//
Arşiv

zihin

This tag is associated with 2 posts

Zihnin Gizli Yaşamı

Sigman’ın Zihnin Gizli Yaşamı kitabı beklentilerimin epey üzerinde çıktı. Bir beklentim de yoktu aslında. Türkçe’de sinirbilim alanında son zamanlarda o kadar çok kitap yayımlandı ki ve bazıları içerikleriyle, bazıları da çevirileriyle, o kadar düş kırıklığı yarattı ki, kitapları artık bir beklentim olmadan seçiyordum. O yüzden Zihnin Gizli Yaşamı benim için sürpriz oldu, diyebilirim. Hemen belirteyim, çevirisiyle de… Çevirmeni Nur Küçük’ü kutlarım, çok rahat okunan bir kitap çıkarmış ortaya. Bir iki yerde aklıma takılan çeviriler oldu, ama genel olarak epey akıcı bir Türkçe’yle karşılaştım. Örneğin, beyin bölgelerinin Türkçesine de ilgi duyduğum halde, 226. sayfada “… beyindeki dopamin üreten bir bölge olan ön tavan bölgesindeki bir etkinlik..” diye giden cümledeki ‘ön tavan bölgesini’ kafamda canlandıramamıştım.

Devamını oku: Zihnin Gizli Yaşamı

Bunu Deepsek’le konuşmaya karar verdim. Ona “beynin ön tavan bölgesi neresi?” diye sorduğumda, ‘prefrontal korteks’ (beynin ön alın bölgesi) dedi ve bana prefrontal korteksin işlevlerini anlatmaya başladı. Ona bu kez “front’un tavanla ilişkisini kuramadım. Bildiğim kadarıyla front: ön, cephe, alın anlamına geliyor” diye hatırlattım. Haklısınız, dedi, sonra bi sürü laf. Bu terimin geçtiği cümleyi ona yazınca bana cümlede kastedilenin büyük olasılıkla Ventral Tegmental Alan (VTA) (Orta Beyin Çatısı) olduğunu anlattı ve cümleyi şöyle düzeltti: … beyindeki dopamin üreten bir bölge olan orta beyin çatısındaki (VTA) bir etkinlik…”

Neyse… konumuz o değil. Kitabın en çok sevdiğim yanı, sinirbilimdeki hemen her konuya, yapılmış birçok ilginç deneye değinmiş, bu arada Freud’un Tasarısını bile ihmal etmemiş olması… Okumayı düşünenlere tavsiyem, özellikle Nörobilimin Tarihöncesinde Psikoloji ve Karanlıkta Çalışan Freud başlıkları altında Freud’un Tasarısının ne kadar güzel özetlendiğine baksınlar.

Anlatılan deneyler ve sorulan sorular o kadar konunun özüne dair ki, yazarın fizikçi olmasına karşın meseleyi iyi kavradığı anlaşılıyor. Örneğin, daha kitabın başında peşine düşülen soru şu: Dünyayı betimleyecek sözcükleri öğrenmeden önce dünyayı nasıl düşünüyor ve tasavvur ediyorduk? Soruları yanıtlarken de birçok yerde aynı öncülden yola çıkıyor ve doğduğumuzda şaşırtıcı miktarda bilgiye sahip olduğumuzu sıklıkla tekrarlıyor. Yazarın bir konunun nasıl peşine düştüğünü daha iyi anlatmak amacıyla, başlangıçtaki birçok yeri alıntılayacağım.

Şu düşünce deneyinin güzelliğine bakın: 

“On yedinci yüzyılın sonlarında, İrlandalı felsefeci William Molyneux arkadaşı John Locke’a aşağıdaki düşünce deneyini önerdi:

Doğuştan kör bir adam düşün Bir küp ile bir küreyi dokunarak ayırt etmeyi öğrenmiş olsun.[…] Şimdi, küp ve kürenin bir masa üzerine koyulduğunu ve kör adamın gözlerinin açılmış olduğunu düşün. Soru şu: Adam nesnelere dokunmadan, sadece bakarak hangisinin küre hangisinin küp olduğunu söyleyebilir mi?”

