//
Şimdi...
Nöropsikanaliz, Sinir-Bilim

Zihnin Gizli Yaşamı

Sigman’ın Zihnin Gizli Yaşamı kitabı beklentilerimin epey üzerinde çıktı. Bir beklentim de yoktu aslında. Türkçe’de sinirbilim alanında son zamanlarda o kadar çok kitap yayımlandı ki ve bazıları içerikleriyle, bazıları da çevirileriyle, o kadar düş kırıklığı yarattı ki, kitapları artık bir beklentim olmadan seçiyordum. O yüzden Zihnin Gizli Yaşamı benim için sürpriz oldu, diyebilirim. Hemen belirteyim, çevirisiyle de… Çevirmeni Nur Küçük’ü kutlarım, çok rahat okunan bir kitap çıkarmış ortaya. Bir iki yerde aklıma takılan çeviriler oldu, ama genel olarak epey akıcı bir Türkçe’yle karşılaştım. Örneğin, beyin bölgelerinin Türkçesine de ilgi duyduğum halde, 226. sayfada “… beyindeki dopamin üreten bir bölge olan ön tavan bölgesindeki bir etkinlik..” diye giden cümledeki ‘ön tavan bölgesini’ kafamda canlandıramamıştım.

Devamını oku: Zihnin Gizli Yaşamı

Bunu Deepsek’le konuşmaya karar verdim. Ona “beynin ön tavan bölgesi neresi?” diye sorduğumda, ‘prefrontal korteks’ (beynin ön alın bölgesi) dedi ve bana prefrontal korteksin işlevlerini anlatmaya başladı. Ona bu kez “front’un tavanla ilişkisini kuramadım. Bildiğim kadarıyla front: ön, cephe, alın anlamına geliyor” diye hatırlattım. Haklısınız, dedi, sonra bi sürü laf. Bu terimin geçtiği cümleyi ona yazınca bana cümlede kastedilenin büyük olasılıkla Ventral Tegmental Alan (VTA) (Orta Beyin Çatısı) olduğunu anlattı ve cümleyi şöyle düzeltti: … beyindeki dopamin üreten bir bölge olan orta beyin çatısındaki (VTA) bir etkinlik…”

Neyse… konumuz o değil. Kitabın en çok sevdiğim yanı, sinirbilimdeki hemen her konuya, yapılmış birçok ilginç deneye değinmiş, bu arada Freud’un Tasarısını bile ihmal etmemiş olması… Okumayı düşünenlere tavsiyem, özellikle Nörobilimin Tarihöncesinde Psikoloji ve Karanlıkta Çalışan Freud başlıkları altında Freud’un Tasarısının ne kadar güzel özetlendiğine baksınlar.

Anlatılan deneyler ve sorulan sorular o kadar konunun özüne dair ki, yazarın fizikçi olmasına karşın meseleyi iyi kavradığı anlaşılıyor. Örneğin, daha kitabın başında peşine düşülen soru şu: Dünyayı betimleyecek sözcükleri öğrenmeden önce dünyayı nasıl düşünüyor ve tasavvur ediyorduk? Soruları yanıtlarken de birçok yerde aynı öncülden yola çıkıyor ve doğduğumuzda şaşırtıcı miktarda bilgiye sahip olduğumuzu sıklıkla tekrarlıyor. Yazarın bir konunun nasıl peşine düştüğünü daha iyi anlatmak amacıyla, başlangıçtaki birçok yeri alıntılayacağım.

Şu düşünce deneyinin güzelliğine bakın: 

“On yedinci yüzyılın sonlarında, İrlandalı felsefeci William Molyneux arkadaşı John Locke’a aşağıdaki düşünce deneyini önerdi:

Doğuştan kör bir adam düşün Bir küp ile bir küreyi dokunarak ayırt etmeyi öğrenmiş olsun.[…] Şimdi, küp ve kürenin bir masa üzerine koyulduğunu ve kör adamın gözlerinin açılmış olduğunu düşün. Soru şu: Adam nesnelere dokunmadan, sadece bakarak hangisinin küre hangisinin küp olduğunu söyleyebilir mi?”

