İNTİHARIN SIKLIK VE YAYGINLIĞI
İntihar belki de en çelişkin davranışlardandır. İnsanlar filogenetik ve ontogenetik geçmişlerinden dolayı hayatta kalmalarına yardımcı olan birçok davranış geliştirmişlerdir. Ancak, intiharda kişi kendisini bilerek tahrip eder. Üstelik hayatta kalma yasalarının karşı çıkmasına rağmen, intihara seyrek rastlandığı da söylenemez. ABD’de intihardan ölüm her yıl en az 30 000’dir ve bu sayı gerçeğin epey altında olabilir, çünkü kaza olarak bildirilen birçok ölümün intihar olması muhtemeldir. Örneğin, tüm ölümcül araba kazalarının % 15 kadarının gerçekte intihar olduğu tahmin edilmektedir5. Ayrıca, intihardan ölen her bir kişiye karşılık en az 10 katı intihar girişiminde bulunulmaktadır. O halde ABD’de her yıl çeyrek milyonun üstünde insan intihara kalkışmaktadır. Sonuç olarak bugün intihar ABD’de erişkinler arasında önde gelen sekizinci ölüm nedeni haline gelmiştir. 20. yüzyılın son yarısında ABD’de toplam intihar oranı 1990’la sona eren 5 yıllık dönemde en yüksek noktasına erişmiş, 2000’e doğru bu oran yaklaşık 1980’deki düzeyine inmiştir. Bunun nedeni belli değildir. (Ruhsal hastalıkların erkenden ortaya çıkarılması ve (özellikle ilaçlarla) tedavi edilmesiyle ilişkili olması umulur.) Toplam oranlar % 10 düşse de, ergenlerdeki düşme önemli ölçüde daha fazladır. Geçen yüzyılda nüfusun bazı alt grupları için intihar oranlarında önemli kaymalar olmakla birlikte, 100 000 kişide yaklaşık 20 olan intihara bağlı ölüm oranı önemli ölçüde sabit kalmıştır. Bu rakamın istisnaları (oranların belirgin biçimde yükseldiği) Büyük Depresyon yılları ve (oranların dramatik bir şekilde azaldığı) iki Dünya Savaşı yıllarıdır6.
Türkiye’de Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2008’de intihardan ölüm sayısı toplam 2816’dır. Bu sayı 1999’da 1853 iken, 2000’de 1802’dir. Oysa 2001’de keskin bir sıçrama yapmıştır: 2584. (Bu durum başka bir yazıda değerlendirilecektir.)
ABD’de kadınlar erkeklerden yaklaşık üç kat daha sık intihar girişiminde bulunmalarına rağmen, erkeklerin ölümle sonuçlanan intihar oranları kadınlardan kabaca üç kat daha yüksektir. Kadın intiharlarının daha az ölüme yol açmasının muhtemel nedenleri olarak şunlar öne sürülmüştür:
* Kadınların hap gibi daha az öldürücü, daha az şekil bozukluğu yapan, daha az acı verici yöntemler seçme eğilimleri
* Kadınların duygularını daha kolay dile getirme eğilimleri
* Kadınlar daha dürtüsel davranıp ellerinin altında ne varsa onu kullanma eğilimindeyken erkeklerin daha güçlü, maço ve planlı davranmaları sonucunda uzun süre intihar üzerine fikir yürütmeleri ve daha ölümcül yöntemler bulmaları
* Kadınlarda alkol kullanma eğiliminin daha düşük olması
* Kadınların ruhsal sorunları için daha kolay tıbbî yardım aramaları
* Kadınların ilişkilerinin erkeklerden daha yoğun olması, böylece, arkadaş ve aile gibi toplumsal destek ağlarına daha fazla sahip olmaları, sonuçta hem duygularını bu ağlar içinde daha çok tartışabilmeleri, hem de müdahale edecek birilerini daha kolay bulabilmeleri
Ancak, bazı ülkelerde (örneğin, Çin’de) ölümle sonuçlanan intihar oranlarının benzer düzeylerde olduğu ve kadınlar yaşlandıkça intihar oranların arttığı da belirtilmelidir7.
ABD’de beyaz erkek ve kadınlarda intihar oranları siyahlardan iki ila üç daha yüksektir. Bunun muhtemel nedenleri konusunda öne sürülen varsayımlar da şunlardır:
* Afrikalı Amerikalılar saldırganlıklarını daha fazla dışsallaştırma eğilimindedirler (bu yüzden cinayet oranları yüksektir)
* Afrikalı Amerikalılar oyunun kurallarının eşit olmadığını kavrar ve geleceğe dair özlemlerini ayrımcılık gerçeğine uyarlarlar, bu yüzden de daha az düş kırıklığına uğrarlar
* Afrikalı Amerikalıların güçlü aile ve kilise bağları koruyucu işlev görür
* Toplama kamplarındaki Yahudilerde olduğu gibi, ezilenler hayata kararlılıkla tutunurlar
Ancak, ilginç bir şekilde, aradaki açık üç kat iken iki kata doğru daraldığı görülmektedir. Bunun asimilasyonun bir yan ürünü mü, yoksa Afrikalı Amerikalı orta sınıfının genişlemesine mi bağlı olduğu belli değildir. Ayrıca, iki grubun sosyoekonomik durumları eşlendiğinde, aradaki fark azalmaktadır8.