Yazar bu sorudan sonra şöyle devam ediyor: “Empirizm doğal sezgiye dayandığı için, bu kadar başarı kazanmış olması şaşırtıcı değildir: Zihin felsefesi alanındaki egemenliği on yedinci yüzyıldan başlayıp İsviçreli büyük psikolog Jean Piaget’nin zamanına dek sürmüştür. Fakat gerçek her zaman sezgiye uygun olmaz: Yenidoğanın beyni tabula rasa değildir. Tam tersine, dünyaya kavramlaştırma makineleri olarak geliriz.”

İşte bu “empirik sezgiyi çürütmek amacıyla psikolog Andrew Meltzoff bir deneyde Molyneux probleminin bir versiyonunu sınadı. Bir küre ve bir küp yerine, iki emzik kullandı. Emziklerden biri pürüzsüz ve yuvarlak, diğeri yumruluydu. Yöntem basitti. Tamamen karanlık bir ortamda, bir bebeğin ağzına emziklerden biri verildi. Daha sonra emzikler bir masaya koyuldu ve ışık açıldı. Bebekler emdikleri emziklere daha fazla baktılar, bu da emziği tanıdıklarını gösteriyordu.”

Ancak, konu o kadar basit ve Locke o kadar haksız değildi, çünkü bir başka olguya bakıldığında doğuşta bulunması gereken, fakat eksik olan bilginin kullanılmaması yüzünden daha sonra onu edinmenin ne kadar zor olduğunu gösteriyordu. Örneğin, “doğuştan kör biri için, görme yetisini kazanmak uzun zamandır hayalini kurduğu şeye benzemiyordu.” Nitekim göz hekimi Alberto Valvo’nun görmesini sağlayan bir ameliyattan sonra bir hasta şöyle demişti:

Yeni bir hayata başladığımı hissediyordum, ama görsel dünyayı anlamanın ne kadar güç olduğunu fark edip moralimin bozulduğu, umutsuzluğa kapıldığım anlar oluyordu. […] Etrafımda ışıktan ve gölgelerden oluşan kümeler görüyordum. […] anlamını bilmediğim hareketli ve değişken duyumlardan oluşan bir mozaik gibi. […]”

“Bu hasta birdenbire görme yetisini kazanınca büyük zorluk yaşadı, çünkü gözlerinin ameliyatla ‘açılmasına’ rağmen, görmeyi öğrenme aşamasından geçmesi gerekiyordu. Önceden işitme ve dokunma duyularıyla inşa ettiği kavramsal dünyayı bu yeni görme deneyimi ile birleştirmek büyük ve yorucu bir çabaydı.”

Özetle, farklı duyu alanlarındaki bilgilerin bir başka alana taşınması mümkündü, fakat bazı beceriler için taşınmanın öğrenme aşamasından geçmesi gerekiyordu. Bu konuyla ilgili diğer bir örnek, Ramachandaran’ın yarattığı şu iki şekildir:

Ramachandran ve arkadaşları araştırmaya katılanlara şekillerden birinin adının Bouba, diğerinin Kiki olduğunu söyleyip hangisi Bouba hangisi Kiki diye sordular. Hemen herkes soldaki Bouba, sağdaki Kiki diye yanıtladı. Neden? Çünkü “o ve u gibi seslileri telaffuz ettiğimizde, dudaklarımızı iyice yuvarlıyoruz, bu da Bouba’daki yuvarlaklığa tekabül ediyor. K veya i sesi çıkarırken ise, dilin gerisi yukarı kalkarak köşeli bir biçim alıp damağa değiyor. Dolayısıyla, sivri şekil doğal olarak Kiki adına tekabül ediyor.”

Daha ilginç bir şeyle bu konuyu bitireyim: “… dünyanın büyük kısmı geçmişin arkada, geleceğin ileride olduğunu düşünür. Ama bu keyfidir. Örneğin, Güney Amerika’nın And bölgesinden bir halk olan Aymaralar zaman ile uzay arasındaki ilişkiye dair bizimkinden farklı bir kavrayışa sahiptir. Aymara dilinde ‘nayra’ sözcüğü hem geçmiş, hem de önde olan, görünürde olan anlamına gelir. ‘Kuipa’ sözcüğü ise hem gelecek anlamındadır hem de geriyi belirtir. Yani Aymara dilinde geçmiş ileride, gelecek geridedir. (…) gelecekten bahsederken kollarını geriye, geçmişi kast ederken ileriye uzatırlar. (…) geçmiş bildiğimiz, gözlerimizin gördüğü tek şeydir, bu yüzden önümüzdedir. Gelecek ise bilinmeyendir, gözlerimizin görmediğidir, bu yüzden arkamızdadır.” 

