//
Arşiv

jung

This tag is associated with 3 posts

Freud ve Jung’un Parapsikolojik İlişkileri

Bilim ve Ütopya, 2020.

“Gerçeklik ile bizim gerçeklik hakkında düşünüp söylediklerimiz arasında büyük bir boşluk vardır. (…) Bilgelik, zihnin gerçekliği yalnızca temsil ettiğini, gerçek olanla değil, sözcük-imgelerle çalıştığını ve hiçbir insanın gerçek olanı bilemeyeceğini kavrayarak başlar.” (Kovel, Tarih ve Tin)

Uzağı görme, kehanet, telepati, falcılık gibi parapsikoloji konularının akıldışı (irrational) oldukları tartışma götürmez. Ancak, aklı (ve bilimi) bugünkü dar sınırları içine hapsetmenin, Kovel’i izleyerek söylersem, akli-olmayan (non-rational) ile akıldışı-olan (irrational) arasındaki sınırları bulanıklaştırarak “dünyanın büyüsünü yitirmesine” büyük ölçüde katkıda bulunduğunu, oysa her alanda, örneğin,  ezilenleri özgürleştirmeyi gündemine alan her sosyolojide ve psikolojide, bu eksikliği giderilmiş bir tinsellik hareketinin hepimiz için geleceğe dönük umutları yeniden besleyeceğini düşünüyorum. Bu yazıda, böylesine devasa bir işe kalkışmayacağım elbette. Sadece, psikolojinin iki büyük figürü (Freud ve Jung) üzerinden akıl ve akıl-dışı diyalektiğinin tarihsel bir örneğini kısaca öyküleştirmeye çalışacağım. Başlamadan önce, yanlış anlamaları önlemek için, tin (spirit) derken, orada, ötede, öbür tarafta, öylece bizi bekleyen, dünya-dışı, mistik, sabit bir “şey”den çok, Kovelci anlamda “diyalektiğin hareketinde ve doğanın özgürleşmesiyle ilişkili olarak tarihsel kopuşların (tahakkümlerin) aşılması sürecinde ortaya çıkan” bir “şey”i kastettiğimi belirteyim. Buradaki tahakküm ilişkisi, Kovel’e göre, “doğanın yenilgiye uğratılışı, kutsal olanın kaybedilişi ve bütünün birbirinden kopmuş parçalara ayrılışı” ile birlikte ortaya çıkmıştır. O halde, anladığım kadarıyla, özgürleşme de, doğayla organik bütünlüğün yeniden kurulması, kutsallığın hayatın içine alınması ve bütüne yönelme, onu sezmeye, anlamaya, bilmeye çalışma çabası olacaktır.

Kurtlarla Koşan Kadınlar’ın Çevirmeni Hakan Atalay ile Söyleşi

(Söyleşi, Martı Dergisi’nde yayımlandı. Link: http://Kurtlarla Koşan Kadınlar’ın Çevirmeni Hakan Atalay ile Söyleşi)

Yazar Yasemin Sungur

“Öyküler ilaçtır” der Kurtlarla Koşan Kadınlar…

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabı on yıldır hayatımı etkileyen önemli kitaplardan biri. Okurken onlarca kitaba daha yönlendirdi beni. İç sesimi daha etkin dinlememi sağladı. Kitap ile Sohbet’te baş konuğum oldu. Kadın gruplarıyla üzerinde derinlemesine çalıştığımız bir kitap oldu çeşitli sivil toplum kuruluşlarında.

Dr. Clarissa Pinkola Estes’in 20 yılı aşkın sürede tamamlayıp tüm dünyayla paylaştığı Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının çevirmeni Hakan Atalay  ile söyleştik. Sohbetimize eşlik etmeniz bizi mutlu eder.

Hakan hocam, kendinizi nasıl anlatmayı seviyorsunuz? Neler yapıyorsunuz?

Hekimim. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde klinisyen ve öğretim üyesi olarak çalışıyorum, yani, hem hasta görüyorum, hem de ders veriyorum. Ayrıca, üniversitemizin Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programında “psikodinamik psikoterapi” ve “psikodinamik süpervizyon” dersleri veriyorum. Ek olarak, geçen yıl üniversitemizde öğrencilere ve çalışanlara hizmet veren bir “psikoterapi merkezi” açtık. Adı, Yeditepe Üniversitesi Psikoterapi ve Eğitim Merkezi (YUPEM). Orada bilişsel davranışçı ve psikodinamik yaklaşımlarla çalışan iki psikoterapistimiz var. Öğrenci Dekanlığı ve orada çalışan diğer psikolog ve psikolojik danışman arkadaşlarla iyi bir işbirliğimiz var. Ben de psikiyatri dışında psikanaliz, sinirbilim, bu ikisini birlikte anlamaya çalışan nöropsikanaliz, politik psikoloji ve genel olarak kültür ile ilgileniyorum.