Avrupa ülkeleri arasında intihar oranlarında büyük farklar vardır: İspanya ve İtalya gibi güney ülkelerinde oran en düşükken, Macaristan, Avusturya ve Danimarka gibi Orta Avrupa ve İskandinav ülkelerinde en yüksektir9. Bekarlar evlilerden iki kat daha sıklıkla kendilerini öldürmekte ve çocuksuz kadınlar çocuklu kadınlardan daha fazla intihar etmektedirler10. Boşanma ya da dul kalma intihar riskini 4 ila 5 kat artırmaktadır. Bunların dışında, Yerli Amerikalılar (muhtemelen kısmen ya da tamamen yüksek oranda madde kötüye kullanmaları, yüksek düzeyde yoksullukları ve daha fazla silaha sahip olmaları nedeniyle) ABD’de en yüksek intihar oranlarına sahiptirler. Protestanlar ve Yahudiler Katoliklerden daha yüksek oranlara sahiptirler; Müslümanlarda oran en düşüktür. Eşcinsel erkek ve kadınlarda oran karşıt cinsellerden daha yüksektir11.
Psikiyatrik Hastalıklar
İntihar davranışı neredeyse depresyon ile özdeşleşmiştir. Gerçekten de, halen depresif bir klinik tablo içinde yaşamakta hastaların diğer psikiyatrik hastalara göre daha sık intihar düşünceleri ve eylemleri sergilemeleri bir yana, geriye dönük çalışmalarda başarılı ya da başarısız intihar girişiminde bulunan kişilerin çok büyük bir bölümünde bu davranışlarının öncesinde depresyonda olduklarına dair işaretler bulunmuştur. Ancak, kimi yeni çalışmalar, ilginçtir, hastalarda diğer psikiyatrik durumlar değil de, sadece kaygı ve dürtü denetim bozukluklarının intihar düşüncelerini eyleme dökmelerine neden olduklarını göstermektedir. Ruhsal hastalıkların intihar davranışlarını öngörmek açısından gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasında fark yoktur12.
Gene yakın tarihli bir çalışmada daha önce intihar girişiminde bulunmuş olmak, erkek olmak, bekar olmak, toplumdan soyutlanmış yaşamak ve fiziksel sağlığının kötü olması risk etkenleri arasında sayılırken, umutsuzluk ve dürtüselliğin intihar davranışını en iyi öngören belirtiler oldukları sonucuna varılmıştır. Yaşlılarda bağımsızlığın kaybedilmesi, bilişsel çöküş, benlik değerinin azalması ve hayatn anlamını/amacını kaybetmesi de intiharı haber veren belirtiler arasındadır13.
Psikolojik Etkenler
Akademik psikolojide saldırganlık konusunda olduğu gibi laboratuar çalışmaları yapmak, intihar davranışında mümkün olmadığından, istatistiksel yöntemlerin kullanılması gerekmektedir. İntiharın bağımlı değişken olarak alındığı bu çalışmalarda diğer değişkenler de intiharı yordayan etkenler olarak kabul edilirler. Ancak, intihar gibi karmaşık varsayımlar sadece bu yöntemlerle incelenemezler. Buna rağmen, bu bölümde akademik psikolojik çalışmalarda öne çıkan “umutsuzluk kuramı” ile psikanalitik yaklaşım kısaca özetlenecekir.
a) Umutsuzluk Kuramı
Umutsuzluk kuramına göre14, çok istenen neticelerin ortaya çıkmayacağı ya da hiç istenmeyen neticelerin ortaya çıkacağı ve bu durumu değiştirmek için bir şey yapılamayacağı beklentisi depresyonun başlıca belirtilerinden biri olabilir. Umutsuzluğun başat olduğu depresyonların çekirdek belirtisi, intihar eğilimi olabilir15. Kişi nasıl umutsuzlaşır ve sonra da umutsuzluk depresyonu belirtileri, özellikle de intihar eğilimi geliştirir? Varsayılan zincir olumsuz olayların ortaya çıktığının ( ya da olumlu olayların ortaya çıkmadığının) algılanmasıyla başlar. Olumsuz olaylar fırsat yaratırlar. Bazı olgulara atfedilen nedenler, beklenen sonuçlar ve kendilikle ilgili çıkarsamalar umutsuzluk gelişmesine katkıda bulunurlar. Olumsuz olaylar olduklarından önemli sayılırlar; sürekli (kalıcı) ve bütünsel (bir çok sonuca yol açması muhtemel) nedenlere bağlanırlar; başka olumsuz olaylara neden olmaları beklenir; bunların kişinin eksik, değersiz ve kusurlu olduğunu ima ettikleri düşünülür16.
