Tarihsel gelişmelere bakıldığında, insanların çoğunluğu için hayatın zorlaştığı dönemlerde hep akıldışının ön plana çıktığı görülür. Bunlar tahakkümün başat olduğu zamanlardır. Örneğin, savaş ve ekonomik çöküntü dönemlerinde insanın insana karşı kıyıcılığına, acımasızlığına tanık olunması sonucunda ortaya çıkan karamsar görüşler, insanları, davranışlarının kökenini akıldışında aramaya yöneltmiştir. Fakat, unutulmamalıdır ki, böyle dönemlerde, aynı zamanda akli-olmayanın anlaşılmasına yönelik önemli adımlar da atılmış, böylece aklın sınırları genişlemiştir. Çünkü büyük akılcılar, gerek toplumun, gerekse insan zihninin yasalarını başka bir yerde değil, onların ta içinde, derinlerinde ararlar. Bilinçdışının keşfedilmesi ve sistemli bilginin, bilimin, bir parçası haline getirilmesi, bunun bir örneğidir. Bilinçdışının keşfiyle, aklın, ürünlerine bakarak karar verilemeyecek kadar çok boyutlu bir işleyişe sahip olduğu daha iyi anlaşılmıştır. Çünkü akıl bir yandan her türden hatalarımıza karşı bahane bulmaya çalışırken, bir yandan kendimizi eleştirmemizi sağlayan; bir yandan dünyayı totemlerle, ruhlarla, yıldızlarla… açıklamaya çalışırken, bir yandan olgulardan genellemelere giden, soyutlayan, düzenleyen; kısacası, bir yandan bilinmezin, gizemlinin, anlaşılmazın etkisiyle inanca, bir yandan da bildiklerine karşın kuşku duymaya yönelten bir etkinliktir. Bu nedenle aklı birtakım içeriklerin toplandığı bir depo değil, işlerliğiyle anlaşılabilen bir enerji olarak görmek gerekir. Öyleyse, evrendeki her şey gibi, aklın özü de diyalektiktir. Doğru ve yanlış, saçma ve mantıklı, bilinçsiz ve bilinçli… gibi kuşku ve inanç da aklın olmazsa olmaz kategorileridir. Aynı şekilde, akıl yalnızca düşünce değil, hatta ondan daha çok eylemdir. Akıllı insan derken, diğer insanlardan belli bir miktar daha çok akla sahip olan birini değil, akıllıca hareket eden bir insanı anlatmak isteriz. Nitekim akıl da insanın kendi davranışını bilmesine, yargılamasına ve tayin etmesine yarayan yetenek olarak tanımlanır. Bu akıl, geçmişin dar kalıplara sığdırılmaya çalışılan ve kendisinin bir adım ötesini göremeyen ego aklı değil, Öteki’ni de içerecek şekilde, “Öteki’ni, benliğin de ait olduğu daha geniş kendiliğe ait bir şey olarak ve benliğin kavrayabileceğimiz ve ifade edebileceğimiz bütün yönlerini tanımladıktan sonra, geriye kalan şey olarak düşünmeye başlayabileceğimiz” bir akıl olmalıdır. Çünkü “tinsel dediğimiz şeyler, benliği varlığa bağlayan Ötekiliğin alanında olup biter.” Burada sözü edilen “benliğin tinsel olmayan formu” olarak “ego’yu insan varoluşunun en iyi formu olarak görmekten vazgeçip, onu kısmi bir varlık biçimi olarak alırsak, anormal ya da normal olanı daha dengeli bir şekilde değerlendirebiliriz. (…) Akli-olmayan, ‘yeryüzü ve gökyüzündeki fazladan şeyleri’ kapsar. O, evrenin, gerçek olan, fakat insan zekasının kavrayış gücünün dışında olan parçasıdır. Akıl-dışı olan ise, insanlar tarafından şiddet dolu ve tutarsız hale getirilen şeyleri ve aslında yıkıcı olan şeyleri kapsar. Doğada, insan aklı veya Ego tarafından bu hale getirilenler dışında, akıl-dışı olan hiçbir şey yoktur.” Bu nedenle, “tam bir rasyonellik, akli-olmayanı kabul edip onu anlamaya çalışarak farklılaştırır.”
Şimdi öykümüze geçelim. Freud’un mesleki kariyerinin ilk yılları Brücke’nin laboratuvarında çeşitli hayvanların ve insanların sinir sistemlerini incelemekle geçmiş, bu sırada afazi (konuşamama) üzerine hala alanının en iyilerinden kabul edilen yazılar yazmıştır. Aklında aslında nörobilimsel temellere dayalı bir psikoloji geliştirmek vardır. Ancak, muhtemelen zamanının nörobilimsel bulgularının yetersizliği nedeniyle, daha fazla ilerleyemeyeceğini görmüş, bu amaçla yazdığı Tasarı’yı bir yana bırakmış, tamamen “ruhsal” çözümlemeye dayalı bir psikoloji kuramına (psikanalize) yönelmiştir. Freud’un hayattayken hiç değinmediği bu Tasarı’dan ancak ölümünden sonra bulunup yayımlanması sayesinde haberdar olunabilse de, Freud’un o yıllarda edindiği bilgileri, başta Düşlerin Yorumu olmak üzere, birçok yapıtında kullandığı anlaşılmaktadır. Psikanalizin bugün bile hala kimi alanlarda yol gösterici düşünceler içermesinin altında Freud’un zihninin arka planını oluşturan bu doğal bilimler bilgisi ve ayrıca, kendi kimi doğaüstü eğilimlerini hissettiği için, bu temelden kopmama çabası önemli bir rol oynamış olabilir. Doğaüstü olaylara duyduğu ve hep bastırmaya çalıştığı bu eğilimlerini bazı yerlerde açık etse de, hemen sonrasında zamanının bilimine geri dönmek için hep aceleci bir tavır göstermiştir. Jung ile tanışması, öyle görünüyor ki, bu bastırılan eğilimlerinin bir kısmının sergilenmesi için onu zorlarken, öte yandan bastırma çabasını da artırmasına neden olmuştur.
