//
Psikanaliz

terimlerden vazgeçmemiş, onlarda olsa olsa küçük oynamalar yapmaya –gönülsüzce- razı olmuştur. Bu nedenlerle, psikanalitik düşüncede bu tür büyük değişimlerin gerçekleştiği, kavramların yeni anlamlar kazandığı, her zaman birbirini doğrusal bir şekilde izlemesi gerekmeyen, hatta kimi yerlerde birbirinin içine giren bazı düşünce çerçevelerinin ana hatlarının çizilmesi, bu karmaşık sürecin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Başka’nın ilk sayısında bu değişimleri anksiyete kavramı üzerinden izlemeye çalışmıştık. Bu sayıda, -elimizden geldiğince- ölüm (ya da yıkım, saldırganlık) dürtüsünün izlerini saptamaya çalışacağız. Bu çaba sırasında şunun akılda tutulması, yoldan ayrılır gibi olduğumuzda, ana yolun gözden kaçırılmamasına yardımcı olabilir: Cinsel dürtü söz konusu olduğunda, klinik histeri belirtilerinden başlayarak spekülasyonlara, varsayımlara ve genel kurama; libido ve anksiyete gibi kavramlara doğru giden düşünceler yolu, ölüm dürtüsünde bunun tersine bir seyir izler: Yani, spekülasyonlardan / varsayımlardan / kuramdan belirtilere doğru gider. Haz İlkesinin Ötesinde’den başlayarak, haz ilkesiyle açıklanamayan bazı “belirtiler”in başka bir “şey”in varlığına işaret ettiği sezdirilir. Önce yineleme zorlantısı adını alan bu “şey”, daha sonra ölüm dürtüsünde ifadesini bulur. Sonra da ölüm dürtüsünün önce kültürdeki, sonra ruhsal ve biyolojik alandaki temsilcilerine ulaşılır. “Ölüm dürtüsü önce temsilcileri yoluyla çözülmeyip ruhsal süreçlerin işleyiş ve düzenlenişiyle ilgili varsayımlar ya da ‘spekülatif ön varsayımlar’ düzeyinde ortaya konmaktadır. Bu dürtü ancak ikinci bir aşamada, belirli sayıdaki klinik görüngüde fark edilip açığa çıkarılmış, sonra da üçüncü bir aşamada bireysel, tarihsel ve kültürel düzlemdeki yıkıcılık olarak tanınıp ortaya konulabilmiştir” (FF, 247). Freud, biyolojiden, derinlerden, bastırılandan, altben’den yola çıkar; kültürle, toplumla, dışsal baskıcı güçlerle ve üstbenle yolculuğunu tamamlar; başa döner: biyolojiye, derinlere, organik bastırmaya… Önce kültürün nevrozu yarattığını açıklar, libidomuzu baskılayan, eros’umuzu ketleyendir kültür. Sonra da, ne var ki, der, nevrozun ötesi türsel yok oluştur ve umut gene yalnızca kültürün gelişmesindedir…