b) Psikodinamik Kuram
Freud Yas ve Melankoli’de depresyonun olduğu kadar, intiharın da psikodinamik temellerine açıklık getirir. Ona göre, bir sevgi nesnesinin kaybı, ilişkilerdeki çifte-değerliliğin (ambivalansın) açığa çıkması için de eşsiz bir fırsat sunar. Eğer nesneye yönelik sevgi, narsistik özdeşleşmede olduğu gibi, vazgeçilmesine karşın vazgeçilemeyen bir sevgiyse, bu nesneye kötü davranan, aşağılayan, acı çektiren ve bundan sadistik bir doyum bulan bir nefret işlemeye başlar. Melankolide -neredeyse- keyif verici bir hale gelen kendine eziyet çektirme tutumu, öznenin kendi benliğine dönmüş olan sadizm ve nefret eğilimlerinin bir doyumu anlamına gelir. Böylece hastalar bir yandan kendilerini cezalandırma yoluyla ilk nesneden intikam almayı, öte yandan hastalıkları yoluyla sevdiklerine işkence etmeyi başarırlar. Melankoliyi bu kadar ilginç ve tehlikeli kılan intihar eğiliminin çözümü de bu sadizmde saklıdır. Ben kendisine bir nesne olarak davranabilmesi; dış dünyadaki nesnelere düşmanlığını kendisine yöneltebilmesi sayesindedir ki, hayatı geliştiren itici güç olan benlik sevgisini bile yenilgiye uğratarak kendi yıkımına razı olacak hale gelir17.
Freud sonrasında psikanalitik düşünce içinde gelişen nesne ilişkileri kuramının intiharın bilinçdışı motivasyonları hakkındaki varsayımlarından biri şöyledir: 1) Füzyon (kaynaşma): daha önceki huzurlu bir evreyle, daha özgül olarak da anneyle birleşme arzusu ve 2) Früstrasyon (hüsran): kendine yönelik saldırganlık, hüsranla sonuçlanan öfke ya da içselleştirilen “kötü” ebeveyne zarar verme fantezisi18.
İntihar içsel bir ceza gibi görünse de, dışarıya yönelik cezalandırma unsurları da taşır; diğerlerinde üzüntü ve suçluluk doğurmayı amaçlar19.
İntiharın genetik bir temeli olduğunu göstermeye dönük kimi girişimler olmuştur. İntiharın istatistiksel olarak seyrekliği bu görevi güçleştirmiştir. Evlat edinme çalışmaları ve intihar etmiş tek ve çift yumurta ikizlerinin eşlerinde intihar oranının yüksek bulunması, genetik yatkınlığı desteklemektedir20. Ancak, bu konuya yöntembilimsel açıdan sağlam bir yaklaşım ikizleri kullanmaktır; bu yaklaşım da doğumdan sonra hemen birbirinden ayrılmış ve ayrı büyütülmüş yeterli sayıda tek yumurta ikizlerinin bulunmasını gerektirir. Bugüne değin intiharla ilgili olarak yayımlanan ikiz çalışmalarının hepsinde, sadece birlikte büyütülen tek ve çift yumurta ikizleri incelenmiştir. Alternatif bir yöntem, biyolojik ebeveynleri intihar etmiş olan evlat edinilmiş çocukları ebeveynleri intihar etmemiş olan evlat edinilmiş çocuklarla karşılaştırmaktır ki, bu konuda ileriye dönük bir çalışma yayımlanmamıştır. Ayrıca bu çalışmalar yapılsa bile, araştırmacıların kalıtımla geçenin bir duygulanımsal bozukluktan mustarip olma eğiliminden çok intihar etme eğilimi olduğunu göstermeleri gerekirdi21.
Depresyon sonucu intihar edenlerin beyin omurilik sıvılarında (BOS) serotonin ve onun metaboliti 5-hidroksi indol asetik asit düzeyleri düşük bulunmuştur. Silah, asma, atlama gibi daha şiddet içeren intihar yöntemleri kullananların serotonin düzeyleri, hap gibi daha az şiddetli araçlar kullananlardan daha düşüktür. Kumarbazlar, yangın çıkarıcılar ve dürtüsel kişilerde de bu oranların düşük bulunması, serotonin metabolizmasıyla ilgili sapmaların genel bir dürtü denetim bozukluğunun göstergesi olabileceğini düşündürmektedir22.
Biyopsikososyal Nedenler
Erken çocukluk travmaları kortikal-hipotalamik-adrenal ekseni bozarak kişileri hayatın sonraki dönemlerinde yaşayacakları strese duyarı kılmaktadır. Depresyondaki kişilerde sık olan alkol kullanımı da, hem serotonini düşürerek, hem de dürtüsellik üzerindeki ketlenmeyi kaldırarak intihara yatkınlığa katkıda bulunuyor olabilir23.