Freud ile Jung’un epey karmaşık ilişkisinin tüm yönlerini bu yazıda ele almak olanaksız olduğundan, bu öyküde özellikle parapsikoloji konusundaki düşünce farklılıklarına değinilecektir. Jung’tan önce Freud’un bu konudaki görüşleri sanki daha nettir. Zaman zaman yalpalasa da, temel düşüncesi şöyledir: “Oluşunda benim zihinsel yaşamımın katkısı bulunmayan bir olayın, gerçekliğin gelecekte alacağı şekille ilgili herhangi bir gizli şeyi bana öğretebileceğine inanmıyorum, ama kendi zihinsel etkinliğimin kasıtsız bir dışavurumunun gene yalnızca benim zihinsel yaşamıma ait gizli bir şeyi açığa çıkaracağına inanıyorum.”
Freud, özellikle nevrozlu hastalarda bastırılmış cinselliğin oynadığı önemli role dair tezleriyle, yaşadığı dönemde bilim camiasından büyük ölçüde dışlanmış, kendisini belirli bir çevreye kabul ettirene kadar çok uzun süreler uğraşması gerekmiştir. Uluslararası alanda tanınmaya başladığında da kendi küçük cemaatinin dışındaki en etkili taraftarı Jung olmuştur. O sıralarda İsviçre’de Bleuer’le birlikte çalışmakta olan ve genç yaşında sözcük çağrışımı araştırmalarıyla meraklı bilimcilerin gözlerinin üzerine çevrildiği Jung, klinikte ağırlıklı olarak gördüğü şizofreni hastalarını anlamaya çalışırken Freud’un düşlerle ilgili söylediklerinden ve bastırma kuramından etkilenerek 1906’da psikanalitik harekete katılır. Ona göre Freud’un en büyük başarısı nevrotik hastaları ciddiye alması ve onların kendine özgü psikolojilerine girebilmesidir. Bu nedenle, ruhsal hastalıkları o güne dek olmadığı kadar iyi anlayabilmiş ve bu bağlamda, yan tutmadığı için yürekliliğiyle birçok önyargının üstesinden gelmeyi başarmıştır. Düşleri, bilinçdışının işleyiş biçimiyle ilgili bilgilerin en önemli kaynağı olarak değerlendirerek insanoğluna, tümüyle yitirilmiş gibi görünen bir aracı geri vermiş (…), o güne dek yalnızca felsefi açıdan ele alınan bir varsayım olan bilinçdışının var olduğunu deneyleriyle göstermiştir.
Freud, Jung’u hemen ilk varisi ilan eder ve zaman zaman ondan “oğlu ve mirasçısı” olarak söz eder. Ancak, ilişkinin daha bu ilk zamanlarında bile, ikili arasında, uzun bir süre görmezden geldikleri derin görüş ayrılıkları vardır. Örneğin, psikanalizin temellerinden birini oluşturan libido kavramı konusunda Jung şöyle düşünür: “Fizikte nasıl enerjiden ve onun elektrik, ışık, ısı, vb. gibi değişik ortaya çıkış biçimlerinden söz ediyorsak, psikolojide de durum aynıdır. Libidoyu enerji olarak aldığımızda cinsellik mi, güç mü, açlık mı ya da başka bir şey mi olduğunun önemi kalmaz. İçgüdüler de enerji süreçlerinin değişik ortaya çıkış biçimleridir.”
1907’de Jung karısı Emma ile birlikte Viyana’ya, Freudlara ilk ziyaretini yapar. Jung daha sonra “o gün öğleden sonra birde buluştuklarını ve hiç durmaksızın on üç saat konuştuklarını” anlatacaktır. Freud’a dair izlenimleri şöyledir: “Freud o güne dek karşılaştığım en önemli insandı. Herkesten farklıydı. Onu çok zeki ve çok akıllı, yani olağanüstü bulmuştum.” Eve dönüşte yazdığı mektupta “Viyana’daki konukluğum son kuşku gölgelerini de ortadan kaldırdı” der (J: 31.III.1907). Freud Jung’u kuşkularından arındırmıştır, ama, her zamanki gibi, laf arasında görüşlerini dayatmaya inatla devam eder: “Bilinçdışını ‘psikoid’ olarak da adlandırsak, o yine bilinçdışıdır ve genişletilmiş cinsellikte bastırılana ‘libido’ demesek de, o libidodur” (F: 7.4.1907).
