//
Şimdi...
PsikeArt

Babama Ağıt

PsikeArt, Mart Nisan (50) 2017 (Erkeklik)

Bu kitabın benim açımdan kişisel olarak ayrı bir öznel anlamı var – ancak onu bitirdikten sonra kavradığım bir anlamı… Anladım ki, bu kitap kendimi analizimin, babamın ölümüne, bir adamın hayatının en önemli olayına, en dokunaklı kaybına tepkimin bir parçasıydı. Bunun böyle olduğunu keşfedince yaşantıların izlerini silemeyeceğimi fark ettim.  Freud S. Preface to Second Edition, Interpretation of Dreams (The Complete Works of Sigmund Freud).

erkeklik

Pansiyonunda yatılı okuduğum okulun yüksek duvarlarla çevrili geniş avlusunun içindeki “top sahası”nın kenarındaki yükseltide dikilerek sahada koşturan arkadaşlarımı seyrederken, biri arkadan dizlerime vurdu; hani, habersizce bu “şakacı” hareketi yaparak arkadaşlarımızın dengesini kaybetmesine neden oluruz ya, öyle. Dönüp baktığımda hayretle babamın bana gülümsediğini gördüm. Yatılı okula başlayalı neredeyse iki yıla yakın bir süre geçmiş, ben de evden ayrılmanın hüznüne alışmaya başlamıştım, ama ev o kadar uzaktı ki, ancak yarıyıl ve yaz tatillerinde ve bayramlarda kavuşabiliyordum onlara. Henüz 10 yaşlarındayken, üstelik buraya çok uzak bir ilde okula başlamışken, babamın bir iş arkadaşının ziyarete geldiğinde benim sınavı kazanmış olduğumu söylemesiyle başlamıştı her şey. Parasız yatılı okumam ailem için yükün biraz azalmasıydı elbette, şimdi geriye dönüp baktığımda anlayabiliyorum, ama o zamanlar hiçbir şeyin farkında değildim. Nitekim beni karşılarına alıp durumu anlattıklarında ve bana buraya okumaya gelip gelmeyeceğimi sorduklarında hiç düşünmeden kabul ettim. Bir iki gün içinde babamla bir otobüse atlayıp bu şehre geldik. Sabah vardığımızda ilk işimiz kazandığım okula gidip listeye bakmak oldu: Evet, oradaydı, benim de adım vardı, parasız yatılı sınavını kazanmıştım. Sınava ne zaman girdiğimi bile hatırlamıyordum, ama gerçek orada, o kağıttaydı işte.

Zaman kaybetmeden neler gerektiğini öğrenip işe koyulduk. En zoru, şimdi hatırladığım kadarıyla, devlet hastanesinden sağlık raporu almaktı. Babam akıllıca bir kararla hastanenin hemen karşısında bir otel odası tutmuştu. İlk gün işlerin büyük bir kısmını hallettik. Öyle görünüyordu ki, ertesi gün işler bitecekti. O gece yaşadıklarımı yıllar sonra şöyle yazacaktım:

“Devlet Hastanesi’nin karşısındaki, ilginçtir, daha sonra önünden sakınarak geçeceğimiz Ülkü Ocağı’nın yer alacağı dört beş katlı bir binadan oluşan otelin caddeye bakan odasında babamla ben vardık. Geceydi. Babam genellikle geç uyumasına, hatta bazı geceler hiç uyumamasına rağmen, o gece -bugün hatırladığım kadarıyla- uyumuştu ya da uyumuş görünüyordu. Ben caddeye bakan pencere tarafında yatıyordum ve bugün binanın konumunu düşündüğümde, yattığım yerden o ürkütücü falezi ve insana sonsuzluğu ve ölümü ve hayatı ve çaresizliği çağrıştıran denizi görmüş olmalıyım, sonucuna varıyorum, en azından sesini duymuş olmalıyım. Her neyse, o zamanlar, neredeyse kırk yıl öncesinden söz ediyorum, tahmin edebileceğiniz gibi, şehir daha sakindi ve hisler ve düşünceler araba motorlarının gecenin kendine özgü sükunetini yırtan gürültüleriyle sık sık kesintiye uğramıyordu. Dolayısıyla, o bana aşina olmayan binanın, bana ait olmayan yatağında, babamın yarın artık olmayacağını bilmenin; bu koskoca şehirde tek başıma, bilmediğim bir hayata başlayacağımın sezgisel bilgisiyle bugün ancak yalnızlık duygusu olarak adlandırabileceğim bir hisle kaplandığımı; o odada, o sessizlikte, babamın hemen yanında yatarken, büyük bir hüznün beni esir aldığını ve belki de ilk kez derin bir bilinç haliyle ağladığımı hatırlıyorum.