Sigman bu konuyu anlatırken kısaca fakat büyük bir açıklıkla zamanı nasıl mekana göre tanımladığımızı, bunu yaparken bedeni nasıl referans aldığımızı, başkalarını anlamak için de onu bedenimizle nasıl taklit ettiğimizi, bu yeteneğimizde ayna nöronların rolünü de özetleyiveriyor. Oradan nesne sürekliliğine geçiyor, bu kavramı ilk kez açıklayanlardan olan ünlü psikolog Piaget’nin nerede hata yaptığını, bebeklerin nesne sürekliliğini bilmelerine rağmen neden bu bilgiyi kullanamadıklarını, burada alın loblarının (yürütücü sistemin) gelişme(me)sinin rolünü gösteriyor. Sonra dikkatin gelişimini ve dil içgüsünü öğreniyoruz. Ahlakın temellerine dair bebek deneylerinin ayrıntılarını okuyoruz.

Böyle pürüzsüzce süren çok renkli bir akışla 2. Bölüm’de karar verme süreçlerimize ve seçimlerimize; rasyonel düşünce ile sezgi ayrımına, inanç/bilgi/güven kavramlarına, özgüvene, iyimserliğe, önyargılarımıza, toplumun bakışları altındaki ahlaki ikilemlere, oyun teorileriyle yapılan deneylere, vb. aşina oluyoruz.

3. Bölüm’de Freud’un hakkının verildiğini görüyoruz. (Bu bölüm Freud’un Tasarı’sındaki zihin modelinin mantığını en kısa ve berrak biçimde açıklayan bir pasaj olarak kayıtlara geçebilir.) Bu bölüm özgür irade ve bilinç gibi ‘ağır’ konuları yine anlaşılır biçimde ele alıyor. 

4. Bölüm’de rüyalar, hayaller, bilinçli rüyalar, rüyaların bilimsel olarak deşifre edilmesi, kenevir ve psilosibin gibi bilinç değiştiren maddelerle yaşanan deneyimlerin olası sinirbilimsel açıklamaları, Julian Jaynes’in yazılı metinlerin ortaya çıkışıyla birlikte bikameral bilincin çöküşü ve tek bir bilincin ortaya çıkışına dair hipotezi dahil, bilincin tarihine dair bazı hipotezleri de içeren çok ilginç konular var.

5. Bölüm’de ayrıntılı olarak öğrenme; öğrenme sürecinde genetiğin ve çalışmanın rolü, öğrenme ile ilgili yanlış bilinenler, öğrenme yolları, belleğin kullanılması, beynin seri ve paralel işlemcileri, okuma (ve okuma kusurları: disleksi), vb. konular tartışılıyor. 

6. Bölüm daha çok “sinirbilim alanında öğrendiklerimizi eğitimde nasıl kullanırız?” sorusu üzerinde duruyor ve öğrenmede uygulamanın ve öğretmenin katkısını vurguluyor. 

“Neden kendimizi gıdıklayamayız?”, “Niçin gözlerimizi hareket ettirdiğimizde baktığımız görüntü de hareket etmez?” ve “Kafamızdaki sesin kendimizinki olduğunu nereden biliyoruz?” gibi ilginç soruların bilinci anlamamıza ne kadar yardımcı olduğunu gördüğümüzde, birçok yerde olduğu gibi, açıklamaya giden bakış açısının ve yöntemin yalınlığından hayrete düşebiliyoruz. Bu hayret verici sorular, yanıtlar ve birçok öğretici deney arasında Libet’in özgür iradeyle ilgili sonuçlar çıkarılan ünlü çalışmasının ve Sperry’nin yine çok ünlü bölünmüş beyin çalışmalarının unutulmadığını da ekleyeyim.