Freud ile Jung’un bu ateşli dostluklarının ardında yatan ve giderek gizlenemez hale gelecek olan ciddi görüş ayrılıklarından biri, yukarıda kısaca değinildiği gibi, libidonun nasıl anlaşılacağı meselesiyse, gözden kaçan ve fazla üzerinde durulmayan bir diğeri de “gizemcilik”, okültizm ya da parapsikoloji konusudur. Bu konudaki ayrılığın ilk işaretlerini de yine ilk mektuplarda görüyoruz: “… okültist olarak yaptığım hizmetlerden ötürü, Amerikan Psişik Araştırmalar Derneği Onur Üyesi seçildim. Bu özelliğimle, son zamanlarda hayaletlerle biraz daha çok haşır neşir oldum. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?” (J: 2.XI.1907).
Freud, ne mi düşünmektedir? Felsefe okuyup okumadığını soran Jones’e verdiği yanıt, Freud’un hayatı boyunca bu tür “kurgusal” fikirlere karşı ne düşündüğünü özetlemektedir: “Çok az. Genç bir insan olarak kurgusal düşünceye karşı güçlü bir çekim hissettim ve onu katı bir biçimde denetim altına aldım.” Jones’e göre, Freud’un kendisini sınırsız biçimde düşünmeye -ve kuşkusuz fantezi oyununa- vermek ile bilimsel bir disiplin tarafından engellenmeye ihtiyaç duymak arasındaki çatışması, ikincisi lehine kesin bir zaferle sonuçlanmıştır. Ancak, bu denetimin başarısı epey tartışmalıdır. Örneğin, daha henüz nişanlıyken Martha’ya yazdığı mektupta bir kutuya gümüş bir para atmasını söyler. “Metalin büyülü bir gücü vardır ve daha fazlasını çeker; kağıt rüzgarda uçar. Biliyorsun boş inançlı biri oldum. Mantık korkutucu ölçüde ciddi ve sıkıcı. Birazcık boş inanç daha sevimli.” Freud’un boşinanlara yönelik bu eğilimi, çocukluk yıllarına kadar gider. Daha çocukken insanın kişiliğini gösteren bir çekilişte nasıl onyedi sayısını çektiğini ve bunun ‘değişmezlik’ anlamına geldiğini anlatır ve bunu nişan günlerinin ayın on yedisi olmasıyla ilişkilendirir. Başka bir keresinde, Martha’nın kendisine verdiği yüzüğü kırmıştır ve bunun kendisine şans getireceğine ilişkin bir düşünce aklına takılır. Freud’un doğasında, kendisinin de birçok kez itiraf ettiği gibi, yıllar boyunca zorlu bir biçimde denetim altında tuttuğu, kurgusal ve hatta fantastik bir yan bulunmaktadır. Bir başka örnek, Freud’un altmışıncı yaşına geldiğinde yaşanacak yalnızca iki yılı daha olduğuna inanmasıdır, çünkü yıllarca 60 ila 62 yaşlarında öleceğini düşünmektedir. Daha sonraki yaşamında biraz da olsa ifade etme cesareti gösterdiği felsefi kuramsallaştırma ve kurgu Feud’un nefret ettiği bir şeydir. Belki de buna ilişkin bir korkudan söz edilebilir. Her ne olursa olsun bunun katı bir biçimde denetlenmesi gerekmektedir ve bu amaçla en etkin yardımcıyı -bilimsel disiplini- seçer.
Ancak, boşinanlar Freud’u asla yalnız bırakmaz. 1906’da, Viyana’daki küçük yandaş grubu ellinci doğum günü nedeniyle ona bir yüzünde alçak kabartma portresi, diğer yüzünde de bir Yunan deseni olan (Sfenkse yanıt veren Oidipus’un yer aldığı) bir madalyon verir. Madalyonun verilmesi sırasında tuhaf bir olay olur. Freud yazıyı okuduğunda rahatsızlanarak sararır ve boğulmuş bir sesle bunu kimin düşündüğünü sorar. Sanki bir hortlak görmüş gibi davranmaktadır. Federn yazıyı seçenin kendisi olduğunu söyledikten sonra Freud, Viyana Üniversitesi’nde genç bir öğrenciyken kurumun eski ünlü profesörlerinin büstlerini inceleyerek büyük mermer avluda dolaştığını anlatır. O zamanlar gelecekte burada kendi büstünü görmeyi ve büstün üstünde şimdi madalyonda gördükleriyle aynı sözcüklerin yazdığını düşlemiştir. Freud’un meşhur Roma yolculukları da onun henüz farkına varamadığı bilinçdışı korkuların ve tabuların egemenliğinden uzun süre kurtulamaz. Bir dönem kendisini Hannibal ile özdeşleştiren Freud, çok istediği Roma yolculuklarında Kartacalı komutanın ordularının ilerlemiş olduğu yerin ötesine geçemez, ta ki kendi çözümlemesini bitirene kadar.