Ölüm Dürtüsünün Seyri

Zaman zaman birbirleriyle çelişse, düz ilerlese, yan yollara sapsa, tekrar birleşse, geri dönse, başka bir yolla ortaklaşsa da, bir şekilde giderek genişleyen ve karmaşıklaşan “genel düşünce çerçeveleri”ni yalnızca ölüm dürtüsü bağlamında izlemeye çalıştığımızda, Kuhncu anlamda bir “paradigma değişimini” ya da daha yalın biçimde söylersek, “yeni varsayımları” zorunlu kılan, kabaca üç büyük kuramsal uyumsuzluk / çelişki dönemi / kategorisi ayırt edilebilir. Birincisi, ekonomik ve dinamik temelini cinsellik enerjisinin (libidonun) bastırılmasının oluşturduğu; haz ilkesine göre çalışan; bilinçli ve bilinçdışı işleyişlerin egemen olduğu bir zihinsel aygıt modelinin geliştirildiği ilk dönemlerdir. Bu sırada, haz ilkesine uymaktan başka yolu olmayan libidonun, bu özelliğine uyar gibi görünmeyen sadistik öğeler de içerdiği dikkati çekmektedir. Kuramda bir takım değişiklikleri gerekli kılan ikinci büyük uyumsuzluk / çelişki dönemi / kategorisi, narsizm kuramının geliştirilmesiyle belli belirsiz kendini hissettirir. Üçüncü ana uyumsuzluk / çelişki dönemi / kategorisi ise, önce travma düşlerinde, sonra da çocuk oyunlarında yineleme zorlantısının tezahürlerinin tespit edilmesiyle birlikte, libido ve haz ilkesi kavramlarının olguları açıklamakta yetersiz hale geldiklerinin görülmesidir. Haz İlkesi’nin Ötesinde bir dönüm noktasıdır: Bu tarihten sonra artık temel unsurlarını “ben”, “o” ve “üstben”in oluşturduğu zihinsel yapı kurulur, cinsel içerikli olarak tanımlanan libidonun yanında bir ölüm dürtüsü (daha doğrusu ölüm dürtüleri) de eklenmek zorunda kalınır. Freud’un klinikten çok, kültüre dair çalışmaları öne çıkmaya başlar: Bir Yanılsamanın Geleceği, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları, Musa ve Tektanrıcılık… Einstein’ın mektubuna verdiği yanıt (“Neden Savaş?”), ölüm dürtülerinin savaşları nasıl kaçınılmaz hale getirdiği ve bu durumda insanoğlunun geleceği için nasıl bir umut besleneceği üzerine bir vasiyet gibi de okunabilir. Yanıt şöyle biter: “Uygarlığın (“kültürün” demek gerekir – ç.n) gelişmesini besleyen her şey aynı zamanda savaşa karşı çalışır.” 

Sözünü ettiğimiz üç dönemi, anlamayı kolaylaştırmak amacıyla, kısaca özetleyelim:

Sadizmin Gösterdikleri

Histerinin nedeni cinsel dürtünün bastırılmasıdır. Bastırılan cinsel dürtü (libido), içeride yok olmaz ve uyarımını sürdürür. Haz ilkesi gereğince, sürekli uyarım hali, sürekli hoşnutsuzluk yarattığı için, kaygıya yol açar (anksiyete belirtileri) ya da dürtünün enerjisi başka yollarla bağlanır: Dönüştürme belirtileri ortaya çıkar. Bu işlemde bastıran güç, ben (ya da beni koruma) dürtüleri denen müphem (daha sonraları da üstünde çalışılıp açıklanmış olmayan) bir güçtür. Cinsellik dürtüleri ne kadar soyun devamıyla, insanlığın kalıtsal yönüyle ilgiliyse, ben dürtüleri de o kadar bireyle, onun bildik günlük hayatıyla ilgilidir. “…başlangıçta ben dürtüleriyle nesne dürtüleri birbiriyle karşılaştı. İkincinin ve yalnızca ikincinin enerjisini belirtmek için ‘libido’ terimini ortaya attım. Böylece karşı sav, ben dürtüleriyle, bir nesneye yöneltilen ‘libidinal’ sevgi dürtüleri arasındaydı. Bu nesne dürtülerinden biri, sadistik dürtü, gerçekten diğerlerinden ayrı duruyordu, çünkü amacı seviyor olmaktan pek uzaktı” (UTD, 284). Freud histeriden başka klinik alanlara, örneğin saplantılara doğru yöneldiğinde, özellikle Abraham’ın çalışmalarıyla birlikte, saf cinsellik dürtüsü açıklayıcı özelliğini yitirmeye, yetersiz kalmaya başlamıştır. Sadizm ve mazohizm, henüz libidodan ayrışmamış, onun yan bir özelliği olarak da olsa, psikanalitik literatüre girer. Bu durum her ne kadar haz ilkesiyle uyumsuz gibi görünse de, cinsellik kuramı sınırları çerçevesinde açıklanabilir aşamadadır: “…sadizm cinsel dürtünün bağımsız hale gelmiş ve abartılmış ve de yerdeğiştirme yoluyla egemen konumu gasp etmiş olan saldırgan bir öğesine karşılık gelir” (CÜ, 66).

