Kendilik (“self”) kavramı psikanalitik kullanıma ben’den (egodan) daha sonra girmiştir. Kabaca söylenirse, kendilik (self) bir temsil ya da temsiller (reprezantasyon) bütünüdür; dışarıdaki insanların içimizdeki imgeleri olan nesne temsillerine paralel ve onlarla aynı şekilde kurulan yaşantısal bir yapıdır. Kendilik, içimizdeki ve dışımızdaki nesnelerle etkileşimlerin ürünüdür; doğuştan getirdiğimiz imge-kalıpların da rolünün bulunduğu bir süreçle, diğer insanlarla ilişkimiz yoluyla ve bunların giderek zihin-içi temsillerinin oluşması ve bütünleşmesiyle oluşur; “öteki”ne karşılık bizi, “kendi”mizi gösterir. Kendilik, kimi zaman kişinin kendisinin farkında olduğu, kendisini gördüğü öz-bilinç hali anlamına da gelmektedir. Kimlik ise doğumdan erişkin bir insan olana kadar yaşadıklarımız sonucunda kendimizle ilgili edindiğimiz belli bir aynılık (özdeşlik = identity) hissine verilen addır. “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz yanıttır: Doktorum, Türküm, babayım, vb. Kimlik, kişinin “bir süreklilik arz eden varlığını, başka herkesten ayrı olarak duyumsaması”dır. Kimlik kavramı, “aynı kalma yetisini” anlatır. Kimlik duygusu ise “böyle bir aynılığın sürekliliğinin bilincinde olmak”tır. Kimlik oluşumu, “birinin kendi içinde aynılığının kalıcı” olduğu duygusu ile başlar ve erken özdeşimlerin bütünleşmesi kuvvetlendiği zaman yerleşir (Öztürk, 153-156; Volkan 1999, 109). Diğer bir deyişle, “özdeşleşmenin işe yaramaktan çıktığı noktada” kimlik oluşumu başlar (Aktaran Jacobson, 34). Kimlik (özdeşlik = identity), kendisi ile aynı kökü paylaşan özdeşimler (identification) aracılığıyla kurulur. Doğumdan (hatta doğum öncesinden) başlayarak çocuk çevresindeki dünyayla -bilinçli ve bilinçdışı- kimi özdeşimlere girer. Volkan’a göre “diğerleri ile özdeşim yapan çocuk, o insanın gerçek bir kopyası olmaz, sadece o insanla olan tecrübelerini özümser. Özdeşim ile çocuk daha önce diğerleri tarafından onun için yapılan işlevleri üzerine alır, böylece kendi zihinsel dünyasını zenginleştirir. Özdeşim, diğerlerinden göreceli bağımsız olma yolunu açar ve daha ileri psikolojik büyüme ve aynı zamanda birinin kendi çevresinin istekleri ile daha etkili başa çıkması ile sonlanır. Bu zenginleştirici özdeşim tipi genellikle ‘ego özdeşimi’ olarak tanımlanır” (Volkan 1999, 107).
Kimlik ve kişilik genellikle birbiriyle karıştırılan iki ayrı kavramdır. Kimlik bireyin verili özelliklerini vurgularken, kişilik daha çok bir süreç sonunda edinilen ve dinamik bir şekilde süregiden nitelikler bütünlüğünü anlatır. Kim olduğumuzun bilincine, kimlere karşı olduğumuzun (yani, ötekinin) bilgisi ile varırız. “Kişilik; bir kişiyi başkalarından ayıran duygu, tutum ve davranışların tümünün örgütlenmiş bütünlüğü”dür (Yörükoğlu, 89). “Birer özellik, birer nitelik olan ve gösteren kimlikler hazır verilerdir (ulus, cinsiyet, sınıf, din/mezhep, vb). Ve belirli bir toplumsal yapıda, bu kimliklere bağlı olmak, bir bireyin o toplumsal yapıdaki konumunu gösterir. Oysa, kişilik, bir örgütlenmedir ve bireyin, kimlikler aracılığıyla toplumsal çevreye / toplumsal yapıya uyumunu gösterir, simgeler” (Ergun, 12). Her ne kadar kimlik verili bir konumu tanımlamaktaysa da, (cinsiyet gibi) biyolojik niteliklerin dışındaki aidiyetler (ulus, sınıf, din, vb.), hatta cinsiyet bile, sürekli yeniden kendini üreten ve yenilenen yapılar olarak ele alınmalıdırlar.
Kişilik, sosyal varlığın kendine özgü davranış özellikleridir. Nesneldir. Karşılaştırmalıdır. Dışarıdan görüldüğü gibidir. Oysa kimlik, insanın kendisini nasıl algıladığı, kimle özdeşleştirdiğidir (Güvenç, 8). “Kişilik, bireyin içinde, toplumsal çevreye kendi özgün ayarlamalarını, uyumlarını belirleyen psiko-fizik sistemlerin dinamik örgütlenmesidir” (Ergun, 82).
Psikanalizin temel katkılarından biri, akademik psikolojiye özgü bölmeci anlayışı aşmasıdır. Akademik psikolojide, zihin belli yetilere/bölümlere ayrılarak anlaşılmaya çalışılır. Örneğin, algı, düşünce, irade gibi yetiler ayrı ayrı ele alınarak deneysel yöntemlerle incelenir. Freud ise işin en başından beri bu tür ayrımlara hiç girmeden zihnin işleyiş tarzını anlamaya çalışmıştır. Histeri hastalarıyla yürüttüğü ilk tedavi çalışmalarını engin edebiyat ve mitoloji bilgileriyle birleştiren Freud, zihnin bildiğimiz, görünen biçiminin ardında davranışlarımız üzerinde daha etkili olduğunu fark ettiği, ama bazı nedenlerle göz ardı edilen bir kısmı bulunduğunu gözlemlemiş; buna dayanarak bilinçdışı, bilinç öncesi ve bilinçten oluşan yersel kuramını formüle etmiştir. Davranışlarımızın asıl belirleyicisi olan bilinçdışı, esas olarak cinsel olmak üzere, yasaklanmış, ama sürekli yüzeye çıkmak için zorlayan içgüdü türevlerinden oluşmuştur (Freud daha sonra ölümle ilgili içgüdüler varsayımıyla bunu tamamlamıştır). Bu içgüdü türevlerinin (örneğin, ensestiyöz [anne baba ya da kardeş gibi yakınlarla cinsel ilişkiyle ilgili] bir isteğin yasaklanmış anısının) psikanaliz çalışmaları tarihinde önceleri hipnozla, sonra da katarsisle (arınmayla) ve nihayetinde de serbest çağrışım yoluyla bilince çıkarılması tedavinin temeli, kuramın da doğrulanması anlamına gelmiştir.
Freud zihnin işleyişini anlamaya çalışırken, edebiyat, mitoloji, vb. yanında zamanının bilimsel gelişmelerinden de yararlanmıştır. Örneğin, dürtülerin bilinçdışında bu kadar etkili olabilmelerinin nedenini, zamanının fiziğine uygun olarak, sürekli enerji yüklü olmalarına bağlamıştır. İnsan içinde belli bir dengeyi koruyabilmek için değişmez bir enerji niceliğinin çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilecek oynamalarına karşı önlem almak zorundadır. Bu enerji miktarının değişmemesi haz ilkesi sayesinde sağlanır. Bu ilkeye göre, enerjideki artışlar ruhsal olarak huzursuzluk şeklinde yaşanır, insan ruhu da haz ilkesine göre biçimlendiğinden, bu artışın giderilmesi gerekir. Acıkan çocuk ağlar ve doyunca susar. Cinsel dürtü için de geçerlidir bu. Cinsel enerjideki (libidodaki) artışlar kaygıya yol açar; bu kaygı da insanı bu artışı gidermeye yönlendirir. O halde dürtülerin amacı boşalımdır. Bu boşalımı sağlayan herkes ya da her şey de dürtünün nesnesidir. Doğumdan sonraki ilk yıllarda bu nesne insanın kendi bedeniyken, yani libido otoerotik bir doyumla yetinirken, 4-5 yaşlarında ebeveynler cinsel nesne haline gelirler. Fakat insanlığın en erken ve katı yasaklarından olan ensest yasağı, çocuğun nesnesinden vazgeçmesine, libidosunu bastırmasına neden olur: Dürtülerin enerji yükleri, karşı enerji yükleriyle etkisizleştirilirler. Çocuğun, yani henüz uygarlaşmamış vahşinin, kültüre katılımın sağlanması, kişilik dediğimiz yapının kurulması böyle olur.