Toplumbilimsel Nedenler
Hem insan toplumu sui generis’tir; diğer tüm topluluk türlerinden nitel olarak farklıdır, kendine özgüdür (biriciktir), hem de toplumun ortak bilinci, sadece kendisini oluşturan bireysel bilinçlerin epifenomeni değildir24. O halde bu (toplumbilimsel) anlamıyla intihar, aynı zamanda toplumsal bir olgudur; intihar edenlerin bireysel olarak tek tek incelenmesiyle değil, toplumbilimsel bir yaklaşımla anlaşılabilir. Bu görüşle yola çıkan Durkheim, klasikleşen çalışması İntihar‘da25, intihar oranlarının, bireyin bir parçasını oluşturduğu toplumsal grupların bütünleşmesiyle ters orantılı olduğunu göstermiştir. Ona göre intihar esas olarak bir toplumda var olan kuralsızlığın (anominin) ölçüsüdür.
Durkheim bu varsayıma uygun olarak ve toplumsal yapısal ilkelere dayanarak intiharı üçe ayırır:
Özetle, iki büyük toplumsal özellik intiharla sonuçlanmaktadır: toplumsal bütünleşme (integration) ve toplumsal düzenleme (regulation). Yüksek düzeyde toplumsal bütünleşme elcil intiharla sonuçlanırken, yüksek düzeyde toplumsal düzenleme de yazgıcı intiharla sonuçlanmaktadır. Gene düşük düzeyde toplumsal bütünleşme bencil intiharla sonuçlanırken, düşük düzeyde toplumsal düzenleme de kuralsızlık intiharıyla sonuçlanmaktadır26.
Dinlerin Etkisi
Durkheim’e göre, intihar oranları uygarlığın kaçınılmaz sonuçları olan sanayi ve ticaretteki gelişmeler, dinsel kurumların yapısı, aile bütünlüğü, vb. toplumsal kurumlar –ve bunların toplumsal bütünleşmeyi ve düzenlemeyi etkilemesi- yoluyla belirlenir. Başka bir deyişle, dinsel kurumların intiharları azaltmaya yönelik etkileri, öteki dünya vaadlerinden ya da yasaklarından değil, toplumsal bütünleşmeye ve toplumsal düzenlemeye bulundukları katkıdan kaynaklanır. Bu tezi doğrudan ya da başka dolayımlarla ilişkisi içinde inceleyen çalışmalar olmuştur. Örneğin, ABD’de 1970’deki il intihar oranları üzerinde dinin etkisini analiz eden bir çalışma27, dinin intihar oranlarını etkilemeye devam ettiğini göstermiştir. Bu çalışmaya göre Katoliklik ve Evanjelik Protestanlık bu oranları azaltma eğilimindeyken, Kurumsal Protestanlık artırma eğilimindedir. Bu etkinin, dinin kendisinden çok, üyelerine sağladığı toplumsal ağlar sayesinde olduğu sonucuna varılmıştır. Oysa diğer çalışmalar28 tek başına bir dinin yaygınlığının değil, söz konusu bölgedeki türdeşliğinin intihar oranlarıyla ters orantılı bir ilişki gösterdiğini bulmuştur. Bu yazarlara göre, Katolikliğin intihar oranlarını düşürdüğü tespiti de tartışmalıdır; yeni çalışmalarda tekrarlanamaması bir yana, artırdığı bile gösterilmiştir. Dahası, boşanma oranları denetlendiğinde bu etki ortadan kalkmaktadır.
İntihar ve Cinsiyet
Durkheim’in kadınlar ve aile ile ilgili tezleri de sonraki çalışmalarla kısmen doğrulanmıştır. Sonuçta, aile bütünlüğünün intihar oranlarındaki değişmeyi güçlü bir şekilde öngördüğü gösterilmiştir. Ancak, evlilik erkeleri kadınlardan daha iyi korumaktadır, fakat çocukların varlığı da kadınları erkeklerden daha iyi korumaktadır. Bu sonuçların feminist açıdan bir gözden geçirmesini Lehmann yapmıştır29:
Durkheim “Toplumda İşbölümü” kitabında modern toplumun karmaşıklaşan yapısının işbölümünü zorunlu kıldığını, bunun mekanik toplumsal dayanışmanın yerine organik toplumsal dayanışmayı koyduğunu; böylece işbölümünün zorunlu, yararlı ve ahlakî olduğunu söyler. Cinsel işbölümü de evlilik dayanışmasının kaynağıdır. Ruhsal hayatın iki büyük işlevi birbirinden ayrılır; cinslerden biri duygusal işlevleri üstlenirken diğeri entelektüel işlevleri üstlenir. Her şey evrimleşirken, toplumun dışında kalan kadın da aynı kalır. Geleneksel aile doğanın ve toplumun kesişmesini ve bütünleşmesini temsil eder: Doğanın, yani, üremenin, mahrem alanın ve toplumun, yani, üretimin, toplumsal alanın30….