Kitapla ilk karşılaşmanız nasıl oldu? Ne zaman okudunuz? Çevirisini yapmaya nasıl karar verdiniz?

Tek bir uzmanlık tercihinin yapıldığı ilk merkezi sınavla Bakırköy’de psikiyatri ihtisasına başladım. Bakırköy’ün reform dönemleriydi, tımarhaneden hastaneye dönüşmeye çalışıyordu. Biz psikiyatri isteyen 40 kadar asistan hevesle uzmanlık için oraya gelmiştik. Çeşitli düşüncelerden olsak da, çoğumuz okumayı, tartışmayı, düşünmeyi seviyorduk. Ben hem İngilizcemi ilerletmek için, hem de kültürel faaliyetlerimizin bir parçası olarak, Fatih’in (Altınöz) öncülüğünde çıkardığımız Şizofrengi dergisine, Cumhuriyet Dergi’ye, vs. çeviriler yapıyordum. Bu sırada okuduğum bir kitabı da amatörce çevirmeye başlamıştım. İlk çevirim odur: Dinamik Psikiyatri. Bu süreçte Ayrıntı Yayınları’nın genel yayın yönetmeni Ömer Faruk ile tanıştım. Onun isteğiyle Şizofrengi için bazı bölümlerini çevirdiğim Russell Jacoby’nin Social Amnesia kitabının tümünü çevirdim ve Belleğini Yitiren Toplum adıyla Ayrıntı’dan yayımlandı. Ömer Faruk ile görüşmelerimiz sırasında Women Who Run With the Wolves kitabını vererek bakmamı ve değerlendirmemi istedi. Ben de çevrilmesinin iyi olacağını söyledim. Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının çevirisi böyle başladı. Neyse ki çeviri sırasında Ömer Faruk süre konusunda beni sıkıştırmadı ve ben de böylece geniş zamanlarda oyalanarak ve zevkle kitapla uğraşabildim.

Yazar ile tanıştınız mı? Mesleki çalışmalarda bulundunuz mu?

Yazarla tanışmadım. Ortak ilgi alanımız Jung oldu. Kitaptan sonra Jung’u daha derinlemesine okudum ve anlamaya çalıştım diyebilirim. Bu sıralarda Ursula Le Guin’in kitaplarını okuyor olmam da Jung okumalarımı daha renkli bir hale getirdi diyebilirim.

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabı sizde nasıl izler bıraktı? Benim ve birçok kadının başucu kitabı, sizde durum nasıl?

Kitaptan çok şey öğrendim. Onun sayesinde kendime, kadınlığa, kendi dişil yanıma ve doğaya bakışım derinleşti. Psikodinamik psikoterapide düşlerin önemli bir yeri vardır; hem tanı, hem de tedavi için. Düşler bilinçdışının dilini, yani, birincil süreç düşünce biçimini kullanır. Masallar da öyle. Dolayısıyla, masal çözümlemesi, düşlerin, hastalık belirtilerinin, herhangi bir edebi metnin ya da bir sanat yapıtının ruhsal çözümlemesinin bir benzeridir. Bireysel olarak nasıl ki düşler bizlere bilinçdışımıza dair bir şeyler anlatıyorsa, masallarlar da içlerinde ortak bilinçdışımıza dair ipuçları barındırır.

Öyküler ve çözümlemeleri bizim coğrafyamızın kadınları için de neden bu kadar etkili?

Kitapta masallar var. Dolayısıyla, kitapta anlatılanlar insanlığın ortak bilinçdışından köken alıyor. Bu da şu demektir: Kitaptaki anlatılar zaman ve mekan tanımıyorlar. Zaten, çoğu masalın hangi coğrafyadan köken aldığının izini sürdüğünüzde, Güney Amerika’ya, Kanada’ya, Doğru Avrupa’ya, Afrika’ya, Asya’ya, yani, dünyanın bütün coğrafyalarına uzandığını görmek mümkün. Bu yüzden kitaptaki masalların bizim coğrafyamız için de geçerli, evrensel konular içerdiğini söyleyebiliriz.

Mesleğinizi yaparken kitap tavsiye ediyor musunuz? Bu kitabı tavsiye ettiniz mi? Bir erkeğe tavsiye eder misiniz?