Aile, çocuğun hem ilk sevgi nesneleriyle, hem de ilk yasaklarla tanıştığı yerdir. Çocuk ailede organizmasının temel çalışma ilkesi olan haz ilkesine gerçeklik ilkesini eklemeyi öğrenir. Bu ilke, çocuğun, dürtülerini hemen doyurmanın değil, ertelemenin kendisi için daha iyi olabileceğini keşfetmesinden başka bir şey değildir. Freud’un deyimiyle, “zihinsel işleyişin bu iki ilkesi”, kabaca, daha temel düzeyde ilksel halkların, çocukların, bilinçdışının düşünme tarzı olan birincil süreç düşünce ile “uygar” halkların, erişkinlerin, bilincin düşünme tarzı olan ikincil süreç düşünceye karşılık gelir. Bu ayrım, daha günlük dilde söylenirse, simgesel, görsel, sanatsal düşünce ile soyut, kavramsal, rasyonel düşünceyi birbirinden ayırır.
Freud’un ben(lik)in de bir parçasını oluşturduğu ruhsal aygıta dair yapısal kuramını oluşturması ise Ego ve İd’in (Freud S. 2002) yayımlandığı 1920’lerin başlarına kadar gider. Gerçi o zamana değin birçok yazısıyla Freud böyle bir yapılanmayı haber vermişse de, bunun kuramlaştırılması ve üçlü yapının ortaya çıkışı bu tarihlere denk gelir. Bu üçlü yapısal kurama göre Freud zihinsel aygıtı id (altben), ego (ben) ve süperegodan (üstben) oluşan üç işlevsel bölmeye ayırır.
Tamamen bilinçdışı olan altben (id) doğuştan gelen yapıdır; içgüdülerimizin bulunduğu, zaman ve mekân tanımayan, sürekli kendini doyurmaya çalışan, mantıkdışı, haz ilkesine göre çalışan bir “kaynayan kazan”dır:
Kendisine içgüdülerden ulaşan enerjiyle doludur ama bir örgütlenmesi yoktur, hiçbir ortak istenç üretmez ama yalnızca içgüdüsel gereksinimlerin haz ilkesinin gözetiminde doyumunu sağlamak için çalışır. Düşüncenin mantıklı yasaları idde geçerli değildir ve bu her şeyden önce karşıtlık yasası için geçerlidir. (…) İdde zaman düşüncesine karşılık olan hiçbir şey yoktur. (…) İd kuşkusuz hiçbir değer yargısı tanımaz; iyi ve kötü yoktur, ahlâklılık yoktur (Freud, S. Ruhçözümlemesine Yeni Giriş Konferansları, 94-95).
Altben (id) birincil süreç düşünce biçimiyle (yani, simgesel, zamandışı, hayalî nesnelerin varsanısal bir doyum sağladığı, büyülü düşünce biçimiyle) çalışır. Altbenin (idin) çevreyle ilişkisinden zaman içinde tedricen gelişen ben (ego) ise, idin istekleriyle dış dünyanın gerçekleri ve üstbenin (süperegonun) talepleri arasında aracılık yapmaya çalışır; bu yüzden o, gerçeklik ilkesine göre çalışan gündelik mantığımızdır.
Bir yandan zararsız doyum için en elverişli anı yakalamak için duyu organının, bilinç sisteminin yardımıyla dış dünyayı gözler; öte yandan idi etkiler, “tutkularını” dizginler, içgüdülerini doyumlarını ertelemeye ya da bir bedel karşılığında onlardan vazgeçmeye ikna eder (Freud S. 2000, 295).
Ego ikincil süreç düşünce biçimiyle (yani, mantıklı, akılcı, gerçekçi, gramatik düşünce biçimiyle) işler. Bir yandan dış dünyayla ilgilenirken, bir yandan içgüdüsel talepleri üstbenin (süperegonun) talepleriyle uyumsuz olmayan ifadelere çevirir; savunmacı davranışlar geliştirir. Savunma davranışları ceza ya da suçluluk doğurabilecek bir içgüdüsel isteğin sinyali olan kaygıyla (anksiyeteyle) tetiklenir. Ortaya çıkan davranış içgüdülerle toplumun talepleri arasında bir uzlaşmayı temsil eder. Ancak, egoyu sadece bir uyum aracı olarak düşünmek yanlış olur:
…daha sonra ego, doyumu güvenceye almanın… dış dünyaya uyum dışında bir yolu daha olduğunu öğrenir. Onu değiştirerek dış dünyaya karışmak ve onda doyumu olası kılan durumları bilerek oluşturmak da olasıdır. Bu etkinlik daha sonra egonun en üst düzey işlevi haline gelir; yani ne zaman insanın tutkularını denetleyip gerçekliğe boyun eğeceğine, ne zaman tutkulardan yana olup dış dünyaya karşı silahlanacağına ilişkin –dünyevî bilgeliğin özünü oluşturan- kararlar verebilir (Freud, S. 2000, 295).
Üstben anne ve babayla (büyüdükçe de diğer önemli şahsiyetlerle) ilişkiler yoluyla benden ayrımlaşarak ortaya çıkan ve geleneksel değerleri, tabuları temsil eden yapıdır:
Yaklaşık bu yıllarda [5 yaş] …Dış dünyanın bir kesimi, en azından kısmen, nesne olarak terk edilmiş ve bunun yerine özdeşleştirme yoluyla egoya alınmış ve dolayısıyla iç dünyanın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu yeni ruhsal öğe o ana dek dış dünyadaki insanlar [terk edilmiş nesneler] tarafından yerine getirilen işlevleri yerine getirmeye devam eder: Egoyu gözler, ona emirler verir, onu yargılar ve tam olarak yerini almış olduğu anababa gibi onu cezalarla tehdit eder. Bu öğeye süperego adını veririz ve vicdanımız şeklinde yargısal işleviyle onun ayırdındayızdır (Freud, S. 2000, 430).
Küçük çocuk büyüme sürecinde yoğun sevgi ve düşmanlık hislerini yönelttiği (ve aldığı) anne ve babayı psikolojik anlamda geride bırakarak onların zihinsel bir temsilini oluşturur. Yani artık çocuk dışarıda bir anne baba yokken de, örneğin, kendini denetlemeyi/takdir etmeyi öğrenir. Zihindeki bu yeni kuruluşun bir bölümüne üstben denir. Üstbenin iki kısmı olduğu kabul edilir: Anne ve babanın yapma dediklerini, yani kültürel yasakları temsil eden vicdan ve anne babanın idealize edilmesiyle oluşan ve olumlu eylemleri hedefleyen ben-ideali.