Sapma aşırı bireyselleşmeden ya da, tersine, yetersiz toplumsallaşmadan ötürü ortaya çıkar. İşbölümü aracılığıyla ortaya çıkan ayrı ayrı varlıklar başlangıçta bütünleşmemiş, düzenlenmemiş; bencil ve kuralsız bireyler de antisosyal olma eğilimindedirler; ortak kimlikten saparlar. Oysa kadınlarda intihar oranlarının düşüklüğü onların asosyal varlıklar olduğu teziyle çelişir, çünkü asosyal varlıklar daha sık intihar etmelidirler. Kadın asosyal olduğu için, toplumsal bütünleşmeye ihtiyacı yoktur, o nedenle bencilliğe/bencil intihara eğilim göstermez31.
Evlilik erkeklerde intihar oranlarını azaltırken kadınlarda yükseltmektedir. Demek ki, evlilik erkeklere yararken kadınlara zarar vermektedir. Bu tespit Durkheim’in kadınlarla erkekler arasındaki organik dayanışma kuramını sorunlu hale getirir. Boşanma oranı ile evli erkeklerin intihar oranı doğru orantılıyken kadınlarınki ters orantılıdır. Neden? Erkek doğası gereği toplumsaldır. Cinselliği bile doğal değil, toplumsaldır; fiziksel değil, zihinseldir. “Zihinsel” bir fenomen olarak erkek cinselliği biyolojik düzenlemeye tabi değildir; toplumsal düzenleme gerektirir. Erkekler için evlilik böyle bir düzenleme sağlar; tatmin edilemez cinsel arzusunu doyurur, nesnesini tanımlar ve sınırlandırır. böyle bir düzenleme olmadığında erkekler evlilik ya da cinsellik konusunda anomiye uğrarlar. Erkeklerde intiharın yüksek oranda olmasının nedeni bu anomidir32.
Kadın ise, doğası gereği asosyaldir; onun cinselliği biyolojik olarak düzenlenir; sınırlanır ve doyurulur. Bu nedenle, evlilik gereksiz bir düzenlemeyi temsil eder. Evlilik, onun durumunu kalıcı hale getirip sabitleyerek tüm çıkış yollarını kapatır. Böylece, ayrı bir intihar türü gerekli hale gelir: Yazgısal intihar. Aşırı düzenlemeden kaynaklanan bu intihar türü, boşanmanın yasaklandığı yerlerde kadınlarda intihar oranlarının yüksek olmasından sorumludur. Yazgısallık ilkellerle ve kadınlarla sınırlı olduğundan, Durkheim onu ilgiye değer bulmaz ve bir dipnota havale eder. Kadınların yazgısal intiharı kölelerin ve “aşırı fiziksel ve ahlakî baskı”dan kaynaklanan diğer intiharlarla karşılaştırır33.
1980’de yayımlanan bir çalışmada34 da, 50 Amerikan eyaletinden alınan verilerin analiziyle, boşanma oranının intihar oranıyla yakından ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ancak, çalışmada erkekler ve kadınların ayrı ayrı ele alınmaması ilgiye değer bir eksikliktir. Sonuçta evlilik ve boşanmanın kadınlar ve erkekler üzerinde zıt etkisinin olması Durkheim için kuramsal bir sorun yaratır. Bu yüzden, yasal boşanmaya karşı çıkar. Kapitalizmin eğiliminin dışlanan grupların topluma daha çok dahil edilmesi yönünde olduğundan, Durkheim’in kuramının bu gelişmeler ışığında yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir35.
Cinsiyetin intihar üzerine etkisini toplumsal bütünleşme süreçleri aracılığıyla gösterdiği savunulduğuna göre, aile ilişkilerini ve dolayısıyla bu toplumsal bütünleşmeyi etkilemesi muhtemel olan kadınların işgücüne katılım miktarının (KİK) ile intihar oranları ilişkisini araştırmak ilginç olabilir. Bu konu üzerine iki farklı kuramsal temelden yola çıkan bir çalışmada KİK’nın hem erkekler, hem de kadınlarda stres yarattığını; rol çatışması ve fazla yüklenmeye bağlı olarak intiharın artmasının beklendiğini öne süren “statü bütünleşmesi” kuramı36 ile KİK’nın ailenin gelir düzeyini yükselterek zarardan çok yarar sağladığını savlayanların “rol birikmesi/genişlemeci” konumu karşılaştırılmıştır. Bu iki görüşü bireştiren araştırmacı, bir dönem (1948-1963) KİK’na duyulan antipati nedeniyle KİK’nın ilk kurama uygun olarak kadın ve erkeklerde intihar oranını artırdığını, oysa başka bir dönem (1964-1980), ikinci konuma uygun olarak, KİK ile kadın intiharları arasında ilişkinin ortadan kalktığını göstermektedir, çünkü bu ikinci dönem cinsiyet rollerinin değiştiği ve KİK’nın kültürel olarak desteklendiği bir dönemdir. İkinci kuram da KİK’nın kadın intiharlarına etkisini açıklasa da, erkeklerde neden azalma görülmediğini açıklayamamaktadır. Bu nedenle, KİK’nın kadınlar için yararlı olsa da, erkeklerin hayatını kolaylaştırmadığı söylenebilir37.