Bu olduğunda 10 yaşlarındaydım. Daha sonra kendimi bir çok kereler yalnız hissedecek, yatılı okulun geniş bahçesindeki büyük okul binasının, barakaların, yıllanmış dev ağaçların gölgesinde daha da koyulaşan gecenin içinde bir bank üzerinde için için ağlayacaktım. Ancak, bu ağlamaların etkisi, bu ağlamalara eşlik eden, artık bu şehirde gerçekten de yalnız olduğum bilgisine rağmen, babamla o otel odasında ilk kez hissettiğim hüznün beni sarsıcı, ama aynı zamanda aydınlatıcı etkisinin yanına bile yaklaşamayacaktı. Bugün geriye baktığımda o anı o sırada belki de istemeden girmiş olduğum inisiyasyon sürecimin başlangıcı olarak görüyorum. Büyümek belki de buydu: Geleceğe dair bir sezginin o sırada hissedilen bir duyguyla bir bilinçlilik hali içinde bütünleşmesi… Herkes her şeyi kendini iyileştirmek için yaptığına göre, psikiyatrist olma arzumun içinde bu ilk bilinçli hüznümle ve aslında onun temsil ettiği, bilinçli olmayan, dolayısıyla daha derindeki ve daha ilksel hüzünlerimle başa çıkma isteğimin ne kadar rolü var acaba, diye düşünmeden de edemiyorum.

O zamanlar okula verilen kısa aralar, birkaç günlük kısa tatiller bile o uzak şehirdeki evime kavuşmak için fırsat demekti ve nedense o kısa tatillerde bile yanımda taşımaktan vazgeçmediğim koca valizimin ağır yüküne rağmen, elbette içimi sadece sevinçle doldururdu. Fakat tatil bitip de geri dönme vakti yaklaştığında farkında olmadan hareketlerim yavaşlar, suratım düşer, işte o zaman ruhum bugün kaygı dediğim duyguya en yakın hislerle bütün heveslerini yitirirdi. Kaygı diyorum, çünkü aslında bu duygu belli bir olayla, örneğin geri dönmekle bağlantısını kaybetmiş, üzerinde düşünülmeden, böyle adlandırmak doğruysa, bilinçsizce yaşanan bir ruh haline dönüşmüştü. Beni evden, o bildik, güvenli, sıcak ortamdan uzaklaştıran otobüs, peronu terk edince, yani ağladığımı artık anneme, babama, kardeşlerime göstermemek için harcadığım çabalara gerek kalmayınca, kendimi tutamaz, boğazıma düğümlenen yumru, göz yaşları halinde dışarı akardı.

Şimdi düşündüğümde bu yaşantıların bir yandan beni sevdiklerime derinden bağlamış, öte yandan -belki de- kimseye böylesine içten, yani insanı zayıf kılacak kadar bağlanmamam gerektiğine dair bilinçdışı bir ilke edinmeme yol açmış olabileceğini fark ediyorum. Hayatımın uzun bir dönemi boyunca arkadaşlarımı, yakınlarımı, ailemi, belki de tüm insanları kendimden uzak tutmamın; arayıp sormaktan, özlemekten, yakınlaşmaktan, hatta belki de karşılıksızca sevmekten vazgeçmemin daha iyi bir nedeni olabilir mi? Olabilir elbette, daha önce bilinçsizce yaşadığım ayrılıklar, buna belki de kayıplar demek daha doğru olabilir, örneğin, elbette bunun ilk örneği olan anneden ilk ayrılış, çok küçük yaşlarda ailenin zorunlu göçleri, bu göçlerin büyüklerde uyandırdığı kaygının ayrılıklarla birlikteliğine dair sezgisel bir bilinç hali… Neler olursa olsun, bugün geriye dönüp baktığımda hatırladığım hep o gece, babamla birlikte o otel odasında hissettiğim hüzün.