Beynin yoğrulabilirliğinden ve bir yordama (çevirmen bunu öngörü olarak çevirmiş) makinesi gibi çalıştığından, bu süreçlerde dopaminin rolünden, yine beynin dorsal (yavaş, seri, düşünsel) ve ventral (hızlı, paralel, otomatik) sistemlerinden, vs. de söz edilmiş olmasının benim gözümde kitabın değerini epey artırdığını söyleyebilirim. 

Bu kitap tanıtımı yazısını yazarın kendi sözleriyle bitireyim: “Bu kitabın arkasında yatan düşünceyi tek bir cümle ile toparlamam gerekirse, insan düşüncesini saydam kılma arayışıdır diyebilirim.”

Zihin, Zihinsiz Maddeden Nasıl Çıkabildi?

Özgün metin: Ralph Lewis. How could mind emerge from mindless matter? Psychology Today Posted Jan 2019. Downloaded on January 30, 2019.

(Ref. Bu makalenin bölümleri şundan uyarlandı: Ralph Lewis. Finding Purpose in a Golden World: Why We Are Even If the Universe Doesn’t (Amherst, NY: Prometheus Books, 2018)

Ben bir psikiyatristim (metnin yazarı Ralph Lewis’i kast ediyor:-), beyin ve davranış arayüzünden çalışıyorum. Hastalarımı sinir ateşlenmesi ve bağlantıları olarak mı, yani, kimya ve biyoloji olarak mı görmeliyim, yoksa diğer bireylerle ve toplumla ilişkiler içinde yaşayan zengin içsel zihinsel hayatları olan psikolojik varlıklar olarak mı? Reçete ettiğim ilaçlar kimyasal ve biyolojik düzeyde çalışırken, uyguladığım psikoterapi ve salık verdiğim çevresel değişiklikler psikolojik ve sosyal düzeylerde iş görüyor. Bu düzeyler arasına gerçekten bütünleşmiş bir biçimde bağlantı kurmak insanın tam olarak anlaşılmasında meydan okuyucu olabilir.

2019’da bile birçok insan hâlâ zihnin ve kendiliğin sadece fiziksel parçacıkların ürünü olmayan bir ruha sahip olduğunu savunuyor. Sinirbilimciler hâla yağmurun nereden geldiğini çözmeye çalışan bilim-öncesi insanlar tarafından hayal edilen köhne dinlere dayandığını düşünerek bir tür tuhaf halk psikolojisiyle alay etse de, gerçekte akıllı insanların bu tür şeylere hâlâ inanması tamamen anlaşılabilir. Nihayetinde zihin ve öznel öz-farkındalık bilinci (kendinin farkında olan bilinç) maddenin fiziksel özelliklerine (her ne iseler) nitel bir benzerlik taşımaz. Beynin işleyişini devrelere, nöronlara ve nörotransmiterlere dayanan salt maddî bir temelde açıklamaya yönelik indirgemeci bilimsel yaklaşım inanılmaz ilginç ve aydınlatıcı olmakla birlikte, henüz bilinçli bir kendilik olmanın nasıl bir şeye benzediği ya da neden böyle olduğunun gizemini çözememektedir. Fakat durum şu: Bilimden öğrendiğimiz her şey bizim ve dünyanın salt fiziksel madde ve enerjiden oluştuğumuzu doğrulamaktadır.

Tahayyülümüz dışında herhangi bir yerde tinsel bir alemin varolmasının bilimle uyuşmasının kesinlikle bir yolu yoktur. Ruhlar ve doğaüstü veya normaldışı kuvvetler gibi tinsel fenomenlerin gerçek olması için bilimin çoğunun yanlış olması gerekir. Başka bir sonuca varmak istersek, bütün bir bilimsel bilgi ve kanıt toplamının epey bir kısmını reddedip en baştan başlamaya hazır olmalıyız. (Bunun mobil telefonumu çalıştıran aynı bilgiler ve kanıt tabanı olduğunu düşünün; bilim yanlış olsaydı, çalışmazdı.)