Narsizmin Ortaya Çıkışı

Bu dönemin düşünce çerçevesinin ana özelliği, salt cinsel içerikli bir dürtü (libido) ile kendini korumaya dönük ben dürtüleri arasındaki ayrımın, yeni geliştirilen narsisizm kavramını açıklamakta yetersiz kalmasıdır. Çünkü, narsisizm, başlangıçta tamamen bende toplanmış olan libidonun enerjisinin, çocuk büyüdükçe ve gerçeklik ilkesi geliştikçe nesnelere de yönelebilmesini gerektirmektedir. Oysa başlangıçta cinsel dürtüler ile beni koruma dürtüleri birbirleriyle karşıtlık halinde sunulmuştu. Bu durumda, Freud’un deyişiyle, “Ben dürtüleri de libidinal [doğada] olduğu[ndan], bir zaman için, Jung’un daha önce savunduğu gibi, libidoyu genelde dürtüsel enerjiyle çalıştırmamız gerekti. Yine de, henüz nedenlerini bulamadığım halde, dürtülerin tümünün aynı türden olamayacağı biçiminde bir inanç bende devam etmişti” (UTD, 285).

Haz İlkesinin Ötesinde Olanlar

Ölüm dürtüsünün psikanalitik kurama geri döndürülemez bir şekilde girişinde nihai adım Haz İlkesinin Ötesinde ile atılır. Peki, Ricoeur gibi sorarsak: “Haz ilkesinin ötesinde neler olmaktadır?” 

Üç şey dikkati çeker: Travma sonrası tekrarlayan düşler, çocukların oyunları ve analizde bastırılmış malzemenin anımsanması yerine yinelenmesi eğilimi… Travma düşleri ne bir arzunun doyurulması gibi görünmektedirler, ne de haz ilkesine uymaktadırlar. Çocuklar oyunlarında büyümenin kaçınılmaz acılarını, hüsranlarını, kayıplarını yineleyip durmaktadırlar. Ve hastalar analizde içlerindeki acıları söze dökmek yerine, analistle tekrar yaşamaktadırlar. Ne olmaktadır? Freud buna “yineleme zorlantısı (repetition compulsion)” adını verir. Ölüm dürtüleri varsayımına giden süreç böyle başlar: “Ben’in, bastırılanı serbest bırakmaktan ileri gelecek hoşnutsuzluk nedeniyle anımsamaya gösterdiği direnç haz ilkesiyle uyum içindeyse ve anmaktan doğacak hoşnutsuzluğa katlanma yetisi gerçeklik ilkesine uymayı olanaklı kılabiliyorsa, o zaman gerçekten yineleme zorlantısı her iki ilkenin de dışında yer alıyor demektir…. bu eğilim, ‘gölgede bıraktığı haz ilkesinden daha ilkel, daha temel, daha dürtüsel’ bir yineleme zorlantısı varsayımını pekâlâ haklı çıkarıyor gibidir” (FF 250-1). 

Sadomazohistik deneyimler, libidonun dışarı doğru yönelme becerisi ve yineleme eylemleri (kuşların kıtalararası göçleri, balıkların ölümüne süren uzun yolculukları gibi doğadaki görüngüler), dürtülerin doğasında her şeyi ilk gün oldukları gibi sürdürmeye dönük bir eğilim de bulunduğunu gösteren işaretler olarak alınabilirler. Böyle bakıldığında, eğer bir yaşam dürtüsü varsa, doğayı olduğu gibi korumaya çalışacak, o halde yaşam dürtüsünden bile daha güçlü olması gereken bir dürtü de varolmalıdır. “…yaşamın bir zamanlar -ölçülemeyecek kadar uzak bir zamanda ve bizim anlayamayacağımız bir biçimde- inorganik maddeden geliştiği doğruysa, daha sonra yaşamı bir kez daha ortadan kaldırmaya ve inorganik durumu yeniden oluşturmaya çalışan bir dürtü doğmuş olmalıdır. [Bu durumda] dürtüler kendilerini iki gruba -çok daha fazla canlı maddeyi, çok daha büyük birliklerde birleştirmeye çalışan erotik dürtülere ve bu çabaya karşı çıkan ve yaşayan her şeyi bir inorganik duruma yönelten ölüm dürtüsüne- ayırırlar” (RÇYGK, 125). “Yani, Eros gibi bir ölüm dürtüsü de vardı[r]. Yaşamın görüngüleri bu iki dürtünün eş zamanlı ya da karşılıklı olarak zıtlaşan eylemiyle açıklanabilir” (UTD, 285).