Sözü edilen üçlü yapının kendi içinde çatışması ya da çatışma olasılığı kaygı yaratır. Kaygı, “nedeni bilinmeyen bir huzursuzluk hissi” olarak tarif edebileceğimiz- bir ruh halidir. Ego bu kaygıyı bir sinyal olarak algılar ve savunma mekanizmalarını harekete geçirir. Büyük ölçüde bilinçdışı olan bastırma, yer değiştirme, inkâr, yansıtma, akılcılaştırma (akla uydurma), vb. mekanizmalar sayesinde kişi kaygıdan kurtulmaya çalışır. Örneğin, küçük oğlan çocuğunun annesine cinsel yönelimi –babanın hadım etme tehdidi ile birlikte- kabul edilemez olduğundan, etkin bir şekilde bastırılır. Dış dünyanın –bir kişi açısından- kabul edilemez gerçekleri (hastalıklar, kayıplar, vb.) görmezden gelinebilir, inkâr edilebilir. İçsel öfkeler dışarıya yansıtılıp dünya zulmedici insanlarla dolu bir yer gibi algılanabilir. Beklenmedik yenilgiler çeşitli gerekçelerle akılcılaştırılabilir. Tüm bunlar kişiyi kaygıdan korumanın yollarıdır. Sağlıklı insanlar da dahil herkesin şu ya da bu ölçüde kullandıkları bu mekanizmalar abartılı düzeylere çıkar ve gündelik hayatımızı çekilmez hale getirirse, o zaman ruhsal hastalıktan söz ederiz. Sözgelimi, bir kişi öfkesini dışarıdaki kişilere yansıtarak herkesin kendisine kötü davranacağı gibi bir düşünce bozukluğu geliştirebilir. İşyerinde beklenen terfiyi alamayan kişi bunu amirinin kıskançlığına bağlayarak kendisi için “makûl” bir hale getirebilir.
Zihinsel aygıtla ilgili bu yersel (bilinç, bilinçöncesi ve bilinçdışı) ve yapısal (id, ego ve süperego) bölümlenmeler, insan psikolojisini anlamak üzere formüle edilmiş kurgusal modellerdir. Bu yapısal modeller içinde çeşitli içsel güçler (dürtüle, onların türevleri, savunmalar), bunların enerjileri (yani, içgüdüsel yatırımlar ve bu içgüdüsel güçlere karşı yatırımlar) birbiriyle karşılıklı dinamik ilişkiler içinde etkileşime girerler. Bu etkileşimler sonucunda belli bir gelişim ve olgunlaşma süreci ortaya çıkar (Wallace, 1994).
Freud’a göre bu gelişim süreci libido adını verdiği cinsel enerjinin bedenin uyarıcı (erojen) bölgeleri (ağız, makat, üreme organları) boyunca akışı gibi görünür. (Ancak, daha sonra gelenlerin gösterdiği gibi, aslında bu bölgeleri bebeğin ve çocuğun dış dünya ile ilişki kurma yeri olarak anlamak gerekir.) Örneğin, yeni doğan bebeğin uzunca bir süre (ilk bir-bir buçuk yıl) boyunca temel ihtiyacı beslenmesidir, dolayısıyla temel ilişki kurma -ve haz alma- yeri de ağızdır. Daha sonra çocuğun tuvaletini yapması ya da yapmaması, anne-babayla kurduğu ilişkinin (ve haz almasının ya da almamasının) temelini oluşturur; bu yüzden de bu dönemde (bir-üç yaş arasında) makat bölgesi (anal bölge) öncelik kazanır. Nihayet çocuğun cinselliğini keşfettiği ve anne-babayla ilişkisinde cinselliğin öne çıktığı Ödipal dönemde (üç-beş yaşında) fallus temel organ (erojen bölge) haline gelir. Erkek çocuk ilk cinsel nesnesi olan annesiyle evlenmek ister, ama babanın hadım etme (kastrasyon: iğdişlik) tehdidi nedeniyle bu isteğinden vazgeçerek baba gibi olmaya karar verir. Kız çocuksa ilk cinsel nesne olan annenin kendisine bir penis veremeyeceğini görerek babaya döner; fakat baba bu isteği karşılamaktan uzaktır, bu nedenle kız çocuğu istemeye istemeye annesi gibi olmaya karar verir. Kız çocuk hiçbir zaman bir penis sahibi olamayacağından, penis hasedinden asla kurtulamaz ve üstbeni de her zaman kusurlu kalmaya mahkûmdur.
Eğer bu dönemlerde her şey yolunda giderse libidinal enerji ilerleyen bir ordu gibi yoluna devam eder, gizillik ve ergenlik dönemlerinden de geçerek erişkinliğe varır. Ancak, sorunlar olursa (örneğin, çocuğun aşırı ihmali/engellenmesi ya da aşırı şımartılması halinde) libidinal enerji o sorunlu dönemde takılır kalır (fixation) ve daha sonra buna benzer durumlar ortaya çıktığında, çatışmayı yitiren ordunun en güçlü istihkâmının bulunduğu bölgeye doğru çekilmesi gibi, özgün dönemine geriler (regression) (Başka yerler dışında, ayrıca Freud S. 1998a, 340). Örneğin, tuvalet eğitimi (poposu) sıkı bir şekilde denetlenen ve bu nedenle bu dönemde bir saplanması bulunan bir çocuğun annesi ve babasıyla Ödipal sorunlar da yaşaması beklenir. Erişkinliğe doğru ilerledikçe çözümlenmemiş Ödipal sorunları yüzünden ruhsal bir çatışma yaşayan biri, daha önceki bir döneme gerilemeyi daha güvenli bir yol olarak görebilir. Her ne kadar sorunlu da olsa, çok iyi bildiği bir dönem olan anal döneme gerileme sonucunda, o döneme özgü olan dakiklik (zamanında tuvalete yetişme/me), inatçılık (tuvaletini yapma/ma) ve cimrilik (dışkısını kolayca annesine ve babasına sunma/ma) gibi özellikler kişiliğin temel bileşenleri olarak ortaya çıkabilirler. Tuvalet eğitimindeki zorluklar nedeniyle anal döneme takılmış ve bu nedenle Ödipal çatışmasını da çözememiş olan biri, sözgelimi babasını temsil eden yöneticisi tarafından herkesin içinde azarlandığında, her biri anne ve babanın tuvalet konusundaki tutumlarına karşı isyan davranışı olan; işi ağırdan alma, geç gelme, kılı kırk yararak işi bitirememe gibi yöntemlerle hıncını çıkarmaya çalışabilir.
Psikanaliz tarihinde, uygulamaların ve bunlara bağlı olarak kuramsal katkıların artışıyla birlikte, ilgi histeri ve saplantılı bozukluk gibi ruhsal hastalıklardan kişilik özelliklerine doğru kaymıştır. Giderek “o kişinin psişik örgütlenmesinin çeşitli bileşenlerinin kendine özgü bir bileşimini” temsil eder hale gelen bir kişilik kavramı gelişmiştir. Kişilikle ilgili olarak ileri sürülen kuramsal önermeler psikanalitik kuramdaki (özellikle de ego kuramındaki) evrime koşut seyretmiştir. Freud içgüdü kuramını geliştirdiği sırada bazı kişilik özellikleri ile psikoseksüel bileşenler arasındaki ilişkiye dikkati çekmişti; sözgelimi, cimrilik, inatçılık, titizlik gibi özelliklerin anallikle (tuvalet eğitiminin temel paradigmayı oluşturduğu anal dönemle) ilişkili olduğunu biliyordu. Hırsın, üretral (işemeyle ilgili) erotizm ile, ve cömertliğin orallik ile (ağzın temel ilişki biçimini belirlediği oral dönemle) ilişkili olduğunu belirtmişti. Karakter ve Anal Erotizm makalesinde kalıcı kişilik özelliklerinin “özgün içgüdülerin değişmeden sürmesini ya da bu içgüdülerin yüceltilmesini yahut da onlara karşı tepki oluşumlarını” temsil ettikleri sonucuna varmıştı (Meissner, 395). Freud’a göre kaygı ile başa çıkmak için esas olarak bastırma kullanılır. Ancak bastırma yetersiz kalır ve bastırılan geri dönerse, çeşitli görünümleri içinde, nevroz dediğimiz ruhsal rahatsızlıklar ortaya çıkar. Kişilik gelişiminde de aynı içgüdüsel güçler iş başında olmakla birlikte, bastırılanın yerine karşıt tepki oluşumları ya da yüceltmeler koyulmuştur (Başka yerlerin yanında, Freud S. 1999a, 131). Yani, kişilik özellikleri varlıklarını bastırmanın, daha doğrusu, savunma sisteminin başarısına borçludurlar. Örneğin, anal dönemde saplanması olan çocuk dışkısıyla oynama arzusunu yüceltirse, boyalarıyla oynayan bir ressama; bu arzusuna karşı tepki oluşturursa, her yerde pislik gören bir temizlik düşkününe dönüşür. Kendi teşhirci ve gözetlemeci eğilimlerini başarıyla bastıran, hatta bunlara tamamen karşıt düşünceler geliştiren bir kişi, bir sansür kurulunun porno dergileri denetleyen bir üyesine dönüşebilir (karşıt tepki kurma) ya da resim, tiyatro, edebiyat, vb. dallarda usta bir sanatçı olarak bu eğilimlerini yüceltebilir. Bu nedenle de Freud’a göre kişilik oluşum süreçleri nevrotik süreçlerden daha belirsizdirler ve daha zor analize gelirler (Freud S. 1999a, 131).