Felsefe’nin başlıca uğraşının zaten ölüm ve yaşam gibi kavramlar olduğu düşünülürse, intihar gibi çok kapsamlı bir konunun tüm felsefî yönlerinden söz edilmesinin mümkün olamayacağı anlaşılacaktır. Bu nedenle burada sadece intihar üzerine düşünmüş ve yazmış olmasıyla tanınan Camus’un bu konudaki düşünceleri özetlenecektir38. Camus de Sisyphus’a “Gerçekten ciddiye alınması gereken sadece bir felsefi sorun vardır; bu da intihardır.” diye başlar.
Camus intiharı “Saçma” (Absurd) kavramıyla ilişkisi içinde ele alır. Saçma, ona göre, varoluşumuzdaki en temel trajik uyumsuzluğu ifade eder. Saçma, hayatta düzen, anlam ve amaç bulma arzumuz ile “evrenin” bunun karşısındaki boş, kayıtsız “sessizliği” arasındaki çarpışmanın ya da yüzleşmenin ürünüdür. Kaderimiz budur bizim: Istıraplarımıza kayıtsız ve itirazlarımıza sağır bir dünyada yaşamak. Bu sorunun, ikisi kaçış, biri gerçek çözüm olmak üzere, üç olası yanıtı vardır.
İlk seçim düz ve basittir: fiziksel intihar. Eğer temel bir amaç veya anlamı olmayan bir hayatın yaşamaya değmediğine karar verirsek, basitçe kendimizi öldürmeyi seçebiliriz. Camus bu çözümü korkakça bulur ve reddeder. Bu gerçek bir isyan değil, hayatın inkarı, ondan vazgeçmedir.
İkinci seçim dinsel çözümdür; Saçma’nın ötesinde aşkın bir teselli ve anlam varsayar. Camus buna “felsefi intihar” der. Bu çözümü de açık bir kaçamak ve sahtekarlık olarak reddeder. İnanan, kendisiyle ve dünyayla saçma yüzleşmeden kaçınmak için kendisini ortadan kaldırmak yerine, basitçe hoş olmayan dünyayı ortadan kaldırır ve bir metafizik abrakadabra yoluyla onun yerine daha kabul edilebilir olanını koyar.
Tek otantik ve geçerli seçim olan üçüncüsü, basitçe saçmalığı kabul etmek, daha da iyisi onu benimsemek ve yaşamaya devam etmektir. “Eğer bir anlamı yoksa, hayat çok daha iyi yaşanabilir.” Bu tinsel cesaret ve metafizik isyan seçeneğinin mükemmel örneği, mitsel Sisyphus’tur. Sonsuza kadar kayasıyla uğraşmaya yazgılı, bu zor durumun tümüyle umutsuzluğunun bilincinde olan Sisyphus, gene de itmeye devam eder. Böyle davranarak isyan ruhunun ve insanlık durumunun en güzel simgesi haline gelir. Her gün, kazanamayacağını bildiğin bir kavgaya uyanmak ve bunu zekâyla, lütûfla ve başkalarına sevgiyle, hatta bir görev duygusuyla yapmak, Saçma’yı hakikî bir kahramanlık ruhuyla karşılamaktır.
Dinsel düşüncelerin çoğunda intihar günahtır; topluma zarar verir, Tanrı’nın hükümranlığını ihlal eder. Ötanazi de gerçek şifacı ile yapılan kutsal sözleşmenin bozulması; şeytanla suç ortaklığıdır. Papa II. John Paul ötanaziyi Batı’daki “ölüm kültürü”nün bir örneği olarak yorumlar. İslam’da da hekim iyileştirme taahüdüne giren kimsedir; bu kutsal rolü ihlal edemez39. Üstelik, hayatın çekilmez olmasının, ölümün gecikmesinin bir hikmeti vardır. Bu nedenle, birinin hayatını sona erdirmek, Allah’ın gücüne ortak koşmaktır40. “Her kim, Allah’ın ona dünyada ve ahirette asla yardım etmiyeceğini sanıyorsa, hemen yukarıya bir ip uzatsın, sonra (kendini boğup) nefesini kessin de bir baksın, (baş vurduğu) hilesi öfkesini giderecek mi?”41 Öte yandan, özgür iradeye sahip bir bireyin onurunu koruması, kendi yazgısına karar verebilmesiyle; ölümünün zamanlamasını, koşullarını ve yöntemini seçebilmesiyle mümkündür. Ayrıca, dinsel öğretiler sevgi, merhamet ve şefkat gibi değerlerin olumlanmasıdır da. Fanî hayatın amacı maddî dünyadan kopmak; gerçek benliğin beden-zihin kompleksinden özgürleşmektir. Doğu bilgeliğinin Ahimsa kuralı, hayatın korunmasına büyük bir saygı duyulmasını, hisseden canlılara zarar verilmemesini buyurur. Gerek Hinduizm, gerekse Budizm’de hayatı tahrip eden bir eylem olarak intihara karşı çıkılır, ancak, her iki gelenekte de ölüm arayışında kişinin kendisine saygıyla (ya da kendine zarar vermekle) ilgili nedenler ile başkalarına saygı güdüleri arasında ayrım yapılır. Örneğin, çocuğu öldüğü için (ya da ekonomik güçlüklerden dolayı) intihar etmek, ahlakî olarak kınanacak bir eylemdir, oysa manevî güdülerle ölüm arayışında farklı bir bakış açısı ortaya çıkar. Bakım vermenin aile üzerinde oluşturduğu ağır yükten kaçınmak için tedaviyi bırakmaya karar vermek buna bir örnektir. Kişisel acılar kişinin kendisini denetimini ve zihinsel berraklığını engellediğinde hayatın kısaltılmasına izin verilebilir42.