Jung ise, baştan beri “doğaüstüne” derin bir ilgi duymakta ve kendisini bilinçdışının ürettiği “gizemli” olayların etkisine tümüyle teslim etmektedir. Mart 1909’da Viyana’da ikinci kez Freud’u ziyaret ettiği zaman ona açıkça “bir olayı önceden bilme ve parapsikolojiyle ilgili görüşlerini” sorar. Freud Jung’un sorularının tümünü saçma bulur ve Jung’un dediğine göre “konuya öylesine sığ bir pozitivizmle yaklaşır” ki, Jung “sert sözler sarf etmemek” için kendini zor tutar. Ancak, Freud, düşüncelerini aktarırken Jung garip bir duyarlılığa kapılır; diyaframının kızgın bir demir kitlesi gibi kıpkırmızı kesilip yanmaya başladığını hisseder. O anda, yanlarında duran kitaplıktan öylesine büyük bir gürültü gelir ki, üzerlerine yıkılacağı korkusuyla ikisi de ayağa fırlar. Freud’a “İşte bu, katalitik dışavurum denen olaylardan biri” der. Freud, “Hadi canım siz de! Bu, gözle görülebilen bir saçmalık” diye yanıtlar. “Hayır, yanılıyorsunuz sayın profesör. Söylediklerimi kanıtlamam için biraz sonra bir gürültü daha olacak” demesine kalmadan kitaplıktan gelen gürültü yinelenir. (Jung son günlerine dek, böyle bir şey olacağından nasıl bu kadar emin olduğunu çözememiştir.) Freud dehşet içinde bakakalır. Bu tür olaylarlarla muhtemelen içindeki, dışavurmak için bastıran gizemli-olana yönelik eğilimin güçlenmesinden ürken Freud, “Viyana’dan ayrıldıktan sonra sizinle geçirdiğim son akşam gününden bazı sentiments d’incomplete’e (eksik kalmış duygular) kapıldım. İspiritizmacılığımızı kötü karşıladığınız ve belki de Fliess benzeşimi (çılgınlık) yüzünden rahatsız olduğunuz izlenimi edindim.” (J: 2.IV.1909) diye yazan Jung’a durumu şöyle açıklar: “… odamda kitap dolabının meşe rafları üzerinde sürekli çatırtı var. Burada bulunuşuzun yarattığı büyünün ortadan kalkmasıyla birlikte, inançlılığım ya da inanmaya hazır oluşum da ortadan kalktı; bu tür bir olayın olabilmesi bana yine herhangi bir içsel nedenden ötürü olanaksız geliyor. .. sevgili oğluma serinkanlılığını koruması ve akla böyle kurbanlar sunmaktansa, bazı şeyleri anlamak istemekten vazgeçmesi uyarısında bulunuyorum.” (F: 16.4.1909). Tam bu sıralardaki bir karşılaşmalarında Freud heyecanla ve belli bir katılıkla Jung’dan cinsellik kuramını“okültizmin kara balçığına karşı” sarsılmaz bir siper yapmasını ister.
Jung bu davranışlarda “Freud’da bilinçdışı dinsel faktörlerin bir yanardağ gibi patlayışını” görür. Onu tehdit eden bilinçdışı etmenlere karşı bir bariyer kurmak için yardımına gerek duyduğundan emindir. Ona göre, her zaman dinsiz olduğunu vurgulayan Freud, bir dogma kurmuş, daha doğrusu, yitirdiği kıskanç tanrının yerini başka bir zorlayıcı imgeyle, yani cinsellikle doldurmuştur. Bu imge, aslı kadar ısrarcı ve vurgulayıcı, buyurgan ve tehdit edicidir. Kendisini, “kara balçığın” tehdidi altında hissetmişse, herkesten çok, kovasını o karanlık derinlere indirmeye o gayret etmiştir. Bu nedenle Jung ona trajik bir kahraman gözüyle bakar, çünkü büyük bir insandır, ama daha da ötesi, kendi şeytanınının tutsağı bir insandır.
Jung’un rahatsız olduğu Fliess benzeşmesine gelince… Freud, hayatında önemli bir yer tutan KBB uzmanı Fliess’le, Breuer’in tavsiyesi üzerine, 1897’de bir konferansından sonra tanışmıştır. Kısa sürede çok sıkı dost olurlar. Aslında Fliess’in psikanalizin erken dönemlerinde Freud’un analisti olarak işlev gördüğü bile söylenebilir. Freud biseksüellik, hayatın belirli döngülerde akışı gibi fikirleri Fliess’ten alır. (Ve birçok kez olduğu gibi, kaynak belirtmeden, kendisininmiş gibi kullanır.) Ayrıca, esprilerin psikanalitik araştırma için önemli bir malzeme olduğu düşüncesine dikkati çeken de Fliess’tir. Freud’un 60-62 yaşlarında öleceğine yönelik boş inancının ardında da muhtemelen Fliess’in nümerik hesaplarının etkisi yatmaktadır. Bu nedenle, Fliess etkisi, Jung için, hem çok sıkı başlayıp ihanetle biten bir dostluğu, hem de bilimdışı bir takım çalışmalara dair göndermeleri içermektedir.
Evet, Freud Jung’un sadece libidoya dair görüşlerinden değil, “kurgusal” olana ilgisinden de rahatsızdır. Ancak, her zamanki görünüşteki kendinden emin tavrıyla, ama bir yandan da endişeyle ondan umudunu kesmez: “Yakın zamanda güzel çalışmanızı okuyabileceğim haberi beni çok sevindirdi. Bu okuma özellikle sizin formülleştirmelerinizde kendi tahminlerimin açıklanmasını bulmayı umduğumdan, benim için bir şölen olacak. “ (F: 26.5.1909). Oysa Jung ta başından beri psikolojik açıdan Freud’la farklı düşüncelerin tohumlarını atmakla kalmamış, sadece mitolojinin değil, okültizmin de derinlerine dalmıştır bile: “Okültizmi de fethetmemiz gerekecek. (…) Şu sıralar astrolojiyle ilgileniyorum. Bu konuyu bilmek, mitolojiyi anlamak için kaçınılmaz görünüyor.” (J: 8.V.1911). Veliahtının direngenliğini gören Freud, onu ürkütmek istemez: “En içsel eğilimlerinizin, sizi okültizmi incelemeye yönelttiğini biliyorum ve zengin bir yükle eve döneceğinizden kuşku duymuyorum” (F: 12.5.1911).