Sanırım daha sonra ne kadar bağlanmaktan korktuysam o kadar bağlandım. Annemle babamı, kardeşlerimi, sevdiklerimi -kendi meşrebimce- hiç kırmadan, büyük bir saygıyla ve büyük bir bağışlayıcılıkla sevmeye çalıştım. Az sayıdaki arkadaşlarımla ilişkilerim hep iyi oldu. Ne var ki, hem annemden, babamdan ve kardeşlerimden, hem de arkadaşlarımdan ve sevdiklerimden uzak durdum. Her görüşmemizde içimde kopan fırtınaları, aslında onları ne kadar sevdiğimi, bazen içime almak, onlardan hiç ayrılmamak istediğimi hissettiklerinin farkındaydım; karşılıklı gözlerimizden, dokunuşlarımızdan anladık, ancak, kimse özlem hakkında, sevgi hakkında, ayrılıp da kavuşmak hakkında tek kelime etmedi.”

Neyse… İşte o babam karşımdaydı. Gelmesinin nedeni şuydu: Milliyetçi Cephe dönemiydi. Bir grup yatılı okul öğrencisi olarak bir gece muhalif bir tiyatro oyununa gitmiştik. Ertesi gün olayı öğrenen müdür oyuna gidenlerden isimlerini bulabildiklerinin ailelerine mektup yazarak okula çağırmıştı. Babam da, bin kilometre öteden sırf bu yüzden kalkıp gelmiş, ne diyeceklerini öğrenmek istemişti. Ama onu tanımıyorlardı: İyi bir aile babası olarak babamın olayı duyunca beni azarlamasını ummuşlardı, oysa babam benim harçlığım olup olmadığını, ihtiyaçlarımı sormuş, sonra da geldiği gibi sessizce eve dönmüştü.

Babamın hayatı, dolayısıyla bizim hayatımız bir Lütfü Akad filminden farksızdı: Menderes iktidara gelince ağabeyiyle birlikte çoluk çocuk, köyden şehre göçmüş, tarla tapanı satıp bir araba (elbette o eski Amerikan filmlerindeki otomobillerden birini) satın almış, Ankara’nın ilk taksicilerinden olmuşlardı. Geç gidilen askerlik, kazanılan paranın ağabey (ve tabii ki elti!) tarafından paylaştırılması, giderek çoğalan çocuklar, annemi çocukken evlenip terk ettiği ve bir türlü unutamadığı köy hayatına (ve babasına!) daha çok bağlamış, hayatı boyunca yanında taşıyıp gerektiğinde cebinden çıkarıvereceği yakınmalarının temellerini atmıştı. Babam okur yazarlık artsın diye açılan 3 yıllık bir ilkokuldan mezundu. El yazısıyla yavaş yavaş yazar, gazete dışında bir şey okumazdı. Hayatı çalışmakla geçti. Bu yüzden küçükken onu çok az görebildim. Büyük olasılıkla akşam işi geç bittiği için eve geç gelir, sabah da biz kalkmadan işe gitmek üzere yola koyulurdu. Dürüsttü, ve aynı zamanda iş bitiricilik nedir bilmezdi: Arkadaşları Ankara’nın o ilk kentleşme yıllarında aldıkları arsalar ve evler sayesinde daha sonraki hayatlarında rahat ettiler, fakat babam hayatı boyunca çalışmış olmasına rağmen, yetmişlerinde emekli olduğunda bir evi bile yoktu. Beş çocuk büyütüp okutmasına rağmen evde para meselelerinin konuşulduğunu hatırlamıyorum.