ABD’de gözlemlenen yılda 30 000 intihardan ölüm, bu kadar insanın yakınlarının intihardan sonra karmaşık bir yas süreciyle başa çıkmaları gerektiği anlamına gelir. (Türkiye’de bu oran yılda 2800 civarındadır43). Özellikle çocuklar için daha da güçleşen bu görev, gelişim döneminin kendine özgü sorunları, yaşayan ebeveynin sıcaklığı ve bakım yeteneği, damgalamanın etkisi, aile ortamı gibi etkenlere duyarlıdır. İstikrarlı bir aile ortamı gibi olumlu psikososyal etkenler koruyucu bir rol oynayabilir. Bu görevin yeterince başarılamadığı durumlarda major depresif bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, yüksek risk alma davranışları, akademik başarıda düşüş, sosyal uyumun bozulması ve boş zaman etkinliklerinde azalma görülebilir. Erken yaşta ebeveyn kaybı, erişkin yastan farklı olarak, yas tutan çocuğun kişiliğinin, kimliğinin ve dünya görüşünün içine alınır. Çocuklar için yas bitmez.
Geleneksel psikanalitik düşüncede yeni ilişkilerin kurulabilmesi için yas tutanın ölenle bağlarının koparılması nihai görevdir. Oysa “bağların süregitmesi” anlayışına göre, yas tutmanın çok önemli ve sağlıklı bir parçası da ölenle dinamik ilişkiyi sürdürmektir. Bu sayede ebeveynin olumlu yönleri kendilik kavramının içine alınır ve yaşayanın mirası haline gelir. Hayatta kalan ebeveyn ölene saygısını sürdürüp onun hakkında konuşarak, onu anımsatıcı etkinliklere katılarak ve ölene ait kimi nesneleri çocuğa başlayarak onun ölen ebeveyni yeniden inşa etmesini kolaylaştırabilir. Ölüm nedeninin gizlenmesi çocukları yaslarını bütün cesametiyle dışa vurmaktan alıkoyarak çocuğun majik/fantastik açıklamalara başvurmasına yol açabilirken, çok iyi niyetli açıklamalar da çocuğa zarar verebilir. Bu süreçte unutulmaamsı gereken ilke şudur: Her çocuk kendine özgüdür, tektir44.
Gerek toplumbilimsel, gerekse ruhbilimsel çalışmalardan çıkan temel sonucun şu olduğunu düşünüyorum: Kişiyi somut olarak başka kişilere; arkadaşlara, aileye, akrabalara, toplumun diğer üyelerine ya da soyut olarak çeşitli düşüncelere, amaçlara, inançlara, vb. bağlayan sağlıklı bağlar intihara karşı koruyucu bir işlev görmektedirler. Ancak, bu işlevin sağlıklı bir şekilde yürüyebilmesi için, toplumun ve onu oluşturan yapıların bu tür bağları zorunlu olmaktan çıkararak –ister ülkede ya da dünyada, isterse ev içinde olsun- gönüllü birlikteliklere çevirmesi gerekmektedir.