Sonraları özdeşim olgusunun daha iyi anlaşılmasıyla egonun kişilik gelişimi ile ilgisi de netleşmeye başlamıştır. Freud bu noktada nesne bağlılığının özdeşimle (ve içeatımla) yer değiştirmesinin de kişilik oluşumuna önemli bir katkıda bulunduğunu gözlemlemiştir. Zira, özdeşim, kayıp nesneyi ben içinde yeniden kurar. Daha sonra ise kişiliğin inşası için –üstben oluşumuyla bağlantısı içinde- anne babayla özdeşimin (içeatımın) özellikle önemli olduğunu vurgulamıştır (Meissner, 395).
Sonuç olarak klasik psikanalize özgü kişilik kuramında iki unsurun öne çıktığı görülmektedir: 1) Libidonun gelişimsel düzeyleri ve buna bağlı olarak saplanma ve gerileme. 2) Özdeşleşmeler ve kullanılan savunma mekanizmaları.
Bu bölümü kapatmadan, psikanalizin bazı önermelerinden ötürü kolaylıkla eleştirilebilir ve saldırılara açık olduğu belirtilmelidir: Birincisi, cinsiyetçiliğidir. Freud çalışmalarında bireysel gelişimi ve rahatsızlıkları öncelikle erkek çocuklardan yola çıkarak açıklamıştır. Kız çocukları önceden kurulmuş bu modele uyacak biçimde ele alınmış, hatta kız çocuklarının penis hasedi yüzünden kusurlu üstben geliştirecekleri gibi bir sonuca ulaşılmıştır. İkincisi de dış dünyayı bilerek ihmal etmesidir. Öyle ki, önceleri kültürün zorlamasıyla gerçekleşir gibi görünen ve dünyanın egemen güçlerinin talepleri karşısında bir özgürleşme ihtimalini akla getiren bastırma kuramı bile, giderek neredeyse değiştirilemez, organik bir gerekliliğe dönüşmüştür. Üçüncüsü, yine bu konuyla ilgili olarak, altbeni, istediklerini hemen yerine getirmeye çalışan kalabalık yığınlara, beni de örgütleyici yapıyla benzerliği yönünden yönetici gruplara benzeterek seçkinci-burjuva bir bakış sunmasıdır.
İlk psikanalitik varsayımlar, bilinçdışının bastırılmış itki ve isteklerinin karşısına, egemen düşünceler ve moral değerler kütlesini koyuyordu. Hastalar histerikti, çünkü yasaklanmış arzuları, egemen düşünceler bütünüyle uyumsuzdu. Bu nedenle bilinçten uzak tutulmalıydılar. Bilince girmesi yasaklanmış bu arzu türevlerinin, diyelim düşüncelerin, bilinçdışında bir enerji yatırımıyla (kateksis) ya da libidonun çekilmesiyle idame ettirilmesi gerekiyordu. Ancak bunlar libidoya bağlı olma çabalarını sürekli yeniliyorlardı. Sonuçta libidonun çekilmesi ya da yatırılması sürekli tekrar edilmeliydi (karşı-yatırım: kontrkateksis). Bunu kim yapacaktı? Freud’un ben kuramı böyle gelişti, kuramın bütününde benin başatlığı ortaya çıktı, bununla bağlantılı olarak Freud’un kaygı konusundaki düşünceleri evrim gösterdi. Ben esas olarak algısal-bilişsel sistem etrafında örgütlenen, ama direnç ve bilinçdışı savunmadan sorumlu yapıları da içeren, tutarlı bir zihinsel süreçler ve işlevler örgütü, yapısal bir antite niteliği kazandı. Ancak, bu aşamada ben, zayıf ve edilgindi: Freud’un benzetmesiyle “id atı üzerindeki çaresiz binici”ydi (Meissner, 383).
Yine ilk başlarda psikanalitik kuram haz ilkesinin egemenliği altındaydı. Bu ilkeye göre bedende değişmeden varolan bir enerji niceliği (libido) mevcuttu ve bu enerji miktarındaki bir artış, örneğin cinsel içgüdünün düzeyinde bir yükselme, zihin tarafından kaygı olarak algılanıyor, cinsel içgüdünün türevi olan arzunun doyurulmasıyla libido niceliği de normale iniyor ve kaygı kayboluyordu. Yapısal kuramın geliştirilmesine giden süreçte kaygının içgüdülerle ve benlikle ilişkisi tartışmalı bir hale gelmişti. Sonunda Freud kaygının içsel bir çatışmayı haber vererek zihnin savunma önlemleri almasına hizmet ettiği anlayışına ulaştı. Böylece “haberci kaygı” (sinyal anksiyete), savunmayı başlatan özerk bir işlev haline geldi. Egonun edilgin olarak yaşanan kaygıyı etkin beklentiye dönüştürme kapasitesi önem kazandı. Savunmacı yetenekleri pek gelişmemiş ben anlayışı, benin çeşitli savunma biçimlerinin keşfedilmesiyle, giderek genişleyen bir ben anlayışına doğru gelişti. Böylece, ilk olarak, ben güçlü bir düzenleyici kuvvet olarak öne çıktı. İkinci olarak, gerçeklik artık sahnenin ön planındaydı. Son olarak da benin bağımsız bir yapı olarak doğuştan gelen rolü aşikâr hale geldi (Meissner, 383 ve sonrası).
Daha sonraki evrelerde Anna Freud, Heinz Hartmann, Ernst Kris, David Rapaport, vb.nin ellerinde daha genel bir ben psikolojisi ortaya çıkmış ve sistematik bir şekilde gelişmiş, ayrıca Erikson ile birlikte odak, ben işlevlerinden, daha geniş toplumsal ve kültürel bağlamlara doğru genişlemiştir. Anna Freud’un çalışmaları esas olarak çocukluktan itibaren benin normal gelişimi ve savunma mekanizmaları üzerinde yoğunlaşırken, Hartmann, Freud’un geç dönem ben anlayışları (benin özerkliği ve uyum sorunu) üzerinde odaklanmıştır. Uyum yaklaşımı psikanalizi genel bir psikiyatri haline getirmiştir (Meissner, 383 ve sonrası; Freud A. 1989; Hartmann, 2000). Hartmann klasik kuramda küçük gibi görünen, ama uzun vadede önemli sonuçlar doğuran değişikler yapmıştır. Örneğin, “çevreye gösterilen her uyum veya her öğrenme ve olgunlaşma süreci bir çatışma değildir” (Hartmann, 21) diyerek işe başlar ve “herhangi bir zamanda etkilerini ruhsal çatışmalar bölgesinin dışında gösteren işlevler topluluğu için geçici olarak benin çatışmasız alanı terimini” (Hartmann, 22) önerir. Böylece klasik kuramda uyumu öne çıkaran genel bir psikolojinin temellerini atar. Örneğin, akılcılaştırma (rasyonalizasyon), içgüdüleri sözde-düşünselleştirmelerle yolundan saptırma olarak, dar anlamda çatışmayı çözmenin bir aracı ve bir savunma yöntemi iken, geniş anlamda sorunlara dönük yapıcı, gerçekçi bir yaklaşım olarak da analiz edilmelidir. Ya da, fantezi, gerçeklikten çekilme, ikincil süreç düşüncenin terk edilmesi olarak, dar anlamda gerileyici, patolojik bir fenomen iken, geniş anlamda gerçeklikle ilişkinin ilerletilmesi olarak da anlaşılabilir, çünkü düşgücünün kullanılması sorunlara yeni bir perspektiften yaklaşmayı mümkün kılabilir (Greenberg and Mitchell, 239-240).