Ben doğduktan sonra babam çalıştığı şirketle birlikte Adana’nın bir köyüne gitmiş, bir süre sonra annem de babasını yanına alarak günlerce süren bir yolculukla ve sonuncusu o sıralarda bir yaşlarında olan ben olmak üzere beş çocukla birlikte yolu olmayan, çıplak ayaklarla gezilen, “aboov”, “bre”, “ellaham” diye konuşulan, Allahlı, kitaplı küfürlerin polenler gibi havada uçuştuğu, sıtmanın kol gezdiği o topraklara ulaşmıştı. Şimdi nice yoksunlukla hatırladığım o köy, aslında hayatımın en masalsı dönemiydi: Böylece çocukluğum topraklara ayakkabısız basarak; çayda yüzmeyi, balık tutmayı öğrenerek; neşeli oyunlar oynayarak; meyve bahçelerinde tıkınarak; idealist öğretmenleri bulunan geniş bahçeli köy okulunun içinde koşturarak, fakat aynı zamanda köyün az ötesinde akmakta olan çayın önünü dolduran devasa iş makinelerinin doğayı şaşırtıcı bir şekilde dönüştürmesine de tanıklık ederek geçti.

Denizlerin asıldığı sene babam gene başımızda değildi; biz Ankara’daydık, babam gene başka bir şehirde. Adana’dan ayrılıp Ankara’da oturan teyzemlerin evine geldiğimiz o ilk gece Dikmen sırtlarından şehre baktığımda gördüğüm o karanlığın içine dizilmiş binlerce ışıktan oluşan manzaranın içimde uyandırdığı duyguyu nasıl tanımlayacağımı bilemiyorum. Mini eteği, uzun saçları, “aranjmanlı” 45’lik plakları, Cep Sineması’ndaki Lee Van Cleef’li filmleri, amcamın oğlunun odasının kapısının arkasındaki kocaman Mao resmini, ağabeyimin “karıştığı” mahalle kavgalarını, misket ve “lik” (gazoz kapağı) oyunlarını, kışın mahallenin “bebeleriyle” Dikmen’de kızaklarla tepeden yola doğru kayışlarımızı babam olmadan yaşadım. Evin reisi o sırada yaşı neredeyse abim kadar olan, ama erkenden evlenmiş olan dayımdı. Sonra biz de babamın çalıştığı şehre giderek ona katıldık. Ödevimi yapamadım ya da tahtaya kalkıp da problemi çözemedim diye ilk tokatlarımı orada yedim. Beni birçok sahipsiz öğrenci gibi Fransızca sınıfına almaları dışında o iki sene olmasaydı hayatım nasıl etkilenirdi bilmiyorum şimdi, fakat orada girdiğimi bile hatırlayamadığım bir sınav hayatımı değiştirdi ve oradan ayrılsak da hemen tekrar geri dönmeme neden oldu. Böylece daha sonra Antalya’da büyüdüm, şekillendim, eridim, dağıldım, toplandım, üzüldüm, korktum, ağladım, oynadım, dövüştüm, korsan yaptım, bildiri dağıttım, gazete sattım… velhasıl, aşık olmak dışında her şey. Yalnızdım artık. Belki eskiden de, doğuştan beri öyleydi, ama bu kez fiili olarak da hayatta tek başınaydım. Yaz tatillerini saymazsak, üniversiteyi bitirip mecburi hizmetten sonra ihtisas için İstanbul’a geldiğimde hayatımın babamlarla daha uzun zaman geçirdiğim dönemi başladı. Annemin oğluma bakabilmesi için birkaç yıl aynı binada oturduk, aramızda sadece birkaç kat vardı. Ama artık işler değişmişti, çünkü ben de bir babaydım.