Beynin ya da zihnin işleyişinin sadece parçalarının (fiziğin yalın yasalarına göre birbirleriyle etkileşen temel parçacıklardan yapılmış atomlardan oluşan sinir hücreleri devrelerinin) toplamı olduğunu öne süren geleneksel bilimsel indirgemecilik yöntemi (karmaşık şeyleri sistemin en küçük unsurlarını ya da parçalarını belirleyip çözümlemek) insan zihni ve onu üreten beyin için eksik bir açıklama getiriyor.

Her Şey Bu Kadar Mı

Bilimsel indirgemecilik (beyin dahil) dünyanın anlaşılmasına yönelik çok önemli ve şık bir yaklaşımdır ve şaşırtıcı içgörülere yol açmıştır, ama bazı insanlara doyurucu gelmeyebilir, iç karartabilir. Her şey nihayetinde parçacıklara ve fiziğe indirgenebilirse, o zaman her şey nihayetinde amaçsız ve boşuna görünebilir. “Hepsi bu kadar mı?” diye sorulabilir. Öyleyse, insanlığımız nereden geliyor? Karmaşık öznelliğimiz olmadan, böyle bir evrene nerede uyduğumuzu anlamaya ihtiyacımız var.

Karmaşıklık ve Ortaya Çıkış – Parçaların Toplamından Daha Büyük

Yaklaşık son otuz yılda karmaşıklık kuramı (karmaşık sistemler kuramı) denen etkileyici bir yeni disiplin gelişti. Bu bilim karmaşık sistemlerin özelliklerinin daha yalın bileşenlerin etkileşiminden nasıl çıktığını açıklamaya yönelik modeller tasarlamaya odaklandı. Karmaşık sistemler gerek nicel, gerekse nitel olarak daha yalın bileşenlerinden ayrılan özellikler kazanırlar. Bunlar bileşenlerinin doğasında bulunmayan ve onlardan çıkarsanamayan ya da yordanamayan / öngörülemeyen özelliklerdir. Karmaşık sistemin bu yeni özelliklerine ortaya çıkan (emergent) fenomenler denir. Ortaya çıkış (emergence), indirgemeciliğin zıttıdır. Bütün, parçalarının toplamından büyüktür. Söz konusu olan ‘büyü’ değil, sadece karmaşık fiziksel etkileşimlerdir. Ortaya çıkış, kendiliğinden, aşağıdan yukarıya, kendini-örgütleyen bir karmaşıklık fenomenidir, herhangi bir dışsal neden, hiçbir yukarıdan aşağıya tasarım, hiçbir merkezî sistem denetimi gerektirmez. Karmaşıklık bilimi standart indirgemecilik yaklaşımının yerini almaz. Onu tamamlar. İndirgemecilik hâlâ karmaşık sistemlerin anlaşılması için son derece yararlı ve güçlü bir yöntemdir.

Ortaya Çıkış: Yenilik Evrene Girebilir

En temel örnek olarak suyun özelliklerini düşünün. Suyun bazı temel özellikleri vardır: Yapıştırıcı (cohesive) davranış, ısıyı ılıtma yeteneği ve donunca genişleme… Hatta daha yalını, suyun ‘ıslaklığını’ düşünün. H2O’yu oluşturan tek tek hidrojen ve oksijen atomları bu özelliklerin ve davranışların, hiçbirine sahip değildir. Bu özellikler tek tek atomların özelliklerinden yordanamaz ya da çıkarsanamaz; bunlar ortaya çıkmışlardır (emergent).

Su, basit bir örnektir. Ortaya çıkmış olandan çok daha görkemli yenilik, doğanın tümü, aslında. Bunu evrenin kendiliğinden rehbersiz yaratıcılığı olarak düşünün; en mucizevi olan şey, bilinçli niyetin hiç olmaması.

Beyin Uyumlu Karmaşık Sistemlerin En Karmaşığıdır

Beynin, bütünün parçalarının toplamından büyük bir fenomen olduğu açıktır ve onun ürünü olan zihin ya da öznel kendilik duygusu parçalarından nitel açıdan kökten farklıdır; ortaya çıkan bir özelliktir.