Hartmann’a göre “birey, daha en başından itibaren dış dünyayla ilişki halindedir. Yenidoğan, yalnızca sürekli bakılmaya gereksinim duyduğu için değil, aynı zamanda uyaranlara verdiği tepkilerle de çevresiyle yakın temas halindedir” (Hartmann, 58). Bu ilk temasların hareket ettiricisi de, hep düşünüldüğü gibi dürtüler değildir. “Yenidoğan bebek tümüyle dürtülerden oluşan bir yaratık değildir; ben ile altbenin farklılaşmasından sonra ben’e atfettiğimiz işlevlerin bir kısmını uygun biçimde yerine getiren, doğuştan gelme bazı aygıtlara sahiptir” (Hartmann, 56). Yani, benin bünyevî kökenleri altbenden az değildir (Greenberg and Mitchell, 244), çünkü ben altbenden farklılaşmamakta, her ikisi de genel, ayrımlaşmamış bir altben-ben matriksinden gelişmektedir.
Ayrıca, “birey, gelişiminin seyri sırasında benin hizmetine sokulan bütün aygıtları sonradan edinmez; algı, devingenlik, zeka, vb. verili bünyesel unsurlara dayanır” (Hartmann, 100). Bunlar insanın dış çevresi ile alışverişini sağlayan, dış dünyaya uyum yaptıran ve evrimsel olarak kazanılmış yetilerdir, birincil özerklik aygıtlarıdır. Dürtülerin ayrışması ve çevreyle çatışmalara girmesi sonucunda, doğuştan getirilmemiş, evrimsel-olmayan yeni uyum yolları gelişir. Bu süreçte dürtülerin yüklerinden arındırılarak benin hizmetinde kullanılması mümkün olur (yüksüzleştirme). Bunlara da benin ikincil özerklik aygıtları denir. Libidinal dürtüler cinsellikten arındırılır, saldırgan dürtüler saldırganlıklarından sıyrılır, ben’e dürtülerden etkilenmeden işlev gören bağımsız enerjiler sağlanır: İçgüdüsel enerjinin yüksüzleşme miktarı, ben gücünün bir ölçüsüdür (Meissner, 90).
Kendilik (self) ile beni de ayrı ayrı ele alan Hartmann ilkini bir tasarım olarak düşünür: Nesne temsillerine paralel ve onlarla aynı şekilde kurulan yaşantısal bir yapıdır kendilik. Jacobson, kendilik terimini, Hartmann’ın tanımına uygun olarak, “beden ve beden kısımlarının yanı sıra ruhsal örgütlenme ve bunun bölümlerini de içine alacak şekilde bir kişinin bütünü” anlamında kullandığını özellikle vurgulama gereği duyar. Bu anlamda “kendilik, çevresindeki nesne dünyasından ayrı bir varlık, bir özne olarak kişiyi anlatan yardımcı bir tanımlayıcı terimdir” (Jacobson, 17, dipnot 2).
Freud’un derinlikler psikolojisinden ben psikolojisine geçişle birlikte kuramda bir dengesizlik yaratıldığı hemen hatırlatılmalıdır. Egonun uyuma yönelik olan mekanik ve nicel yönleri üzerinde fazla odaklanılması, geride nispeten insanî olmayan, daha yüzeysel bir kişilik işleyişi tablosu bırakmıştır. Ayrıca zihnin yaşamsal ana maddesi ve psişik enerjilerin dinamik kaynağı olan id ile egonun dinamik-olmayan, yapısal aygıtları arasında geniş bir bölünme gelişmiştir. İçgüdülerin temsilî niteliği unutulmuştur (Meissner, 384). Bu yüzden, Freud’dan sonra gelen ve psikanalizi dürtüden başlayarak ben psikolojisine, sonra da kültüre doğru genişleten okullar “psikanalizi bastırmak” ve “yüzeysel psikolojiler olmak”la eleştirilmişlerdir.
Erikson II. Dünya Savaşı’ndan sonra “kimlik” ve “kimlik krizi” terimlerini ilk kullanan grubun içinde yer almış, “ego kimliğinin kaybı” ve “kimlik karışıklığı”nı kavramsallaştırmıştır. Literatürde, Erikson’un kimlik ve kişilik gelişimi anlayışına ciddi kuramsal katkıları olduğu konusunda bir uzlaşma vardır. Bu katkıların başlıcaları, kişilik gelişimini -Freud’un psikoseksüel gelişim evrelerinden farklı bir şekilde- psikososyal evrelere ayırarak kavramsallaştırması, bu gelişimi bütün hayat süresine genişletmesi ve ergenliğin kimlik oluşumu yönünden taşıdığı öneme yaptığı vurgudur. Erikson’a göre kişisel gelişim ile toplumsal gelişim ve bireysel yaşamdaki kimlik krizi ile tarihsel gelişimdeki çağdaş krizler birbirinden ayrılamazlar, çünkü ikisi de birbiriyle ilişkilidir ve birbirinin tanımlanmasına yardım ederler (Erikson, 16 ve diğer yerler). Bundan dolayı Erikson belli psikososyal gelişim evreleri ile libidinal gelişim evreleri arasında paralel bir ilişki ortaya atmış, doğumdan ölüme değin süren bir ben gelişim programı tasarlamıştır. Buna göre kişi, bir dizi gelişimsel psikososyal krizle karşılaşıp onları çözerek hayat döngüsünün evrelerinden geçer. Böylece kişilik gelişmesi ilk günden itibaren birbiri üzerine binen ve birbirini hazırlayan basamaklardan ilerleyerek seyreder. Her basamağın ya da dönemin kendine özgü ihtiyaçları, görevleri, sorunları, duyarlılıkları ve bunalımları (krizleri) vardır (Meissner, 371-372). Ayrıca, Erikson’la birlikte, ego gelişiminin açık uçlu, hiç bitmeyen bir süreç olduğu aşikâr bir hale gelmiştir. Bu süreçte bir gelişimsel krizi başarılı bir şekilde çözme kapasitesi, önceki krizlerin çözülme derecesine bağlıdır. İnsan ancak anlamlı bir güven, özerklik, inisiyatif ve beceri duygusu elde ettiği ölçüde olgun ve bütüncül bir kimlik duygusu oluşturabilir. Ayrıca, Erikson’un bu krizleri özellikle psikososyal açıdan ele alması, ego gelişiminin sadece içsel ruhsal enerjilerin ekonomisiyle ilgili (intrapsişik) değişimler meselesi olmadığına dikkat çekmiştir. Ben gelişimi içsel ruhsal enerjilerle ilgilidir, evet, ama gelişen insan organizması ile onun çevresindeki önemli kişiler arasındaki karşılıklı etkileşim meselesidir de (Meissner, 372). Buradan bakıldığında, geleneksel psikanalitik yöntem kimliği bütünüyle kavrayamaz, çünkü çevreyi kavramsallaştırmak için geliştirilmiş terimleri yoktur. Gerçekten de, gelişim açısından bakıldığında, “önceki” çevre her zaman bizim içimizdedir ve sürekli olarak şimdiyi önceki kılan bir süreçte yaşadığımız için, -yeni doğan bebek iken bile- hiçbir zaman çevresi olmamış bir kişi olarak çevreyle karşılaşmayız. O halde kimliği kavramak için gerekli olan bir önkoşul çevreyi içine alacak kadar incelikli bir psikanaliz ise, diğer önkoşul da psikanalizle inceltilmiş bir soysal psikoloji olacaktır (Erikson, 24).
