Felsefede her şey çocuk gibi sorular sormakla başlar: Bu ne? Nasıl oluyor? Neden öyle değil de böyle? vs. Bu soruları kuramsal dile çevirirsek, felsefenin iki soruya yanıt arayan, sistematik bir düşünme biçimi olduğunu görebiliriz: Evren dediğimiz şey nedir sahiden? Ve elbette, 5N 1K’nın diğer soruları: Evren nasıldır, ne zaman olmuştur, nedendir, nereden gelmiş/nereye gitmektedir, kim tarafından oluşturulmuştur?
Bu sorulara düşünce tarihinde kabaca iki yanıt üretildiğini söyleyebiliriz: 1) Bu soruların kısıtlı aklımızla bilinemeyeceği, çünkü bir tür gizem içerdiğini söyleyen (dinlerin de dahil olduğu) hermeketik gelenek ve 2) Sorulara (ayrı ayrı ya da birlikte) gözlem, deney, akıl yürütme gibi yöntemlerle yanıt bulunabileceğini söyleyen (astronominin de dahil olduğu) bilimsel gelenek.
İlki bu yazının dışında olduğu için, biz burada ikincinin izini sürmeye çalışacağız.
Bilimsel düşüncenin evrenin ne/nasıl bir şey olduğu sorusuna ilk çağlarda verdiği yanıt, dört unsurdan ibaret olduğu şeklindeydi: Hava, su ateş ve toprak. O günden bu yana çok şey değişti, en azından düşüncede. Ve artık, bu soruya daha “bilimsel” yanıtlar üretebiliyoruz: “Evren dalga özellikleri de gösteren kuantum parçacıklarından oluşmuştur.” Bu yanıtın “Evren dört unsurdan oluşur” yanıtına göre daha yalın, daha açıklayıcı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bilim uğraşı, ne çeşit bir “töz”den yapılmış olursa olsun, dışımızda (ve içimizde) bizim düşüncemizden bağımsız bir “şeyler”, bir dünya olduğunu varsaydığımızda ancak mümkün hale gelir. Dolayısıyla, buarada felsefenin ana dallarından biri olan “ontoloji”yi geçiyoruz, çünkü o daha dışımızdaki dünyanın “ne”liği ile ilgilenmektedir. Biz bilimle uğraştığımıza göre, daha en başından bizim dışımızda bir dünyanın varlığını kabul edip, üstüne üstlük onu bilebileceğimizi iddia ediyoruz. Peki, nasıl oluyor da daha ne/nasıl/neden olduğunu bilmediğimiz bir “dünya”yı bilebiliyoruz. Bu mümkün müdür? Mümkünse, nasıl ?
Yorumlar kapatıldı.