Freud aslında yine her zamanki gibi gelişkin sezgileriyle Jung’la ilişkisindeki Fliess “benzeşimi”nin farkındadır, fakat bu farkındalık, tıpkı Fliess’le olduğu gibi, Jung’la ilişkisinde de çalışmalarını karşısındakinin düşüncelerinden etkilenerek, sonra da onları kendisine mal ederek sürdürmesine engel olmaz. Jung’un okültizmle, mitolojiyle, çocukluk anılarının filogenetik kökenleriyle uğraştığı sıralarda Freud da Totem ve Tabu’nun temellerini atmaktadır. Jung’un ise, birçok konuda geri çekilmeye niyeti yoktur. Freud’un “doğaüstü güçler” dediği olgu, Jung’a göre, “felsefenin, dinin ve gelişen çağdaş parapsikoloji biliminin ruhla ilgili ortaya çıkardığı her şey” demektir. Mitoloji ve astrolojiye duyduğu ilgi yaşadığı “parapsikolojik” olaylarla paralel bir seyir izlemektedir. Başlangıçta akıl-dışına dair söyledikleri, Freud’un bile kabul edebileceği belli sınırlar içindedir. Örneğin, doktorla hasta arasındaki iletişimin, özellikle hasta duygularını doktora aktarmışsa ya da doktorla bilinçdışı bir özdeşleşmesi varsa, parapsikolojik olaylara yol açabileceği kanısındadır. Bunu göstermek için de o ünlü örneğini anlatır: “Saat iki sularında uyandım. Odada biri var gibi gelmişti. Kapının hızla açıldığını sanmıştım. Işığı yaktım. Hiçbir şey yoktu. Biri kapıları şaşırmıştır diye çıkıp koridora baktım. Ortalarda kimseler yoktu. ‘Garip. Birinin odaya girdiğine kuşkum yok’ diye düşündüm. Sonra biri alnıma ve enseme ağır bir şeyle vurmuşcasına bir ağrı hissederek uyandığımı anımsadım. Ertesi gün bir telgraf geldi. Hastanın intihar ettiği bildiriliyordu. Kendini vurmuş. Daha sonra merminin kafatasının arkasına saplandığını öğrendim.” Ancak, Jung’un bu düşünceleri gittikçe çok geniş bir akıldışı alana yayılmaya başlar, çünkü bu sıralarda Jung Orta Çağ’a gidip şövalyelerle özdeşleşmekte, tarihsel ya da kurgusal kişiliklerle konuşmakta, hatta ölülerle sohbet etmektedir. Zaman zaman ölüler öbür dünyadan gelip Jung’un evini ziyaret etmekte ve çalışmaları konusunda ona bazı işaretler vermektedirler. “… insanın, ruhunun kaybolmasıyla ilgili bir fantezisi olursa, bu, ruhun bilinçdışına ya da ölülerin ülkesine çekildiğini gösterir. (…) Bu nedenle, ruhumun kaybolmasından kısa bir süre sonra ‘ölüler’ bana göründü ve bunun sonucunda da Septem Sermones ad Mortuos (Ölülere Yedi Vaaz) ortaya çıktı.”
Her ne yönde olursa olsun, Jung kendi yolunu bulmaya, bu arada Freud’u da kızdırmamaya çalışırken, ilişkiler giderek limoni bir hal almaya başlar. 1912’de ABD’ye yaptığı bir geziden gönderdiği mektupta “psikanalizde yaptığı değişikliklerin o ana dek psikanalizin adını bile duymak istememiş olan birçok insandaki direnişi kırdığını” yazar ve bununla övünür. Freud yanıtında “bunun övünülesi bir durum olmadığını ve psikanalizin zahmet çekilerek elde edilen gerçeklerinden ne çok vazgeçerse o kadar çok direnişin ortadan kalktığını göreceğini” söyler. Jung “Artık yıkılmıyorum, tersine, çizgimi koruyorum” yanıtını verir. Kopma gittikçe kaçınılmaz bir hale gelmekte, hatta fikir ayrılıkları belaltı vuruşlara doğru dönüşmektedir. Freud’un “bu çalışmayla bize, istediğiniz bu olmasa da, büyük bir aydınlanma sunduğunuza inanıyorum” cümlesindeki ‘istemeyerek de olsa’ sözlerindeki ironiye çok içerleyen Jung “… çalışmasının biraz değil, çok fazla küçümsendiği” kanısına varır ve artık öfkesini dizginleyemez, doğrudan Freud’un kişiliğine yönelir: “… öğrencilerinizi ve hastalarınızı tedavi etme tekniğinizin hatalı bir adım olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Böylelikle köle çocuklar ya da haylaz afacanlar (Adler, Stekel ve Viyana’da yayılan tüm haylaz çete) üretiyorsunuz. Çevrenizdeki tüm semptom davranışlarını alıp gösteriyorsunuz, böylelikle çevrenizdekileri, hatalı eğilimleri olduğuna yüzü kızararak itiraf eden oğlunuz ve kızınız düzeyine indirgiyorsunuz. Bu arada siz baba olarak hep yukarıda kalıyorsunuz.” (J: 18.XII.1912).
