaki yaşamla organik bağı olmayan ölümden sonra bir yaşam ortaya atarak, tarih ile tini birbirinden koparır” (sa. 236).

Ancak, dinlerin bu dünya ile öbür dünya arasında yarattıkları yarılma tinselliğin özünü hasara uğratsa da, bunun tersi olan tutum, yani, her şeyin bu dünyada ve bu tarih içinde mümkün olabileceği yargısı da insanların henüz-ortada-değilse-de-mevcut-olan imkanları görememesine, sinikleşmesine ve umutsuzluğa sürüklenmesine neden olabilir. Zira, yine Kovel’e göre “tarih bir dereceye kadar dışında olan bir şeyi içermeseydi, eksiksiz olurdu ve insan zamanı dururdu” (sa. 98). Demek ki, tinsellik, kendini gösterme imkanlarını da bünyesinde taşıyan bir zaman içinde ancak varolabilir. Bu, tarihin tarih-aşırıdan mevzi kazanması, giderek kendini genişletmesi olarak da görülebilir. Yine de bu genişleme bir fetih olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü “tarih, tarih-aşırı olanı asla tam anlamıyla yenemez, aynı şekilde tarih-aşırı da tarihselleşmeden var olamaz” (sa. 98). 

Burada ölüm sorunuyla karşılaşıyoruz. Eğer varoluşumuzun nedeni sadece bedensel olarak bu dünyada yer kaplamak ve sonra da dağılıp gitmek ve doğaya karışmak değilse, ölümle yüzleşmek zorundayız. Ölümden sonra bizden kalan nedir? Kovel’e göre, tinsellik bu soruyla başlar. İşte bu nedenle de “tarih bünyesinde daima ölüme anlam verme, bu nihai insani şeyin adlandırılması olgusunu barındırmıştır” (sa. 98).

Sonuç olarak tinsellik varoluş gibi insanın ezelî soru(n)ları üzerinde düşünmek, bunlara yanıt bulmak için kafa yormak ve eylemde bulunmak, ama bütün söylenenleri nihaî yanıtlar olarak görmemektir. Zira, yine Kovel’e göre “tinselliğe giden kapıyı açan herhangi bir yanıt değil, sorgulamanın kendisidir. Tinsellik öte dünyada rahat etmeye çalışmak ya da büyük Tanrı Baba’dan garantiler talep etmek değildir; gerçek yaşam üzerinde belirleyici etkileri olan bir eylem ve varlık biçimidir. İnsanların tinsel olarak yapılandığını, tinselliğin varlığın yokluk yönünden sorgulanışı olduğunu ve sorgulamanın tam bir yanıtının olmadığını, bu yüzden de reçetesi çıkarılabilecek bir tinsellik bulunmadığını fark edersek, tinselliğin bu dünyada, yani, tarihte cereyan eden sürekli bir buluş ve mücadele süreci olduğunu söyleyebiliriz. Bu ille de değer ve erdem yaratacak bir süreç değildir. İyilik için gereklidir, ancak kötülüğü yaratmaya da daha az yatkın değildir”  (sa. 105).

Yorumlar kapatıldı.

İletişim

+905452275336

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com