Ölüm Dürtüsüne Direnç

Freud’un cinsellikle ilgili düşüncelerinin -hâlâ sürmekte olan- nasıl bir direnç ve horgörüyle karşılandığını biliyoruz. Ancak, bundan daha ilginç olanı, Freud’un kendisi de dahil, analitik çevrenin ölümün işaretlerine karşı gösterdikleri dirençtir. Neyse ki Freud çalışmalarını hiçbir önyargı taşımadan, sadece olguları açıklamaya çalışarak, zamanının bildiği bilimsel yöntemlerinden şaşmadan yürüttüğünden, düşünce çerçevesini sınırlandırmamaya çalışmış, olguların gösterdiği yolda ilerlemekten çekinmemiştir. Ve işte, nihayet şimdi karşısında ölüm vardır; hep unutmaya, görmezden gelmeye çalıştıkları ölüm… Freud yeterince hazır olduğunu hissettiğinde onunla yüzleşmeye hazırdır, ama ya diğerleri? “Psikanalitik literatürde bir yıkıcı dürtü düşüncesi ilk kez ortaya çıktığında kendi dirençsel tutumumu ve onu kabul edebilir hale gelmeme dek ne kadar zaman geçtiğini anımsıyorum. Başkalarının da aynı reddetme tutumunu göstermiş olmaları ve hâlâ gösteriyor olmaları beni pek de şaşırtmaz” (UTD, 287).

“Bu karşı çıkışta güçlü bir duygusal etmenin etkili olduğunu sanıyorum. Saldırgan bir dürtüyü tanımaya karar vermeden önce neden bu kadar uzun bir süreye gerek duyalım ki? Kuramımızı desteklemede açık ve herkesin bildiği olgulardan yararlanmakta neden duraksadık? Böyle bir amaca sahip bir dürtüyü hayvanlara yüklemek istemiş olsaydık olasılıkla çok küçük bir dirençle karşılaşırdık. Ama onu insan yapısına dahil etmek kutsal bir şeye saldırmak gibi görülüyor; pek çok dinsel önermeye ve toplumsal geleneğe de ters düşüyor. Hayır, insan doğal olarak iyi ya da en azından iyi-huylu olmalıdır” (RÇYGK, 121-2).

Ölüm Dürtüsü ve Kültür

Freud’a göre insanın doğal gereksinimlerini kolayca doyuramaması ve bu yolda karşılaştığı sınırsız tehlikeler, yani dışsal zorunluluklar, onu gerçekle kısmen uyum sağlamaya, kısmen de ona egemen olma çabasına itmiş; onu kendi türünden olanlarla ortak çalışmaya ve yaşamaya yöneltmişti. Bu da toplumsal olarak doyurulamayacak bir dizi dürtüsel itkiden vazgeçilmesini gerektiriyordu. Uygarlığın giderek ilerlemesiyle birlikte, dürtülerin bastırılması talebi de büyümüştü. “Önünde sonunda uygarlık tümüyle dürtünün terk edilmesi üzerine kurulmuştu” ve “çocukluktan olgunluğa yolculuğunda her birey kendi kişiliğinde insanlığın bu uysal bir teslimiyet durumuna gelişimini özetlemekte”ydi (RÇT, 179). “Uygarlık dürtüsel doyumdan vazgeçme sayesinde başarılmıştır ve aynı vazgeçmeyi sırayla her yeni gelenden ister. Bir bireyin tüm yaşamı boyunca dışsal zorlama sürekli olarak içsel olanla yer değiştirir. Uygarlığın etkileriyle bencil eğilimlerin, erotik öğelerin de karışımıyla, durmadan artan oranda özgecil ve toplumsal eğilimlere dönüşmesine neden olur” (UTD, 64-5). “Bireyin gücüyle topluluğun gücünün (bu) yer değiştirmesi uygarlığın belirleyici adımını oluşturur” (UTD, 262). Uygarlık, “amacı tek tek insan bireylerini bir araya getirmek ve bundan sonra aileleri, sonra ırkları, halkları, ulusları tek büyük bir birlikte, insanlık birliğinde birleştirmek olan Eros’un hizmetindedir.(…) Ama insanın doğal saldırgan dürtüsü, her birinin tümüne ve tümünün her birine düşmanlığı uygarlığın bu programına karşı gelir.(…) Ve şimdi uygarlığın evrimi artık bizim için karanlık değildir. [O], Eros ile Ölüm arasındaki, yaşam dürtüsüyle yıkım dürtüsü arasındaki savaşımı temsil” etmektedir (UTD, 289). 