Ailenin çoğunun bir araya geldiği günlerde babam bir köşede oturur, konuşmaz, sessizce dinlerdi. Oyunlara katılmaz, maç izlemez, dizileri takip etmezdi. Hayatında içki içtiğini, bir gün olsun arkadaşlarımla takılacağım diye dışarı çıktığını, kahveye gittiğini, oyun oynadığını duymadım. Hayatta da aynı şekilde kendisini görünmez kılarak bizi öne çıkarmanın bir yolunu bulmuştu. Bizi mutlu etmek için elinden geleni yapardı. Evde olabildiği nadir akşamlar veya hafta sonları bizi alıp mutlaka bir yerlere götürürdü. Moda’nın meşhur dondurmacı Alisini, Kanlıca’nın denize sıfır yoğurdunu, o güzelim Emirgan sahilini babam tanıttı bize. Hatta, kitap okumasa bile, Yaşar Kemal’i benim için Yaşar Kemal yapan, babamdı, çünkü bize Anavarza’yı, Kozan’ı, Yılan Kalesi’ni o gezdirmiş, Şahmeran’ın hikayesini ilk kez orada duymuştum. Nadir birlikte oturduğumuz sofralarda sanki gizli bir buyrukla kimin ne eksiği olduğunu, özellikle de sofrada yeterince ekmek bulunup bulunmadığını tespit etmekle görevlendirilmiş gibi davranırdı. Mutlaka ayakkabılarımızın altını kontrol eder, “Paranız var mı?” sorusuna “Var” yanıtını alınca ikna olmaz, “Bakayım var mı?” diye görmek isterdi.

Son yıllarında annemin de zorlamasıyla köyde güçlükle bir ev yaptırabildiler, fakat çok yaz geçiremediler, çünkü babam hayatının son bir yılında iyi değildi. Ağır bir tedavi görüyordu, ama ne mutlu ki, ilaçlarını ayaktan alabiliyordu ve bir hastanenin yoğun bakımında geçen son birkaç günü dışında, ölmeden önce yatmasına gerek kalmadı. Daha önemlisi, yıllardır her konuda başının etinin yiyen annem, henüz yanındaydı ve elinden geldiğince ilgilendi onunla, kimi zaman bir çocuk gibi sildi, yıkadı, kimi zaman da kızdı gene. Babam iki yıl önce öldü. Anadolu’nun ortasında sayılabilecek köyümüzün mezarlığına; annem, kardeşlerim, oğlum, yakınlarım, hemşehrilerimle birlikte; omuzlarımızda taşıyıp ellerimizle gömdük. Küçük bir adamdı, son zamanlarında daha da küçülmüştü; zor olmadı. Son yıkanmasına dedesini çok seven (ama elbette belli etmeyen) oğlum da katıldı, hocayla ve bir kişiyle daha birlikte. Babamın hala bir mezar taşı yok, ama çınar değilse de, tepesinde bir ağaç var ve yattığı yerden çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği yerleri rahatlıkla görüyor, mezarlığın aşağısında uzanan derin vadideki derenin uğultusunu duyuyor, geceleri delikanlılık olsun diye damlarında silahlarla gezindikleri köy evlerini gene gözetliyor, tam karşıda duran, bir zamanlar ekin biçtikleri, bağ bozumu yaptıkları ve şarap yudumladıkları tepelerin gölgesinde serinliyor olma ihtimali beni avutuyor.

Bunları niye anlattım? Babam kimseye elini öptürmezdi, çocuklar da dahil. Bu alışkanlığı nasıl edindiğini ve neden bu kadar ısrarla sürdürdüğünü bilmiyorum, keşke sorabilseydim. Ancak, insanların giderek daha fazla el öpmek için sıraya dizildikleri bir dönemde kendim hakkında; kendi erkekliğim, kendi otorite ilişkilerim, kendi sevgilerim üzerinde düşünmenin en iyi yolunun, Freud’un dediği gibi, babamın kaybı yoluyla onun ve kendim hakkında düşünmek olduğu kanısına vardım. Düşündükçe onu ne kadar özlediğimi, ama gerçek hayatta olduğu gibi ardından da bunu ona ifade etmenin ne kadar zor olduğunu fark ettim.

Ama bunu yapmalıydım.

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About atalayhakan

"Ana Sayfa"da var zaten:)

Tartışma

Yorumlar kapatıldı.

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com