Erikson’a göre kimlik, ergenlik döneminde elde edilir. Çevrenin ideolojik yapısı ergenlikte ben için temel haline gelir, çünkü evreni ideolojik olarak yalınlaştırmaksızın ergen ben’i yaşantılarını özgül yeteneklerine ve genişleyen bağlılıklarına göre düzenleyemez. O halde ergenlik, bireyin tarihsel güne çocukluk gelişiminin daha önceki evrelerinde olduğundan çok daha yakın olduğu bir evredir. Öyleyse kimlik sorununu tartışmak kültürel tarihe dalmak, belki de onun aracı olmak demektir (Erikson, 27). Ergen, içinde yaşadığı tarihsel ve kültürel ortamda kendisine dayatılan gelişimsel görevlerini tamamlamak için, çocukluk özdeşimlerini kendine tâbi kılıp onları yeni bir sentez oluşturacak şekilde biçimlendirmelidir. Bireysel kimlik duygusunun edinildiğinin ve buna yönelik taahhütlerde bulunulduğunun göstergesi budur. Küçük çocuk Ödipal dönemde yoğun içsel çatışmalarla uğraşmış, zaman içinde bunların kimini çözmüş kimini bastırmıştır. Üstben gelişimi tamamlanmıştır. Ardından gizillik dönemine girer ve uzun bir sükûnet dönemi gelir. Bu dönemin sonlarına doğru psikososyal açıdan bir askıya alma (moratoryum) dönemi başlar ve ergenlik boyunca sürer. Bu dönemde çeşitli özdeşleşmeler ve toplumsal roller sınanır, bu da genç erişkinin içsel psişik sürekliliğine ve dışsal toplumsal kabulüne dair güvenli bir his kazanmasını; kaybedilen çocukluk ile ulaşılması gereken erişkinlik arasındaki açıklığa köprü kurmasını sağlar (Meissner, 396).
Erişkin hayata katılmak için yapılan gelişimsel hazırlıklar ergenlikte az ya da çok belirgin bir şekil almaya başlamalıdır, böylece ergen, erişkin toplumu içinde gelecek için bir rol ya da işlev belirlemeye başlamış olur. Ergenlikteki psikososyal kriz bu yüzden toplumsal ve kültürel etkilere özellikle duyarlıdır. Kişisel kimlik (özdeşlik) duygusuna ulaşmak, gerçeklikle ilişkiler bağlamının farkında olmayı gerektirir. Kendinin farkında olmak, başkasının farkında olmayla el ele gider. Bu başkası (öteki) ister yalnızca fiziksel olsun, ister kişisel, isterse tinsel… Ergenlikteki bu psikososyal krizdeki başarısızlık hem kendiliğin, hem de ben-olmayan gerçekliğin farkındalığındaki bir kusura işaret eder; kendiliğin ve gerçek-olanın tanınıp kabullenilmesindeki bir kusura işaret eder; “kimlik bulanıklığı” diye tanımlanan, ben sınırlarının belirsizliğine ve geçirgenliğine işaret eder (Meissner, 373).
Erikson’un kimlikle ilgili düşüncelerini –eleştirerek- geliştiren Jacobson, çocuğun arkadaşlıklarının ve okulun kimlik duygusunun gelişimindeki rolüne de değinir: “Kimlik duygularının gelişimi, özellikle, üstbenin sağladığı zaman duygusunun pekişmesinden çok yarar sağlar. Bu gelişim, yaş, gelecek ve gelecek hedefleri kavramlarının sağlam bir biçimde kurulmasında kendini gösterir. Okul da buna büyük bir destek sağlar. Bu kavramlar, çocukta kendi yaş grubuna ait olma duygusunun gelişmesine yardımcı olur (Jacobson, 117). Aynı yaş ve cinsiyet grubuna ait olma deneyimi kişisel kimlik duygusunu pekiştirmekle kalmayıp aynı zamanda –etik, toplumsal, fiziksel ve entelektüel- ortak grup değerlerinin geliştirilmesini ve kabul edilmesini de mümkün kılar (Jacobson, 118). Grup değerlerinin ve grup aidiyetinin tesisi, çocuğun içsel gerçekliğini sınamasına ve o anki kendiliğiyle ve kendiliğinin konumuyla, yalnızca geçmiş değil, aynı zamanda uzak hedefler ve gelecekteki potansiyel konum arasındaki sınırların da çizilmesine yardımcı olur” (Jacobson, 119).
Jacobson için ergenlik dönemi, oluşturulacak yapıların henüz sağlamlaşmış olmaması yüzünden, bazı kırılganlıklara açık olmakla birlikte, kişiyi bazı olanaklara da açık kılmaktadır: “Ruhsal örgütlenmenin ergenliğin tamamı boyunca daha önce hiç olmadığı ve bundan sonra da hiç olmayacak kadar akışkan bir durumda olması doğaldır. Ancak, içgüdüsel-narsisistik şişmenin muazzam boyutlarda olduğu, kalıcı savunma ve karşı yatırımların henüz yeniden kurulmadığı, fakat benin liderlik için gösterdiği kahramanca çabaların başarılı olmaya başladığı aşamada, birincil ve ikincil süreçler arasında akışkan bir etkileşim gözlemlemek mümkündür. Bu etkileşim, yaratıcı entelektüel veya sanatsal etkinlik açısından özellikle elverişli bir durum ortaya koyar” (Jacobson, 154).
Ancak, ergenlik yine de aşılması gereken bir ara aşamadır. Öyle ki, uzayan ergenlik sorunlarından mustarip kişileri bile “narsisistik tutum ve davranışları, anî coşkusal kararsızlıkları, değer ölçütlerinin tutarsızlığı ve değişebilirliği, görüşlerinin o anki çevrelerine bağlı ya da karşıt oluşu” ile ilk bakışta tanımak mümkündür (Jacobson, 163).
Vamık Volkan, büyük (özellikle de etnik) gruplarla ilgili incelemelerinde nesne ilişkileri kuramını temel alır. Grubun oluşum sürecini incelerken, küçük çocuğun “kendiliğini” oluşturma süreciyle işe başlar: Nesne ilişkileri kuramcılarının gösterdikleri gibi, çok küçük çocuklar farklı yaşantıları bütünleştirme yetisine sahip olmadan hayata başlar. Yaşadıklarının haz verici (‘iyi’) mi, yoksa o kadar da haz verici olmayan (‘kötü’) bir deneyim mi olduğunu bilir, ancak bazen her iki deneyimin kaynağının aynı kişi (“nesne”) olabileceğini fark edemezler. Onu besleyerek çocuğuna doyum veren bir anneyle, onu ihmal ederek engellenmişlik yaşatan anne, bebeğin zihninde aynı kaynak biçiminde algılanmaz. Benin birbirine zıt yaşantıları ve yine zıt kendi ve nesne imgelerini bunlara eşlik eden duygularla bütünleştirme yetisinin gelişmesi zaman alan bir süreçtir. Giderek çocuğun bütünleştirici işlevleri evrildikçe, çocuk zıt imgeleri birleştirebilir ve siyah ve beyaz deneyimlerden ‘gri’ (aslında ‘renkli’ demek daha doğru gibi geliyor) bir kendi ve dünya anlayışı (bütünleştirme) oluşturabilir. Çocuğun kendini bu sürece hazırlamasının yollarından biri de kendine ait belli parçaları diğer bireylere veya şeylere atfetmeyi öğrenmektir (yansıtma-projeksiyon). Yansıtmalar ‘ben’ duygusunu bütünlüklü hale getirirler (Volkan 2002, 15).
Çekirdek kimlik üç yaş civarında gelişir, ödipal dönemde cinsiyete özgü elemanlar ile zenginleşir ve ergenlik döneminde kristalize olur. Yaşamımız boyunca bu kimliği koruruz. Çekirdek kimlik başlangıçta oluştuğunda, kendiliğin (hem olumlu, hem de olumsuz) bazı bütünleşmemiş kısımları her zaman bütünleşmeden kalır. Bu bütünleşmemiş parçalardan kendisini kurtarmada başarısız olması, çocuğun kimliğinin dengesini bozar. Kendiliğin birleşmemiş bu kısımları ile bilinçdışı olarak başa çıkmak için birçok yol vardır. Bir tanesi onları zihnen halının altına süpürmektir. Bu bastırma olarak adlandırılır. Ancak başka bir yöntem, dışsallaştırma süreci (yansıtma kavramının ilkel bir şekli) bilhassa etnisiteye uygulanabilir. Dışsallaştırmada artık siyah ve beyaz kısımlar bireyin dışındaki kişilere ya da şeylere depolanır (Volkan 1999, 111).