Yazar bu sorudan sonra şöyle devam ediyor: “Empirizm doğal sezgiye dayandığı için, bu kadar başarı kazanmış olması şaşırtıcı değildir: Zihin felsefesi alanındaki egemenliği on yedinci yüzyıldan başlayıp İsviçreli büyük psikolog Jean Piaget’nin zamanına dek sürmüştür. Fakat gerçek her zaman sezgiye uygun olmaz: Yenidoğanın beyni tabula rasa değildir. Tam tersine, dünyaya kavramlaştırma makineleri olarak geliriz.”

İşte bu “empirik sezgiyi çürütmek amacıyla psikolog Andrew Meltzoff bir deneyde Molyneux probleminin bir versiyonunu sınadı. Bir küre ve bir küp yerine, iki emzik kullandı. Emziklerden biri pürüzsüz ve yuvarlak, diğeri yumruluydu. Yöntem basitti. Tamamen karanlık bir ortamda, bir bebeğin ağzına emziklerden biri verildi. Daha sonra emzikler bir masaya koyuldu ve ışık açıldı. Bebekler emdikleri emziklere daha fazla baktılar, bu da emziği tanıdıklarını gösteriyordu.”

Ancak, konu o kadar basit ve Locke o kadar haksız değildi, çünkü bir başka olguya bakıldığında doğuşta bulunması gereken, fakat eksik olan bilginin kullanılmaması yüzünden daha sonra onu edinmenin ne kadar zor olduğunu gösteriyordu. Örneğin, “doğuştan kör biri için, görme yetisini kazanmak uzun zamandır hayalini kurduğu şeye benzemiyordu.” Nitekim göz hekimi Alberto Valvo’nun görmesini sağlayan bir ameliyattan sonra bir hasta şöyle demişti:

Yeni bir hayata başladığımı hissediyordum, ama görsel dünyayı anlamanın ne kadar güç olduğunu fark edip moralimin bozulduğu, umutsuzluğa kapıldığım anlar oluyordu. […] Etrafımda ışıktan ve gölgelerden oluşan kümeler görüyordum. […] anlamını bilmediğim hareketli ve değişken duyumlardan oluşan bir mozaik gibi. […]”

“Bu hasta birdenbire görme yetisini kazanınca büyük zorluk yaşadı, çünkü gözlerinin ameliyatla ‘açılmasına’ rağmen, görmeyi öğrenme aşamasından geçmesi gerekiyordu. Önceden işitme ve dokunma duyularıyla inşa ettiği kavramsal dünyayı bu yeni görme deneyimi ile birleştirmek büyük ve yorucu bir çabaydı.”

Özetle, farklı duyu alanlarındaki bilgilerin bir başka alana taşınması mümkündü, fakat bazı beceriler için taşınmanın öğrenme aşamasından geçmesi gerekiyordu. Bu konuyla ilgili diğer bir örnek, Ramachandaran’ın yarattığı şu iki şekildir:

Ramachandran ve arkadaşları araştırmaya katılanlara şekillerden birinin adının Bouba, diğerinin Kiki olduğunu söyleyip hangisi Bouba hangisi Kiki diye sordular. Hemen herkes soldaki Bouba, sağdaki Kiki diye yanıtladı. Neden? Çünkü “o ve u gibi seslileri telaffuz ettiğimizde, dudaklarımızı iyice yuvarlıyoruz, bu da Bouba’daki yuvarlaklığa tekabül ediyor. K veya i sesi çıkarırken ise, dilin gerisi yukarı kalkarak köşeli bir biçim alıp damağa değiyor. Dolayısıyla, sivri şekil doğal olarak Kiki adına tekabül ediyor.”