Fakat, bir dakika… Eros’tan söz ederken histeriden, dönüştürmeden, klinik olgulardan, hastalardan söz ediyorduk. Ölüm’den söz ederken neden kültürü anlatmaya başladık? Çünkü ölüm, yaşam gibi gürültücü değildir. “Ölüm arzusu yaşam arzusu gibi konuşmuyor. Ölüm sessizlik içinde iş görüyor” (FF, 257). “Önce Eros’un karmaşıklığı içinde fark edilen ölüm dürtüsü, sadik bileşimiyle maskelenmiş olarak kalacak, bazen nesne libidosuna katılacak, bazen narsistik libidonun fazla yüklenmesine neden olacaktır. Eros seferber olup canlıyı kendisiyle, ben’i nesnesiyle, son olarak da bireyleri gitgide daha büyük gruplarla birleştirdikçe, ölüm dürtüsünün uzlaşmazlığı da sessizliğini gitgide daha az sürdürecektir. Eros ile Thanatos arasındaki kavganın ilan edilmiş bir savaşa dönüşmesi de bu sonuncu düzeyde olup biter.” Bu demektir ki, “…ölümün kendini göstereceği alan kültürdür” (FF, 266). “Şimdi de kültür ölüme karşı yaşamın ağır basması yönündeki büyük girişim olarak ortaya çıkmaktadır. En yüce silahı ise dışsallaştırılmış şiddete karşı içselleştirilmiş şiddeti kullanmaktır” (FF, 269).

Üstben

“Dışsallaştırılmış şiddete karşı içselleştirilmiş şiddet” ne demektir? Üstben’in ortaya çıkması demektir. “Uygarlık saldırganlığa ket vurmak için ona karşı gelen, onu zararsız hale getiren, belki de onu yok eden ne gibi araçlar kullanmaktadır?(…) Saldırganlığı içe alınmış, içselleştirilmiştir; aslında o geriye, geldiği yere gönderilmiştir -yani, kendi ben’ine yöneltilmiştir. Orada kendisini ben’in geri kalanına karşı üstben olarak örgütleyen ve şimdi ‘vicdan’ adı altında, ben’e karşı onun diğer, dışardaki bireyler üzerinde doyurmaktan hoşlandığı acımasız saldırganlığı eyleme sokan bir ben kesimi tarafından ele geçirilir. Acımasız üstben ile buna muhatap olan ben arasındaki gerilim bizim tarafımızdan suçluluk duygusu diye adlandırılır; kendini bir cezalandırılma gereksinimi olarak dışavurur. Bu nedenle, uygarlık bireyin tehlikeli saldırganlık arzusu üzerinde onu zayıflatıp silahsızlandırarak ve onun içinde tıpkı fethedilmiş bir kentteki garnizon gibi ona göz kulak olacak bir öğe oluşturarak egemenlik kurar” (UTD, 291-2).

“Dürtüden her vazgeçiş vicdanın dinamik bir kaynağı haline gelir ve her yeni vazgeçiş vicdanın katılığını ve hoşgörüsüzlüğünü artırır….söz konusu vazgeçmenin her zaman saldırganlıktan bir vazgeçme olduğunu varsayalım. Dürtüden vazgeçmenin vicdan üzerindeki etkisi o zaman doyumundan vazgeçilen her saldırganlık parçasının üstben tarafından üstlenilmesi ve onun (ben’e yönelik) saldırganlığını artırması olacaktır.(…) Çocukta kendisinden istenen dürtüsel yoksunluğun türü ne olursa olsun, onu ilk, ama yine de en önemli doyumlarını almaktan alıkoyan otoriteye karşı kayda değer miktarda saldırganlık gelişmiş olsa gerek; ama bu öç alıcı saldırganlığın doyumundan vazgeçmek zorundadır.(…) …özdeşleşme yoluyla saldırılmayan otoriteyi kendi içine alır. Otorite şimdi onun üstben’ine dönüşmüştür” (UTD, 297). Bu durumda, eğer üstben ölüm dürtüsünün içsel temsilcisi ise, klinikte de gözlendiği gibi, üstben’in ben’e nasıl davranacağını sadece çocuğun yetiştiği ortamdaki gerçek otorite figürleriyle deneyimlerinin belirlememesinin nedenleri anlaşılır hale gelir. Çünkü “…bir çocuğun geliştirdiği üstben’in sertliği hiçbir biçimde kendisinin karşılaştığı davranışın sertliğiyle denk değildir (…) Üstben oluşumunda ve bir vicdanın ortaya çıkışında doğuştan yapısal etmenlerle gerçek çevrenin etkileri birlikte davranırlar” (UTD, 298).