Artık yapacak bir şey kalmamıştır. Freud “size kişisel ilişkilerimizi bütünüyle sona erdirmeyi öneriyorum” yanıtını verir. Ancak, Jung hala uluslararası derneğin başkanı ve derginin yöneticisidir. Bu yüzden Freud özel ilişkileri dışında durumu idare etmeyi dener: “İnsanın kişisel duygularını kendi alanındaki ortak çıkarlara tabi kılması gerektiği konusunda hemfikiriz.” (F: 3 Ocak 1913). Ancak, artık sona yaklaşılmaktadır. Jung son mektuplarından birinde “Kişisel ilişkiyi sona erdirme isteğinize boyun eğeceğim” der (J: 6.I.1913), sonra da dergiyi ve uluslararası derneğin başkanlığını bırakır.
Fliess’ten sonra Jung’la da fırtınalı bir aşk ilişkisi yaşayan Freud, kendi deyişiyle, birlikte bulunuşlarının “yarattığı büyünün ortadan kalkmasıyla birlikte”, kendi akıl-dışı yönlerini daha kolay bastırabilir hale gelir ve gerçek hayata geri döner. Sonuçta, ikisi de ilişkilerinden yeni fikirler edinerek ve kendisini düşünsel düzeyde daha da zenginleştirerek çıkmıştır. Bu etkilenme ikisinin sonraki yayınlarında izlenebilir. Örneğin, 1912-1913’te, yani, tam kopuş zamanlarında aslında Jung’un ilgi alanı olan dinin kökenleri konusunda Freud’un Totem ve Tabu’su yayımlanır. 1919’da yayımlanmasına karşın, “Tekinsiz” duygusunu incelediği müthiş makalesini de 1913’te yazmaya başlamıştır. Tüm bunlara karşın, 1921’deki “Psikanaliz ve Telepati”, 1922’deki “Düşler ve Telepati” yazıları meseleyi kendi içinde tam da halledemediğini göstermektedir. İlk yazısında Freud “artık galiba okült olarak bilinen fenomenlerin incelenmesinden uzak kalmak olanaksız” der. Jung ise o sıralarda analitik psikoloji, psikolojik tipler gibi daha yüksüz konularda yazmaktadır. Asıl ilgilendiği arketipler, din, vb. gibi konulara dönüşü 1930’lardan sonra olacaktır.
Freud’un zihni, insanların okült (gizemli, esrarengiz) olaylara duyduğu ilginin nedeni konusunda açıktır aslında: “Bu eğilimin kökeni konusunda kuşku yok. Büyük Savaş’ın dünya felaketinden beri her şeyin etkilendiği değer kaybının ifadesinin bir parçasıdır bu … fakat kuşku yok ki bir telafi çabası, bu yeryüzünde hayatın bize kaybettirdiği güzel şeylere yönelik dünya üstü bir başka alem uydurma çabası… Aslında kesin bilimlerin kendilerinin bazı ilerlemeleri de bu gelişmeye katkıda bulunmuş olabilir. Radyumun keşfi fiziksel dünyayı anlama olasılıklarını ilerlettiği kadar kafa karışıklığı da yarattı. Son zamanlarda görelilik kuramı denen şeye dair edinilen bilgiler onu anlamadan hayran olanların birçoğunda bilimin nesnel güvenilirliğine inançlarını azaltan bir etkide bulundu.” Freud okült konuların giderek daha çok ilgi görmesinin psikanaliz açısından bir tehlike oluşturabileceğini düşünenlerle aynı kanıda değildir. Hatta gerek okültizmin, gerekse psikanalizin, ikisinin de, resmi bilimden aynı kibirli muameleyi gördüğünü vurgular. “Fakat” diye eklemeyi unutmaz, “… okültistlerin kahir ekseriyetini yöneten şey, bilme arzusu ya da .. yeni fenomenler alemini fethetme arzusu değildir. Tersine, onlar doğrulanmayı bekleyen ya da kendilerini haklı çıkaracak bir şeyler arayan iman etmiş müminlerdir. Fakat önce kendilerinin benimseyip sonra başka insanlara aşılamaya çalıştıkları inanç ya insan gelişiminin seyrinde bilim tarafından geri plana itilmiş olan eski dinsel inançlar ya da ilkel insanların hükmü geçmiş kanaatlerine daha yakın olan bir başka inançtır.” Aslında ilginç olan, makale boyunca Freud’un açıkça görülen ikircimidir : “Öte yandan, analistler onların gerçek bilimden gelen kökenlerini ve temsil ettikleri şeylerle ortak bağlarını inkar edemez” dedikten hemen sonra okültistlerin “bir parça nesnel kesinlik elde etmek uğruna herşeyi feda etmeye hazır olduklarını” ilan eder, çünkü onlar “kusursuz bir kuramın göz alıcı parlaklığını, evrene dair kapsamlı bir görüşe ulaşmış olmanın yüce bilincini, amaca uygun ve etik eylemler için geniş alanlara sahip olmanın getirdiği zihinsel sükuneti” değil, “parçalı bilgilerden ve kesinlikten yoksun ve düzeltmeye açık temel varsayımlardan memnundurlar.” Analistler ise, aslında “iflah olmaz mekanist ve materyalistler”dir. İş okültistlere kalırsa, “bir takım olayların onları doğrulayacağına kuşku yoktur.” Bunu gören okültistler “bu yeni olguları karşılayan kabul edilebilir bir kurama” ulaşmayı beklemektense ve o kadar uzun süre sabredemeyecek olan hevesli ve ilgili seyircileri de hesaba katarak, hemen “görüşlerinin zaferini ilan ederler. Bir fenomenin onaylanmasını, kalan tüm fenomenlere aktarırlar ve hangi açıklama damaklarına en çok uyan ve en kolaysa, ona inanmak için fenomenlere inançlarını genelleştirirler.”