Çocuklar büyük bir gruba (yani bir etnik gruba) ait olarak gruptaki erişkinler tarafından desteklenen ve beslenen ortak rezervuarlar biriktirirler. Bu rezervuarların işlevi, gruptaki bütün çocukların, özellikle de gri oluşturma döneminin zirvesinde yansıtmaları (‘iyi’ ve ‘kötü’) için bir alıcı hizmeti görmektir. ‘Kötü’ ortak rezervuarlar paylaşılmış ‘öteki’nin (düşmanların) ve ortak ‘iyi’ rezervuarlar ‘biz-lik’in (müttefiklerin) başlangıcıdır (Volkan 2002, 16). Çünkü “büyük etnik gruplar veya benzeri büyük dinsel veya ulusal gruplar, yaygın olarak paylaşılmış, genellikle ilkel ve bilinçdışı ruhsal düzenekleri –kendilerinin istenmeyen yanlarını başka bir gruba yansıtmak gibi düzenekler- kullanarak birbirleriyle etkileşirler.” Bazen üzerinden yüzlerce yıl geçmiş travmalara ve zaferlere dair imgeler, algılar, düşünceler, fanteziler ve duygular (bunların hepsine ruhsal temsiller denir) ve bunlarla ilişkili ruhsal savunmalar kuşaktan kuşağa aktarılırlar.” “‘Biz’ ve ‘onlar’, ‘düşmanlar’ ve ‘müttefikler’ kavramları hem insan evrimi, hem de insan zihninin gelişimi açısından temel taşıdır” (Volkan 2002, 11-14).
İki ayrı etnik grubun oluşturduğu bu özdeşim ve yansıtma süreçleri çadır benzetmesiyle anlatılır. İki grubun oluşturduğu çadırlar arasında her grubun dışsallaştırmalarının ve yansıtmalarının göndericinin kendisine geri dönmesini engelleyen psikolojik bir sınır çizmek, törensel bir ritüeldir (Volkan 1999, 127). Çünkü bir sınır olmadığında, paylaşılan kimlik duygusu saldırganlığı artırır, böylece her grup kendi kimliğini tekrar kazanmaya çalışır (Volkan 1999, 130). Karşıt grupların birlikteliği belirli bir noktaya kadar tolere edilebilir ama çok fazla birlikte olma belirgin bir endişe yaratmaktadır (Volkan 1999, 124). Bu nedenlerle, gereksiz ve abartılı gibi görünen önyargılar geliştirilir. Önyargı bir grubu diğerinden ayırmaya hizmet eder, insanların grup kimliklerini sürdürmelerinde yardımcı olur, bu da onların bireysel kimliklerini destekler. Bu nedenle önyargıyı destekleyen ritüeller, örneğin espriler yapmak, psikolojik olarak grup kimliğinin güven altına alınmasına yardım eder (Volkan 1999, 136-137).
Kimliğin sadece köken aldığı psikolojinin sınırları içinde kalmayıp sosyoloji, politika, vb. alanlarına giderek artan bir şekilde yayılması, postmodernitenin bir semptomudur. Sarup’a göre, kabaca iki kimlik modeli olduğu söylenebilir: ‘Geleneksel’ görüşe göre, (sınıf, cinsiyet, ‘ırk’ gibi) tüm dinamikler aynı anda çalışarak tutarlı, birleşik ve değişmez bir kimlik oluştururlar. Daha yeni olan görüş ise, kimliğin süreç içinde üretildiğini ve bu süreçte hem psikolojik, hem de sosyolojik etkenlerin ele alınması gerektiğini söyler. Sözgelimi “anlatısal kimlik” anlayışına göre, kimliğimizi hayat hikâyemizi anlatırken kurarız. Kimliğimizden ve hayat hikâyemizden söz ederken bir şeyleri dahil eder, diğerlerini çıkarırız; bazı şeyleri vurgular, diğerlerini önemsizleştiririz. Bu açıdan kimlik, bulduğumuz ya da bir kez sahip olunca sonsuza kadar sahip olacağımız bir şey değildir; bir süreçtir. Bir dizi özdeşimler aracılığıyla inşa edilir.
Tüm bunlara rağmen, özdeşleşmelerin kimliğe dönüşmesinin de üniter bir kimlik duygusuna yol açtığını düşünmek yanılgı olur. Kimlik daima olunmayanla –Öteki’yle- ilişkilidir ve ancak, farklılık içinde ve farklılık yoluyla anlaşılabilir. Ayrı bir kimliği idame ettirmek için Öteki’ne karşı tanımlanmalıdır: Lacan’a göre bu, Öteki’ne yönelik agresyonun kökenidir; Öteki ayrı olmaklığı, dolayısıyla kimliği tehdit eder.
Kişisel kimlikler genellikle düşünülenden daha karmaşık ve değişkendirler, insanların herhangi bir anda bir çok, birbiriyle çelişir görünen kimlikleri vardır.
Ulusal kimlik belli bir zamanda belli kişiler tarafından belli bir amaçla biçimlendirilmiş olan bir yapıdır. Ulusal kimliğin yaratılmasının politik olarak ulus oluşturma sürecinin bir parçası olduğuna kuşku yoktur. Ulusal kimlik bir toplumsal yapıdır, bir uydurmadır. Hangi ulusal karakteristiklerin egemen olacağı sorunu, bu süreçteki toplumsal güçlerin dengesine bağlıdır. Bir ortak kültürün ya da ulusal karakterin gerçeklik-inşasının bir kerede olup biten bir şey olmadığını kavramak çok önemlidir. Tersine, ulusal kimlik bu süreçte sürekli olarak ileri sürülür, sorgulanır ve yeniden tanımlanır.
Kültürel entelektüelin karşısındaki ana görev, kimlik politikalarını verili olarak kabul etmek değil, bütün temsillerin nasıl, hangi amaçla, kimlerle ve hangi bileşenlerle birlikte inşa edildiklerini göstermektir.
Kolektif kimlik, temeli klasik sosyolojik yapılarda olan bir kavramdır: Durkheim’ın “kolektif bilinç”i, Marx’ın “sınıf bilinci”, Weber’in Verstehen’i gibi. Bu temelleriyle kavram bir grubun “biz-liği”yle ilgilidir, grup üyelerinin etrafında birbirlerine kenetlendikleri benzerlikleri ya da paylaşılan vasıfları vurgular. Konuyla ilgili ilk yazılar bu vasıflara “doğal” ya da “vazgeçilmez” nitelikler –fizyolojik özelliklerden, psikolojik yatkınlıklardan, bölgesel niteliklerden ya da yapısal konumların özelliklerinden kaynaklanan nitelikler- olarak yaklaşmıştır. Bir kolektifin üyelerinin bu nitelikleri içselleştirdiğine inanılmış; birleşik, tek bir toplumsal deneyim, sosyal aktörlerin karşısında bir kendilik duygusu oluşturdukları tek bir çadır önermişlerdir. Kolektif kimlikle ilgili son değerlendirmeler kolektif vasıfların ve imgelerin özcülüğünü sorgulamaktadır. Özcülüğe karşı çıkan sorgulamalar kolektif kendiliğin daha canlı bir temeli olarak kimliğin toplumsal inşasını önermektedirler. Kimliğe toplumsal inşacı yaklaşım, temel ya da öz niteliklerin bir toplumun üyelerinin biricik özelliği olduğunu ileri süren her kategoriye karşı çıkar. Bu açıdan bakıldığında her kolektif –egemen kültürel kodlar ve iktidar merkezleriyle uyum içinde bir araya getirilip yeniden imal edilen ve harekete geçirilen bir antite- bir toplumsal yapıntı haline gelir. Örneğin, Anderson için ulusal kimlik bir sosyobilişsel yapıdır. Smith ise, ulusal kimliğe karşı bir orta-yol yaklaşımı benimser; toplumsal inşacılığı daha özcü görüşlerle bağlantılandırır. Ulusal kimliği hem “doğal” sürekliliğin, hem de bilinçli manipülasyonun bir ürünü olarak tanımlar. Doğal süreklilik daha önce varolan etnik kimlikten ve cemaatten doğar; bilinçli manipülasyon merasim, ideoloji ve simgelerle elde edilir.