Haz İlkesi Yaşamın Değil Ölümün İlkesidir

Yeri gelmişken, psikanalitik çevrelerde bile kafa karışıklığı yaratan bir belirsizlik üzerine düşünmenin de tam zamanıdır. Bu belirsizlik, zihinsel aygıtın haz ilkesi uyarınca her tür uyarımı hoşnutsuzluk olarak algıladığı varsayımından kaynaklanır. Dönemin fizik bilgilerinden ödünç alınan bu ilke, birçok yerde “değişmezlik ilkesi” ile aynı anlamda kullanılır. Buna göre, zihinsel enerjide hiçbir hareketin gerçekleşmemesi, hiçbir uyarımın olmaması, yani, Nirvana durumu, cinsel dürtünün (libidonun) bir işlevi olarak düşünülüyordu. Oysa, ölüm dürtüsü üzerinde dururken gördük ki, her şeyi olduğu gibi bırakmaya, eski haline döndürmeye, değiştirmemeye çalışan güç, içimizdeki ölüm dürtüsüdür; hep bir şeyler yapmaya, kendimizi ve doğamızı değiştirmeye çalışan yaşam dürtüsü değil. O halde, “ölüm dürtüsü, haz ilkesinin basit bir ruhsal kopyası sayıldığı değişmezlik ilkesinin en çarpıcı örneği olarak açığa çıkmaktadır. Gerçekten de, ölüm dürtüsünü tanımlayan ‘önceki bir durumu yeniden oluşturma eğilimini’, ruhsal aygıtın, kendisindeki uyarılma miktarını olabilecek en düşük düzeyde tutma ya da hiç değilse değişmez kılma eğilimine benzetmemek olanaksızdır.(…) Eğer haz gerilimde azalmayı anlatıyorsa ve ölüm dürtüsü de canlının cansız olana dönüşüne işaretse, haz ile ölümün aynı tarafta olduğunu söylemek gerekir.” Ortaya çıkan sonuç şaşırtıcıdır: “Eros değişmezlik ilkesinin büyük istisnasıdır” (FF, 277-8).

Sonuç

İnsanlarda başlıca iki çeşit dürtünün, “korumaya ve birleştirmeye çalışan dürtüler ile tahrip etmeye ve öldürmeye çalışan dürtülerin” varlığı, hayatın, tıpkı kimi zaman coşkun akıp giden, kimi zaman durağanlaşan ve derin eğrenler yapan bir ırmak gibi, kâh birbirinden ayrılan, kâh kesişen, her hâlükârda o akışı etkileyen, hatta belirleyen en az iki büyük akıntıdan oluştuğunu unutturmamalıdır. Çünkü “…yaşam görüngüleri, her ikisinin de aynı zamana denk düşen ya da karşılıklı zıtlaşan eylemlerinden doğar.(…) Böylece örneğin kendini koruma dürtüsü kesinlikle erotik bir dürtüdür, ama eğer bu amacını gerçekleştirecekse saldırganlığı emrinde bulundurmalıdır. Böylece aşk dürtüsü de bir nesneye yöneltildiğinde eğer bu nesnenin mülkiyetini elde etmek istiyorsa, egemen olma dürtüsünün katkısına gereksinim duyacaktır. İki dürtü sınıfını tanımamızı bu kadar uzun süre engelleyen şey onları gerçek gösterileri içinde birbirinden yalıtmanın güçlüğüdür.(…) Bir eylem çok nadir olarak tek bir dürtünün itkinin işidir. Bir eylemi olası kılmak için böyle birleşik güdülerin bir karışımı bulunmalıdır” (UTD, 329-30). 