Psikoterapilerimde düzenli bir şekilde kitap tavsiyesinde bulunmuyorum. Kimi zaman kitap tavsiyesi isteyen hastalarıma da iyi yapıtları; iyi yazarları, iyi edebiyatı, özellikle de klasikleri okumalarını öneriyorum. Hayatında kendini sıkışmış hisseden, çıkış arayan, ama bulamayan, bu yüzden çaresizlik yaşayan ve psikoterapi için -zaman ve/veya para açısından- çok imkanı olmayan birkaç hastama da bu kitabı önerdiğim oldu.

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabını okuyan erkek okurlar ile sohbet etme, kitabı değerlendirme deneyiminiz oldu mu? İzlenimleriniz neler?

Kitapla ilgili izlenimlerden ve tartışmalardan uzak durdum. Ya bana ulaşmadılar ya da ben yaklaşmadım. Son zamanlarda bu kitap üzerinden bir araya gelen bir grubun bir toplantısına katılma imkanım oldu. Gerek kadınların, ama özellikle de erkeklerin kitabı anlaması, özüne girebilmesi, bu yolla kendisine bakmayı öğrenebilmesi için epey çalışılması gerektiğini fark ettim. Bana okuyan herkes için kitapta açık mesajlar var gibi gelmişti, oysa diğer metinler gibi bu anlatıların da üzerinde emek harcanması gerektiğini yaşayarak görmüş oldum. Bu söyleşiyi de biraz bu yüzden kabul ettim. Şimdi kitapla ilgili okuma gruplarının oluşmasını ve buralarda bir kolaylaştırıcının desteğiyle farklı fikirlerin tartışılmasını çok değerli buluyorum.

Böyle bir kitap erkekler için yazılsaydı, hangi canlı ile eşleşirdi erkekler?

İlk aklıma gelen, kartal oldu. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’ni tanık olarak gösterebilirim. Orada insanlar, cüceler, hobitler, elfler, orglar, troller, vs.nin yanında kurtlar ile kartalların savaşını da görmek mümkün. Hatta kurtlar ile kartalların savaşı, biraz abartarak söylersem, Doğu ile Batı’nın da savaşı gibi de görülebilir. Eğer böyleyse, birbirini tamamlayan iki kutbun bu hayvanlar -kurtlar ile kartallar- tarafından temsil edildiğini iddia edebilirim.

Kitaptan bir öykü seçseniz bu hangisi olur? Neden?

Benim kitaptaki favori öyküm “Bilge Vasalisa” diyebilirim. Masalların tümünde kendini gösteren, kültüre katılma, erginlenme süreçlerini en derin ve en karmaşık haliyle, yaşam coşkusunu da, trajedilerini de ihmal etmeden anlatan masallardan biri gibi gelir bana. Fakat bu bağlamda “Elsiz Kız”ı da eklemesem olmaz.

Siz nasıl bir kitap okurusunuz? Son 3 ayda neler okudunuz?

Son zamanlarda okumalarım makale ağırlıklı olsa da, kitap okumayı hep sevdim ve hala çok severim. Çağımızın baskın görsel ve dijital kültürüne rağmen, insanlıkla ortaklaşmak ve kendini geliştirmek için kitapların elzem olduğunu düşünüyorum. Eğer dünyayı daha iyi bir yönde; doğayla barışık, daha adil ve özgür bir yönde değiştireceksek, bu, kitap okumakla ve kitap okuyanların sayesinde olacak. En son Adam Fawler’in Olasılıksız’ını okudum. Ondan önce Julia Kristeva’nın Melanie Klein kitabını okumuştum.

Kitaptan sizi etkileyen, bu kitabı en iyi anlatan cümle/cümleler hangisi olur?

Alıntılayabileceğim o kadar çok söz var ki, seçmem çok zor. Sadece birkaç örnek vereyim:

“Masallar, mitler ve öyküler, vahşi doğanın arkasında bıraktığı patikayı seçip ayırt edebilmemiz için görme gücümüzü keskinleştiren kavrayışlar sağlar.”

“Öyküler ilaçtır.”

“Hemen söyleyeyim, vahşi benliğin dünyasına açılan kapılar az ama değerlidir. Derin bir yara iziniz varsa, o bir kapıdır; eski, çok eski bir öykünüz varsa, o da bir kapıdır. Gökyüzünü ve suyu tahammül edemeyecek kadar çok seviyorsanız, o bir kapıdır. Daha derin bir hayatı, eksiksiz bir hayatı, makul bir hayatı özlüyorsanız, o da bir kapıdır.”

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabını erkekler neden okumalı?