Mevcut durumda kimlik tartışmaları yeni iletişim teknolojilerine (YİT) değinmeden eksik kalacaktır. YİT kimliğin karşısında kurulduğu zemini değiştirmiş; kendiliğin ipuçlarını aldığı genel ötekileri ve “genel başka yerleri” yeniden şekillendirmiştir. YİT fiziksel ile sosyal “yer/mekan” arasındaki bağlantıları zayıflatmış ya da koparmıştır. Bu biçimde YİT kendiliği yeni melez eylem alanlarına yerleştirmiş; kamusal ile mahremi birbiri içine geçirmiş, yeni performans türlerini davet etmiş ve yeni kolektif biçimlenmeler oluşturmuştur.
Sözgelimi bugünkü sosyal hereketlerde çocukları erişkinlerden ayıran farklılıklar, bilgisayar kültürü olanları olmayanlardan ayıran farklılıklardan çok daha az olabilir. Evi işten ayıran çizgiler bugün online/offline sınırlarıyla karşılaştırıldığında netliğini kaybedebilir. YİT kendilik gelişimi ve özdeşleşme için yeni ortamlar yaratmaktadır. Bu haliyle klavye, yeni bir etkileşim kapısıdır. Klavye teknolojisi çocuklar ile erişkinler arasındaki mesafeyi azaltmakta, çoğu zaman ters bir toplumsallaşma türünü özendirmektedir. Aynı şekilde, klavye teknolojisi iş ve oyun yerlerini/mekanlarını homojenize etmekte, klavye erişkin iş ve oyun dünyalarını kaynaştırmakta, erişkinlerin çalışma mekanları ile çocukların oyun alanlarını bağlantılandırmakta ve çocukların oyunlarını erişkin araçları dünyası yoluyla yeniden biçimlendirmektedir.
Teknoloji ve onun sonucu olan iletişim formatları bazılarına toplumsal bir durumu tanımlama gücü verirken, diğerlerini ustalıkla işlenmiş imgelerin gerçekliğine duyarlı bırakmaktadır. Medyanın ürettiği kendine özgü cemaatler bir “pseudo-gemeinschaft” yaşantısı sağlamaktadır. Ancak, bazıları YİT’nin topluluk ve kimlik üzerine etkisi konusunda daha az coşkuludur. Örneğin, Schlesinger elektronik medyanın Avrupa topluluğunu oluşturan uluslar arasında birleşik bir Avrupalı kimliği inşa etmedeki şaşırtıcı yetersizliğine dikkati çeker. Aynı şekilde Fisher’in telefon üzerine sosyo-tarihsel araştırması toplum yapısının teknolojik değişmeye karşı belirgin bir direnç gösterdiğini düşündürmektedir.
Sherry Turkle online cemaatleri ve bunların kişisel kimlik inşası üzerine etkilerini inceler ve “online persona”nın inşa edilmesi ve hayata geçirilmesine dair ayrıntılı bir tablo sunar. Bireylerin online kimlikleri kendiliğin diğer yüzlerine göre konumlama biçimlerini sergiler. “Sanal” ve “gerçek” kendilikler arasındaki dengeyi inceleyerek bizi sanal yaşantıyı somut olana göre ikincil bir yere yerleştiren bakış açılarını sorgulamaya zorlar. Byron Reeves ve Clifford Nass iletişim medyasına kimlik inşa edici etkileşimlerle ilgili nesneler olarak yaklaşır, medya nesnelerinin kendiliğin inşasında canlı bir “öteki” haline geldiğini görür, insanla makine ilişkilerinin bütünüyle insan ilişkilerini yansıtma biçimlerini özetlerler. Yazarlar insan beyninin teknolojinin hızlı ilerleyişine göre yeterince evrim göstermediğini öne sürerler.
1) Anderson B. Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması. Çev: İskender Savaşır, 2. basım, Metis Yayınları, 1995.
2) Barth F. Etnik Gruplar ve Sınırları: Kültürel Farklılığın Toplumsal Organizasyonu (Çev: Ayhan Kaya, Seda Gürkan), Bağlam Yayınları, 2001.
3) Bock PK. İnsan Davranışının Kültürel Temelleri: Psikolojik Antropoloji (Çev: N. Serpil Altuntek), İmge Kitabevi yayınları, 2001.
4) Cerulo KA. Identity construction: New Issues, New Directions. Ann Rev Sociol 1997; 23: 385-409.
5) Cohen AP. Topluluğun Simgesel Kuruluşu (Çev. Mehmet Küçük), Dost Kitabevi Yayınları, 1999.
6) Erikson EH. Identity, Youth and Crisis, W.W. Norton & Co. Inc., 1968.
7) Freud S(a): Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları (Çev: Emre Kapkın, Ayşe Tekşen Kapkın), Payel Yayınevi, 1998.
8) Freud S(b): Ruhçözümlemesine Yeni Giriş Konferansları (Çev. Emre Kapkın, Ayşe Tekşen Kapkın), Payel Yayınevi, 1998.
9) Freud S. Uygarlığın Huzursuzluğu (Çev: Haluk Barışcan), Metis Yayınları, 1999.
10) Freud S. Ruhçözümlemesinin Tarihi (Çev: Emre Kapkın, Ayşe Tekşen Kapkın), Payel Yayınevi, 2000.
11) Freud S, Breuer J. Histeri Üzerine İncelemeler (Çev: Emre Kapkın), Payel Yayınevi, 2001.
12) Greenberg JR, Mitchell SA. Object Relations in Psychoanalytic Theory. Harvard University Press, Mass. 1983.
13) Güvenç B. Türk Kimliği: Kültür Tarihinin Kaynakları, 5. basım, Remzi Kitabevi, 1997.
14) Hartmann H. Ben Psikolojisi ve Uyum Sorunu (Çev: Banu Büyükkal), Metis Yayınları, 2000.
15) Jacobson E. Kendilik ve Nesne Dünyası (Çev: Selim Yazgan), Metis Yayınları, 2004.
16) Messner WW. “Theories of Personality and Psychopathology: Classical Psychoanalysis”, Comprehensive Textbook of Psychiatry içinde. Kaplan HI, Sadock BJ (eds) Williams and Wilkins, Baltimore/London, 1985.
16) Öztürk MO. Psikanaliz ve Psikoterapi, 2. baskı, Evrim Kitabevi, 1989.
17) Reich W. Karakter Çözümlemesi (Çev: Bertan Onaran), 3. basım, Payel Yayınevi, 1997.
18) Sarup M. Identiy, Culture and the Postmodern World. Edinburgh Univ. Press, Edinburgh, 2005.
19) Smith AD. Milli Kimlik (Çev: Bahadır Sina Şener), İletişim Yayınları, 1994.
20) Volkan VD, Itzkowitz N. Türkler ve Yunanlılar: Çatışan Komşular (Çev: Banu Büyükkal), Bağlam Yayınları, 2002.
21) Volkan VD. Kanbağı: Etnik Gururdan Etnik Teröre, Bağlam Yayınları, 1999.
22) Wallace ER. Dinamik Psikiyatri (Çev: Hakan Atalay), Okuyanus Yayınları, 2008.
23) Yörükoğlu A. Gençlik Çağı, İş Bankası Kültür Yayınları, 1985
Yorumlar kapatıldı.