Aslında bu sadece beyin için değil herhangi bir karmaşık uyumsal (adaptive) sistem için geçerlidir; dünyada bunun sayısız örneği vardır. Sadece birkaçını sayarsak: Bireysel organizmalar, bir organizmanın içindeki bağışıklık sistemi ya da beyin gibi sistemler, sosyal böcek kolonileri, kuş sürüleri, hayvan sürülerinin göçleri, trafik akışı, kentler, malî piyasalar, internet, ekosistemler, iklimler… Bunların her biri birçok failin/bileşenin etkileştiği bir ağa sahip olan bir sistemdir.

Ortaya çıkış fenomenlerini üreten karmaşık uyumsal sistemler bileşen parçaları arasında dinamik etkileşim ağları oldukları için karmaşık olarak değerlendirilirler. Değişen ortamlarına yanıt olarak değiştikleri ve kendilerini örgütledikleri için uyumsal olarak değerlendirilirler.

Bilinç Evrende Kökten Yeni Bir Fenomen Olarak Ortaya Çıktı. Hayat da Öyle.

İnsan beyni bildiğimiz en karmaşık uyumsal sistemdir. Bir fenomen olarak bilinç de bildiğimiz tüm fenomenlerin fiziksel maddesinden en kökten farklı olandır. Fakat elbette bilincin her zaman çok zengin ve karmaşık olmadığını unutmayın; farklı türlerde ve insanlarda farklı beyin sağlığı hallerinde derece derece ortaya çıkar, çok sayıda minimal ve yalın bilinç halleri bulunur.

Bilinçten başka sıradan maddeden ortaya çıkan bildiğimiz çok farklı diğer fenomen, hayatın kendisidir. Bir zamanlar canlıların mutlaka canlı olmayan maddenin yoksun olduğu bir tür gizemli hayat verici öze, bir tür hayati kuvvete (élan vital) sahip oldukları varsayılırdı. Fakat bir şeyi neyin canlı yaptığına dair gizem yirminci yüzyılda çözüldü. Bir şeyi canlı yapan şey, atomlarının örgütlenmesidir.

Karmaşık Uyumsal Sistemlerin Kendiliğinden ve Kendi Kendine Örgütlenmesi ve Bunları Yöneten Kurallar

Canlılar karmaşık uyumsal sistemlerin özel bir sınıfıdır. Karmaşık Uyumsal Sistemlerin merkezî bir karakteristiği, örgütlenmedir. Göze çarpan bir şekilde bu sistemler kendini-örgütleme ya da kendiliğinden bir düzen süreciyle oluşurlar. Başlangıçta düzensiz olan bir sistemin parçaları arasında yerel etkileşimlerden bütün düzeni yaratırlar. Süreç, herhangi bir dış failin ya da merkezî denetimin tasarımını gerektirmez.

Karmaşık uyumsal bir sistemin bileşenlerinin etkileşimlerini yöneten ‘kurallar’ genellikle çok elementerdir ve bireysel bileşenler arasında yerel bir düzeyde çalışırlar. Karmaşık uyumsal sistemler mahalle sakinleri arasındaki etkileşimlerden yerel bir düzeyde doğan yeni politik örgütlenmelere kadar benzer şekilde ortaya çıkarlar. Basit ve yerel etkileşim kuralları kendi kendine örgütlenmeyi olası kılar. Kimse ‘zorunlu’ değildir, süreç yukarıdan aşağıya doğru değil, aşağıdan yukarıya doğrudur. Fakat bu etkileşimlerden kaynaklanan karmaşık bütün sistem, yeni ortaya çıkan özellikleriyle birlikte, tek tek bileşenler üzerinde sınırlayıcı bir etkiye sahiptir, geriye dönük olarak da onları etkiler. Bileşenler ile bütün arasında karşılıklı ya da yansıtıcı geri bildirim halkaları kurulur, örneğin, termitler ile bütün olarak koloni arasında ya da bireysel nöronlar ile bütün olarak bireyin arasında…

Tasarlanmış Gibi Görünecek Kadar “Akıllı”