Kitap kadınlar için yazılmış gibi görünse de, aslında yitip giden, bastırılan, yok edilmeye çalışılan yanımızı, doğamızı anlatıyor. Eğer doğamızla yeniden bağ kuracaksak, evet, bu belki önce kadınlar sayesinde olacak, ama erkeklerin de, hadi doğrusunu söyleyelim, bütün dünyanın, eğer yok oluşa gitmeyecekse, buna o kadar çok ihtiyacı var ki…

Bu kitabı okuma ve derinlemesine anlama, ödevleri yapma yolculuğumuz haftalarca sürüyor.  Kitabı bitiren her okur, şimdi hangi kitabı okusam diye soruyor. Siz hangi kitabı önerirsiniz bize? Şimdi hangi kitabı okuyalım?

Daha önceki sorulara yanıt verirken söylediğim gibi, “ne yapmalıyım?” “ne okumalıyım?”, “şimdi ne karar vermeliyim?”, vb.  konularda önerilerden hep kaçınırım, çünkü herkesin serüveninin kendine özgü olduğunu ve herkesin kendi yolunu bulması gerektiğini; benim sadece bir yol gösterici, bir sorgulayıcı, bir kolaylaştırıcı olduğumu düşünüyorum. Kişisel serüvenimden yola çıkarak bir öneride bulunacak olursam, ben Ursula Le Guin’i öneririm. O da, Pinkola-Estes gibi, hem Jung etkisinde bir anlatıcı, hem de doğa aşığıdır. Özellikle Yerdeniz Üçlemesi; her cildinde sırasıyla büyüme, cinsellik ve ölüm üzerine yazılmış en iyi üç kitap arasında sayılabilir. Onlar bitince de sonradan eklenen dördüncü cilt (Tehanu) ile huzur bulabilirsiniz.

Sevgili Hakan Hocam, zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Dilimize akıcı bir Türkçe ile uyumlayarak yaptığınız çeviriniz, kitabı, farklı birikimlerden, farklı yaşlardan pek çok okurun daha kolay okumasını sağlıyor. Biz sohbetlerde sizi de anıyor ve çok teşekkür ediyoruz.

Röportaj: Yasemin Sungur

Maskeler ya da Suretler

Denizyıldızı 2005; 2: 2-5

Çocuklar maskelere düşkündür. Birinin, elbette kendilerinin de, alışılmış hallerinden farklı görünmesi ilginç gelir onlara. İlginç, ama eğlendirici değil. Örneğin, tanıdıkları birinin yüzünü buruşturması, farklı biriymiş gibi davranması ya da kendilerine farklı isimlerle seslenilmesi ürkütür onları. Yüzünü değiştirmiş olan kişinin o bildikleri kişi olduğuna, kendilerine farklı bir isimle seslenen şu kişinin aslında tam da o bildikleri kişi olup aslında tam da kendilerini kast ettiklerine iyice emin olduktan sonra eğlenmeye başlayabilirler. Çevrelerindeki kişilerin gördükleri gibi olmayabileceklerini, insanların farklı ortamlarda değişik roller üstlenebildiklerini keşfetmeleri, kendilerinin de o bildikleri eski kişiden farklı biri olabileceğini anlamaya başladıkları zamanlara rastlar belki de. Herkesin bir tür maskeyle, hatta çeşitli maskelerle dolaştığını görürler. Kendileri gibi… Rahatsız edicidir evet, ama rahatlatır da: Olduğu gibi görünmeyen yalnızca onlar değildir.

Toplum içindeyken takılan bu maskelere Jung, persona der (Persona, Latince, maske). Demek ki, kişilik (personality) dediğimiz şeyin maskelerden ibaret olması o kadar şaşırtıcı olmasa gerek. Yine de kişiden söz ederken maskeleri işin içine katmak tedirgin edicidir. Öyle ya, birileriyle karşılaştığımızda, yani yüz yüze geldiğimizde onu tanımak isteriz; dost mudur, düşman mı? Maske bunu engeller; ardındakini gizler. Öyleyse insanlar neden maskeler taşırlar?

Çünkü maske, toplum içine çıkarken giymek zorunda olduğumuz giysidir. Hepimiz birbirimize giysilerimizle görünebiliriz ancak. Yoksa hep çırılçıplak olmamız, yani her durumda aynı tarzda davranmamız, hep aynı yüzle ortaya çıkmamız gerekirdi: Eğlenirken de, üzülürken de. Arkadaşımızın düğününde de, yakınımızın cenazesinde de. Oysa, hepimizin bildiği gibi, tüm bu farklı ortamlar için farklı maskelerimiz vardır. Çünkü maskeler, yani persona, çevrenin talepleriyle bireyin iç yapısının ihtiyaçları arasındaki uzlaşmadan başka bir şey değildir. O halde bu talepleri karşılayabilmek için persona kaçınılmazdır.