Kendi bilinçdışının karanlığından ürken Freud, kendisini sıkı sıkıya “bilim”e zincirlemeye çalışsa da, okültizm konusundaki ikircikli tutumu birçok yerde kendisini gösterir. Örneğin, okültizm araştırmacılarından sanki mümkünmüş gibi söz eder: “.. yakın dostları olan ruhsal varlıklar her şeyin nihai açıklamasını verebiliyorsa, analitik araştırmanın bilinmeyen zihinsel güçlere yönelik zahmetli yaklaşımlarına herhangi bir ilgi kalmış olamaz. Böylece, nasıl ki başarılı bir spekülasyon aracılığıyla tek bir hareketle zengin olma umudu olunca zahmetli ve sıkıcı çalışma alışkanlıkları terk edilirse, okült işlemler aracılığıyla iş gören ruhlarla doğrudan temas kurma umudu olunca da analitik tekniğin yöntemleri terk edilir.” Yazının bir başka yerinde, yine bu tür olayların olabileceğini desteklermiş gibi, şöyle der: “… bir falcı, bunu astrolojik hesaplamalardan çıkaramayacağına göre, bu bilgi soranın aklında olmalıdır. Eğer bilginin ondan varsayılan falcıya -bizim için aşina olan iletişim araçlarının dışında, bilinmeyen bir yöntemle- aktarıldığını varsaymaya hazırsak, olay bütünüyle açıklanabilir hale gelir. Deyim yerindeyse, düşünce aktarımı gibi bir şeyin bulunduğu çıkarımında bulunmak zorundayız.”
Freud 1921’de yazdığı “Düşler ve Telepati” makalesinde biraz kendine gelir gibidir ve bu yazıda önceki düşüncelerini tekrarlarken kendisini sadece düş kuramıyla sınırladığını belirtme gereği duyar: “Okült fenomenlere böylesine büyük bir ilgi duyulduğu günümüzde bu başlıkta bir yazının duyurulmasıyla kuşkusuz çok net beklentiler yükselecektir. Bu nedenle, böyle beklentilere yer olmadığını açıklamak için acele edeceğim. Benim bu yazımdan telepati muamması hakkında bir şey öğrenemeyeceksiniz, aslında benim telepatinin varlığına inanıp inanmadığımı bile anlamayacaksınız. Bu vesileyle kendimi söz konusu telepatik olayların düşlerle, daha kesin söylenirse, düşler kuramıyla ilişkisini araştırma gibi çok mütevazi bir görevle sınırladım.” Bunu yaparken, bu kez okült olayların, en azından kendisinin ve hastalarının düşlerinde, ortaya çıkma ihtimaline karşı daha çekinceli bir tutum takınır: “Düşlerin Yorumu’ndaki gibi kendi düşlerimden yararlanmayacağımı üzüntüyle ifade etmeliyim. Fakat hiç ‘telepatik’ bir düşüm olmadı. Uyanık hayatta çoğu zaman uzaktaki olaylara dair önsezilerden haberdar oldum. Fakat bu işaretler, gelecekten haber vermeler ve içe doğmaladan hiçbiri ‘gerçekleşmedi’, bunlara karşılık gelen bir dış gerçekliğin olmadığı görüldü. (…) Bana kesinlikle daha önemli gibi gelen bir başka olgu, analist olarak yaklaşık yirmi yedi yıl süren çalışmam sırasında hiçbir zaman hastalarımın herhangi birinde gerçekten telepatik bir düş gözlemleme fırsatım olmadı. (…) tek bir durumda bile, tedavi aylarca, hatta yıllarca sürdüğü halde, bu olaylar bana tek bir telepatik düş kaydetme fırsatı vermedi.”
Nihayet telepati konusunda bir hükme varmaktan ya da dinleyenlere/okurlara sanki böyle bir hükme varmış gibi görünmekten korktuğunu açıkça gösterir: “Telepatinin düşlerin doğası konusuyla bir ilişkisi yoktur; bunlar düş analizi yoluyla zaten öğrendiğimiz şeyleri daha da derinleştiremezler. Öte yandan, psikanaliz yorumlarının yardımıyla, telepatik fenomenlerin şaşırtıcı niteliklerinin bir çoğunu bizim için daha anlaşılır kıldıkça, telepati incelemesini ilerletecek bir şeyler yapabiliriz ya da diğer hala kuşkulu fenomenler ilk kez kesin bir şekilde telepatik doğada olarak değerlendirilebilirler. (…) eğer telepati fenomeni sadece bilinçdışı zihnin bir faaliyeti ise, o zaman elbette önümüzde yeni bir sorun kalmaz. Bilinçdışı zihinsel hayatın yasaları telepati için de geçerli kabul edilebilir.”