Ricoeur’ün çıkarımı bu bağlamda anlam kazanır: “Ölüm dürtüsünün patolojik olmayan bu öteki yüzü, simgeye ve oyuna geçişin içerimlediği gibi olumsuza, yokluğa, kayba egemen olmaktan oluşuyor olmasın?” (FF 250) “…oyunsu yineleme, travmatik nevrozdaki düşlerden farklı olarak, zorlamalı, saplantılı bir yineleme değil; yoklukla oynamanın anlamı, yokluğa egemen olmak ve yitirilen nesne karşısında etkin bir tavır takınmak. Bu andan itibaren de, Freudcu analizi açıklarken istemiş olduğumuz üzere, ölüm dürtüsünün bir başka yüzünü daha bulgulamış olmuyor muyuz? Patolojik olmayan, olumsuzluğa, yokluğa, yitime egemen olmaktan ibaret bir yüzünü? Ve bu olumsuzluk simgeden oyuna olan her tür geçişin içerimi değil midir? (FF 273)” 

Açık ki “canlılar, Spinoza’daki gibi kendilerini aşan dış güçler tarafından öldürülmezler; ölürler, bir iç-hareketle giderler ölüme: ‘Her canlı varlık iç nedenlerle ölür…her yaşamın hedefi ölümdür.’ Yaşamın kendisi değişme istenci, gelişme istenci değil, varlığını koruma istencidir. Eğer ölüm yaşamın hedefiyse, yaşamın tüm yenilikleri ölüme doğru dönüşlerden başka bir şey değildir ve sözümona varlığını koruma içgüdüsü, organizmanın kendini ölme tarzı, ölüme giden kendi tekil ölüm yolunu savunma girişiminden başka bir şey değildir. Değişikliği dayatan ise dış etmenlerdir, toprak ve güneştir, başka bir deyişle, yaşam öncesinin ortamıdır. İlerleme, yaşamın korunma amacını bu yeni düzlemde sürdürmek için kendini uyarladığı sıkıntı ve oyalanmadır” (FF 253). Freud Ricoeur kadar iyimser değildir: “İnsanların saldırgan eğilimlerini yok etmeye çalışmanın bir yararı yoktur” der. Peki, onca uğraş neden o halde? Bu soruyu Einstein’la birlikte kendine de sorar: “Neden siz ve ben ve başka bu kadar çok insan bu denli şiddetle savaşa baş kaldırıyoruz?” Aslında yanıtı karamsardır, fakat içinde iyimserliğe dair ipuçları da taşır: Evet, içimizde kaçınamayacağımız bir şiddet eğilimi vardır, fakat başka bir eğilimle birlikte… “Benim görüşüme göre bizim savaşa karşı çıkışımızın temel nedeni başka türlü yapamamamızdır. Organik nedenlerle öyle olmak zorunda olduğumuz için pasifistiz. Ve sonra tutumumuzu haklı çıkarmak için savlar üretmekte zorluk çekmeyiz.” Ya diğerleri, tüm insanlık? “İnsanlığın geri kalanının da pasifistler haline gelmesi için daha ne kadar beklememiz gerekiyor? Hiç belli olmaz. Ama bir şeyi söyleyebiliriz: uygarlığın gelişmesini besleyen her şey aynı zamanda savaşa karşı çalışır” (UTD, 332-5).

Kaynaklar 

Freud S. Ruhçözümlemesine Yeni Giriş Konferansları (RÇYGK) (Çev: Emre Kapkın, Ayşen Kapkın). Payel Yayınları, İstanbul, 1998 

Freud S. Ruhçözümlemesinin Tarihi (RÇT) (Çev: Emre Kapkın, Ayşen Tekşen Kapkın). Payel Yayınları, İstanbul, 2000 

Freud S. Haz İlkesinin Ötesinde (Metapsikoloji içinde) (Çev: Emre Kapkın, Ayşen Tekşen Kapkın). Payel Yayınları, İstanbul, 2002 

Freud S. Uygarlık Toplum ve Din (UTD) (Çev: Emre Kapkın). Payel Yayınları, İstanbul, 2004 

Freud S. Cinsellik Üzerine (CÜ) (Çev: Emre Kapkın). Payel Yayınları, İstanbul, 2006 

Paul Ricoeur. Yoruma Dair – Freud ve Felsefe (FF). Metis Yayınları, İstanbul, 2001

Yorumlar kapatıldı.

İletişim

+905452275336

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com