Doğadaki Karmaşık Uyumsal Sistemler çok girift olabilirler ve o kadar ‘akıllı’ görünebilirler ki, bir kopyaya ya da master plana göre birleşik süreç aracılığıyla dikkatle yönlendirilmiş ve zekice tasarlanmış olmaları gerektiğini düşünmek affedilebilir. Fakat karmaşıklık bilimi bütün bunların doğal, kendiliğinden, kendini-örgütleyen süreçler aracılığıyla, hiç yol gösterilmeden, nasıl olduğunu açıklayabilir. (Zeki bir Tasarımcı Olarak Her Şeye Gücü Yeten’i çağırmakta özgür hissedin, fakat bunu yapmak tamamen gereksizdir ve süreçlerin kusurlulukları, yetersizlikleri ve eksiklikleri düşünülürse, Tasarımcı ne yazık ki her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ya da hep iyi olmayabilir.)

Tasarım gereği dayatılan sınırlamaları olan insan yapımı Karmaşık Uyumsal Sistemler bile insan tasarımcıları tarafından tamamıyla denetlenemez ya da yordanamazlar (malî piyasaları yordayabilen biri var mı?)

Canlı organizmalar söz konusu olduğunda doğal seçilimle ve cinsel seçilimle evrimin iyi anlaşılmış süreçleri doğada gördüğümüz mucizevî ve girift karmaşıklığın daha fazla şekillenmesinde ilaveten muazzam güçlü bir rol oynar, zeki tasarımın görülmesini büyük oranda pekiştirir. Fakat Karmaşık Uyumsal Sistemlerin kendini örgütleyen süreçleri evrimden bağımsız olarak ortaya çıkar ve hem canlı, hem de cansız sistemler için geçerlidir. Evrimsel kuvvetler karmaşıklığın artmasını yönlendirmekte denetimi almadan önce, hayatın başlangıçtaki köklerinde neredeyse kesin olarak merkezî bir rol oynadılar.

Bilincin Nasıl Ortaya Çıktığını Bilimsel Olarak Daha Yeni İncelemeye Başladık

Karmaşıklık kuramı bilimcilere nihaî bir bilinç kuramının olabileceği konusunda önemli ipuçları verir. Karmaşıklık kuramı bugün artık sinirbilimin bilgi-işlemin ve döngüsel denetimin beyin-sinir ağlarında nasıl çalıştığını anlama arayışının ayrılmaz parçasıdır. Bu ağlar tek bir bölgenin tamamen denetlemediği sibernetik halkalar olarak iş görürler.

Şurası muhakkak ki bilincin bilimsel açıklanmasından epey uzağız. Bilinci açıklamaya yönelik ciddi bilimsel çabalar ancak 1990’larda başladı -ondan önce bilinç çok zorlu bir konu olarak düşünülür ve bilimselden çok felsefî bir sorunun parçası olarak görülürdü. Gerçekten de sinirbilim disiplin olarak birkaç onyıl yaşındadır. 1990’ların başlarında psikiyatri eğitimine başladığımda zihni ve beyni az çok paralel konular olarak inceledik, genellikle nasıl tamamen bütünleştirileceklerinden emin değildik. O zamandan bu yana zihin-beyin ilişkisinin bilimi büyük ilerlemeler kaydetti. Buna gelişkin beyin görüntüleme gibi yeni teknolojiler yardımcı oldu. Sinirbilimciler algıların, düşünce süreçlerinin ve öznel kendilik duygusunun her biri binlerce bağlantıya sahip milyarlarca nöronun yoğun ve karmaşık etkileşimlerinden nasıl ortaya çıktığı; karmaşık ağları ve geri bildirim halkalarını nasıl oluşturduğu, yüz milyonlarca yıllık, rehberi olmayan doğal seçilim süreçleriyle nasıl şekillendiğinin gizemini istikrarlı bir şekilde çözüyorlar.

Bilinci bilimsel olarak açıklama sürecine gerçekten ancak yeni başladık ve şaşırtıcı ilerlemelere ve fantastik içgörülere rağmen açıklamalarda hâlâ doldurulması gereken büyük boşluklar var. Fakat belli bir boşluğun sonunda bilim tarafından kapatılamayacağını iddia etmek akıllıca bir iddia olmazdı.

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com