Kovel “Freud’da Tin” konusunu yazarken şöyle der: “Psikanaliz tinsel ve tinden uzaklaştırmacı gelenekler arasında, her ikisinin de gereklerini karşılamadan, kararsızca gidip gelir. Bir yandan ‘sıkı’ pozitivistlerce düşünülemez, ölçülemez ve tamamen mistik (bilinçdışı gibi) tinsel alanlarla ilgilenmekle suçlanır. Öte yandan, psikanaliz kendini, özellikle ruhla ilgili problemler açısından, Aydınlanma’nın mistisizm karşıtı ‘ruhunun’ bir sürdürücüsü olarak görür.” Oysa “Jung, Freud’a tam bu noktada karşı çıkmış ve o zamandan beri de Freudçu psikanalizciler tarafından mistik ve akıldışı olmakla suçlanmıştır.” Oysa Jung “psikanalistler içinde tinselliği en belirgin olan ve oluşturduğu sistem tinsel eğilimli psikanaliz öğrencilerinin ilgisini en çok çeken” kişidir. Kovel’e göre, Freud’un ve zihin biliminin tin ile ilgili soruları yanlış biçimde indirgediğini iddia ederken Jung doğru yoldadır. Gerçi Freud “paradoksal biçimde, kendi kabul ettiğinden daha tinseldir”, fakat amacı hep “tinsel dünyanın herhangi bir bağımsız dayanağı olmadığını göstermek ve bu dünyanın bütün tezahürlerini tinsel olmayan kuvvetlerin işleyişine indirgemek” olmuştur.
Öte yandan Kovel “Freudçuların Jung’a yönelttikleri eleştiride [de] önemli bir gerçek payı” olduğunu düşünmektedir. “Jung akıldışı bir mistisizm sergiler. Jung’un esas kavramı olan kolektif bilinçdışı ve onun ilk-örnekleri [arketipler] temelden yoksundur. Bu bilinçdışı, dünya dışından gelmekte ve dünyanın ona uyması gerekmektedir. Bu tür bir akıl yürütme, gerçek hayatı ve tarihi bir kenara bırakması nedeniyle kabul edilemez. Dahası, faşizm ve ırkçılık gibi kötücül sonuçların doğmasına vesile olmaktadır; çünkü gerçek hayattan uzaklığı gerici güçlerin denetim dışı ilerlemesine izin vermektedir.”
Özetlersek.. Önerim, adil olmaya ve herkesten bir şeyler öğrenmeye çalışmaktır. Freud’u anlatmaya gerek yok; üzerinde çok şey yazıldı, çizildi, söylendi. Bugün sadece psikoterapiyi değil, her tür insan davranışını anlama girişimini, sayısız kültür çalışmalarını, edebiyat ve sinema yapıtlarının çözümlemelerini, vb. hatta (nöropsikanaliz olarak önemli bir yer bulduğu) nörobilimi psikanaliz olmadan düşünmek neredeyse imkansızdır. Aynı şekilde, politik tutumunu bir yana bırakırsak, Jung’un kültürümüzde çoğu zaman göz ardı edilen derin bir etkisinin olduğu tartışma götürmez. Onun ortak bilinçdışı, arketipler, gölge, kişilik tipleri, eşzamanlılık, v.b. konularında yazdıkları olmasaydı, bildiğimiz anlamda Fellini’den, Georg Lucas’tan, Borges’ten, Campbell’den, Hesse’den, Tolkien’den, Kubrick’ten, Pinkola-Estes’ten ya da Ursula LeGuin’den ve benzeri sayısız göz kamaştırıcı öğrencisinin bize aktardıkları derin içgörülerden de yoksun olacaktık. Örnekleri fazla uzatmadan söyleyecek olursam, dünyanın daha adil, insanlığın doğayla daha uyumlu olması için, onu salt maddeselliğiyle değil, madde ve tinin diyalektik ilişkisi içinde anlayacaksak ve kendi maddi gücümüz ve tinselliğimizle dönüştüreceksek, hem Freud’dan, hem de Jung’dan öğreneceğimiz çok şey var. Onların, eksileri ve artılarıyla, bu yolda önümüzü aydınlatan iki büyük insan olduklarını düşünebiliriz. Yeter ki, tüm bu okumaları yaparken eleştirel aklımızdan hiç vazgeçmeyelim.
…
Kaynaklar
Freud-Jung Mektuplaşmaları (Çev: Mustafa Tüzel) Düşün Yayıncılık, 1995.
Freud S. “Gerekircilik, Şansa İnanma, Boşinanlar ve Bazı Düşünceler” Günlük Yaşamın Psikopatolojisi içinde. (Çev: Şemsa Yeğin) Payel Yayınevi, 1996.
Freud S. “Düşler ve Gizemcilik” Ruhçözümlemesine Yeni Giriş Konferansları içinde. (Çev: Dr. Emre Kapkın, Ayşen Kapkın) Payel Yayınevi, 1998.
Freud S. The Complete Psychological Works of Sigmund Freud (The Standard Edition). James Strachey (ed.). Hogarth Press, 1953-1974.
Jones E. Freud: Hayatı ve Eserleri (Çev: Dr. Emre Kapkın, Ayşen Tekşen Kapkın). Kabalcı Yayınları, 2004.
Jung CG. Anılar, Düşler, Düşünceler (Çev: İris Kantemir) Can Yayınları, 8. Basım, 2016.
Kovel J. Tarih ve Tin: Özgürleşme Felsefesi Üzerine Bir İnceleme. (Çev: Hakan Pekinel) Ayrıntı Yayınları, 1994.
Yorumlar kapatıldı.