Kaçınılmazdır, ama yeterli değildir, çünkü sadece personadan ibaret bir insanın içi boş demektir. İçerideki dünyasıyla, ben’iyle bağlantısı kopmuştur. Sağlıklı bir kişi, içerideki ben’le bağlantısını sürdüren, dışarıya karşı uygun tavırlar geliştirirken ben’ini unutmayan ve personasını da ben’iyle ilişki içinde kullanabilen kişidir. Fakat bunu yapabilmek için de içerinin farkında olmak gerekir; arzularının, doğal yeteneklerinin, olanaklarının ve hedeflerinin. İçeride sadece ben de yoktur. Ben’in öteki yüzü de vardır. Jung  buna da gölge der. Gölge psişik bütünlüğümüzün görünmeyen, ama ayrılmaz bir parçasıdır: “Karanlık kardeşimizdir.” Gölge ben’le paralel bir gelişim gösterir: ben’in kullanmadığı, reddettiği nitelikler  kenara konur ya da bastırılır. Hayatımız boyunca, örneğin toplumsal gereklilikler nedeniyle ya da etik, estetik vb. kaygılarla çeşitli niteliklerimizi kısıtladığımız için, gölge  giderek güçlenir. Böylece ben de giderek tek yanlı, sakat ve güçsüz kalır. Bu nedenle, gölge hiçbir zaman tamamen aydınlığa çıkmasa da, belli niteliklerin bilince çıkarılması ve ben’le ilişkilendirilmesi kişiyi bütünler; güç ve enerji kazandırır. Gölgeyle “yüzleşmek” kişinin kendi doğasını acımasızca eleştirebilmesi demektir. Ancak, bilinçdışındaki her şeyde olduğu gibi, gölge de dışımızdaki bir nesneye yansıtılarak deneyimlenir. İşte bu yüzden, gölgeyle yüzleşmek, karanlığın aslında kendi içimizde olduğunu keşfetmektir.

Persona ya da maske bizde sûret sözcüğüyle karşılanabilir. Sûret; biçim, görünüş, kılık, tarz, dıştan görünen şekil anlamına gelir. (Yunus Emre’de sûret: “gömlek”.) Tasavvufa göre insan Kalu Bela’dan önce mekânsız bir âlemdedir. Bu âlemde o, “aşk”tır, “can”dır, “hak”tır, “ruh”tur. Kalu Bela ile birlikte varoluş içerisinde yer alır. Oluşun içinde yer alması demek, insanın “sûret” kazanması, yani “aşk-can-hak”ın sûret gömleği giymesi, diğer bir deyişle, başkalaşması, başka biri olması demektir. İnsan “sûret”i giymekle “dünya”ya gelmiş olur. Dünyaya gelmekle de başkalaşır. Önceki varlığından farklı biri olur. Farklılık onun sûretidir, zahiridir. Şeytanı yanıltan, onu asi kılan da zaten insandaki özü değil, sûreti görmesidir. Oysa gerçekte değişen bir şey yoktur. Can aynı candır, aşk aynı aşktır, öz aynı özdür. Aslında sûret ya da zahir (görünen) ile “öz” birdir. Fakat bu birliğe ancak kendilik bilgisi ile ulaşılabilir. Bu bilgi insanın önceki varlığı olan “cana, aşka” ulaşma bilgisidir. Bu bilgi aynı zamanda varlıklardaki “birlik”in anlaşılmasını sağlayan bilgidir. Yunus sûret haline gelerek kaybetmiş olduğu birliği bulmak için kendini arar. Aradığı “kendi”ni, “can içinde” bulur. Ancak, bu can da Yunus’un kendisinden başkası değildir. Böylece kendisini kendisinde bulmuş olur: Kendisi, önceki Yunus’tur.

Yunus Emre bir şiirinde insanı “sûret”ten “sıfat”a çağırır. “Sıfat”a gelmek “hayâl”den kurtulmak, “mânâ”yı bulmaktır. “Sıfat”a gelmek, kişinin kendisiyle “yüzleşmesi”, daha doğrusu kendini, içindeki beni bulması, yani gölgesini bilince çıkarmasıdır. Buna analitik terapide “kişiliğin bütünleşmesi” denir.

Kaynaklar

Jacobi, J. C.G. Jung Psikolojisi. (Çev: Mehmet Arap) İlhan Yayınları, 2002.

www.hbektas.gazi.edu.tr

www.adm.deu.edu.tr

dictionary.com

İletişim

+905452275336

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com