1 Durkheim E. İntihar. Le Suicide (Çeviren: Özer Ozankaya) Cem Yayınevi, İstanbul, 2002
2 Campbell CS. Euthanasia and religion. The Unesco Courier 2000; 1: 37-9
3 Palgi P, Abramowitch H. Death: A cross-cultural perspective. Ann Rev Anthropol 1984; 13: 385-417
4 Palgi P, Abramowitch H. Death: A cross-cultural perspective. Ann Rev Anthropol 1984; 13: 385-417
5 Finch JR, Smith JP. Psychiatric and legal aspects of automobile fatalities. Springfield, Ill: Thomas, 1970
6 Sudak HS. Psychiatric Emergencies: Suicide. Kaplan and Sadock’s Comprehensive Textbook of Psychiatry içinde. Eight Edition, Vol II. (Editörler: Sadock BJ ve Sadock VA.) Lippincott Williams and Wilkins, Philadelphia PA: USA, 2005
7 Türkiye İstatistik Kurumu. www.tuik.gov.tr
8 Sudak HS. Psychiatric Emergencies: Suicide. Kaplan and Sadock’s Comprehensive Textbook of Psychiatry içinde. Eight Edition, Vol II. (Editörler: Sadock BJ ve Sadock VA.) Lippincott Williams and Wilkins, Philadelphia PA: USA, 2005
9 agy
10 Diekstra RFW. The epidemiology of suicide and parasuicide. Arch Suicide Res 1996, 2: 1-29
11 Hoyer G, Lund E. Suicide among women related to number of children in marriage. Arch Gen Psychiatry 1993; 50: 134-7
12 Nock MK, Hwang I, Sampson N, Kessler RC, Angermeyer M, Beautrais A, et al. Cross-national analysis of the associations among mental disorders and suicidal behavior: Findings from the WHO World Mental Health Surveys. PLoS Medicine 2009; 8: 1-17
13 Neufeld E, O’Rourke N. Impulsivity and hopelessness as predictors of suicide-related ideation among older adults. Can J Psychiatry 2009; 10: 684-92
14 Abramson LY, Alloy LB, Hogan ME ve ark. The hopelessness theory of suicidality. Springer US, 2002
15 Joiner, Thomas (Editor); Rudd, M. David (Editor). Suicide Science: Expanding the Boundaries. Hingham, MA, USA: Kluwer Academic Publishers, 2000. p 39
16 agy
17 Freud S. Yas ve Melankoli. Metapsikoloji içinde. (Çev: Emre Kapkın, Ayşen Tekşen Kapkın), Payel Yayınları, İstanbul 2002
18 Hippler AE. Fusion and frustration: Dimensions in the cross-cultural ethnopsychology of suicide. Am Anthropolog 1969; 6: 1074-87
19 agy
20 Özalp E. İntihar davranışının genetiği. Türk Psikiyatri Dergisi 2009; 1: 85-93
21 Joiner, Thomas (Editor); Rudd, M. David (Editor). Suicide Science: Expanding the Boundaries. Hingham, MA, USA: Kluwer Academic Publishers, 2000. p 31
22 Sudak HS. Psychiatric Emergencies: Suicide. Kaplan and Sadock’s Comprehensive Textbook of Psychiatry içinde. Eight Edition, Vol II. (Editörler: Sadock BJ ve Sadock VA.) Lippincott Williams and Wilkins, Philadelphia PA: USA, 2005
23 agy
24 Fisher GA, Chın KK. Durkheim and the social construction of emotions. Social Psychology Quarterly 1989; 1: 1-9
25 Durkheim E. İntihar. Le Suicide (Çeviren: Özer Ozankaya) Cem Yayınevi, İstanbul, 2002
26 Joiner, Thomas (Editor); Rudd, M. David (Editor). Suicide Science: Expanding the Boundaries. Hingham, MA, USA: Kluwer Academic Publishers, 2000. p 39
27 Pescosolido BA, Georgianna S. Durkheim, suicide, and religion: Toward a network theory of suicide. Am Sociol Rev 1989; 1: 33-48
28 Ellison CG, Burr JA, McCall PL. Religious homogeinity and metropolitan suicide rates. Social Forces 1997; 1: 273-99
29 Lehmann JM. Durkheim’s theory of deviance and suicide: A feminist resonsideration. Am J Sociol 1995; 4: 904-30
30 agy
31 agy
32 agy
33 agy
34 Stack S. The effect of marital dissolution on suicide. J Marriage and Family 1980; 1: 83-92
35 Lehmann JM. Durkheim’s theory of deviance and suicide: A feminist resonsideration. Am J Sociol 6995; 4: 904-30
36 Stack S. The effect of female participation in the labor force on suicide: A time series analysis, 1948-1980. Sociological Forum 1987; 2: 257-77
37 agy
38 http://www.wikipedia.org Camus maddesi (21 Ocak 2010’da indirildi)
39 Campbell CS. Euthanasia and religion. The Unesco Courier 2000; 1: 37-9
40 Oğuz NY. Euthanasia in Turkey: Cultural and religious perspectives. Eubios J Asian Int’l Bioethics 1996; 6: 170-1
41 Kur’an, Hac Suresi
42 Campbell CS. Euthanasia and religion. The Unesco Courier 2000; 1: 37-9
43 Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). www.tuik.gov.tr
44 Hung NC, Rabin LA. Comprehending childhood bereavement by parental suicide: A critical review of research on outcomes, grief procecss, and interventions. Death Studies 2009; 33: 781-814
Yorumlar kapatıldı.