Daha ilginç bir şeyle bu konuyu bitireyim: “… dünyanın büyük kısmı geçmişin arkada, geleceğin ileride olduğunu düşünür. Ama bu keyfidir. Örneğin, Güney Amerika’nın And bölgesinden bir halk olan Aymaralar zaman ile uzay arasındaki ilişkiye dair bizimkinden farklı bir kavrayışa sahiptir. Aymara dilinde ‘nayra’ sözcüğü hem geçmiş, hem de önde olan, görünürde olan anlamına gelir. ‘Kuipa’ sözcüğü ise hem gelecek anlamındadır hem de geriyi belirtir. Yani Aymara dilinde geçmiş ileride, gelecek geridedir. (…) gelecekten bahsederken kollarını geriye, geçmişi kast ederken ileriye uzatırlar. (…) geçmiş bildiğimiz, gözlerimizin gördüğü tek şeydir, bu yüzden önümüzdedir. Gelecek ise bilinmeyendir, gözlerimizin görmediğidir, bu yüzden arkamızdadır.” 

Sigman bu konuyu anlatırken kısaca fakat büyük bir açıklıkla zamanı nasıl mekana göre tanımladığımızı, bunu yaparken bedeni nasıl referans aldığımızı, başkalarını anlamak için de onu bedenimizle nasıl taklit ettiğimizi, bu yeteneğimizde ayna nöronların rolünü de özetleyiveriyor. Oradan nesne sürekliliğine geçiyor, bu kavramı ilk kez açıklayanlardan olan ünlü psikolog Piaget’nin nerede hata yaptığını, bebeklerin nesne sürekliliğini bilmelerine rağmen neden bu bilgiyi kullanamadıklarını, burada alın loblarının (yürütücü sistemin) gelişme(me)sinin rolünü gösteriyor. Sonra dikkatin gelişimini ve dil içgüsünü öğreniyoruz. Ahlakın temellerine dair bebek deneylerinin ayrıntılarını okuyoruz.

Böyle pürüzsüzce süren çok renkli bir akışla 2. Bölüm’de karar verme süreçlerimize ve seçimlerimize; rasyonel düşünce ile sezgi ayrımına, inanç/bilgi/güven kavramlarına, özgüvene, iyimserliğe, önyargılarımıza, toplumun bakışları altındaki ahlaki ikilemlere, oyun teorileriyle yapılan deneylere, vb. aşina oluyoruz.

3. Bölüm’de Freud’un hakkının verildiğini görüyoruz. (Bu bölüm Freud’un Tasarı’sındaki zihin modelinin mantığını en kısa ve berrak biçimde açıklayan bir pasaj olarak kayıtlara geçebilir.) Bu bölüm özgür irade ve bilinç gibi ‘ağır’ konuları yine anlaşılır biçimde ele alıyor. 

4. Bölüm’de rüyalar, hayaller, bilinçli rüyalar, rüyaların bilimsel olarak deşifre edilmesi, kenevir ve psilosibin gibi bilinç değiştiren maddelerle yaşanan deneyimlerin olası sinirbilimsel açıklamaları, Julian Jaynes’in yazılı metinlerin ortaya çıkışıyla birlikte bikameral bilincin çöküşü ve tek bir bilincin ortaya çıkışına dair hipotezi dahil, bilincin tarihine dair bazı hipotezleri de içeren çok ilginç konular var.

5. Bölüm’de ayrıntılı olarak öğrenme; öğrenme sürecinde genetiğin ve çalışmanın rolü, öğrenme ile ilgili yanlış bilinenler, öğrenme yolları, belleğin kullanılması, beynin seri ve paralel işlemcileri, okuma (ve okuma kusurları: disleksi), vb. konular tartışılıyor. 

6. Bölüm daha çok “sinirbilim alanında öğrendiklerimizi eğitimde nasıl kullanırız?” sorusu üzerinde duruyor ve öğrenmede uygulamanın ve öğretmenin katkısını vurguluyor. 

“Neden kendimizi gıdıklayamayız?”, “Niçin gözlerimizi hareket ettirdiğimizde baktığımız görüntü de hareket etmez?” ve “Kafamızdaki sesin kendimizinki olduğunu nereden biliyoruz?” gibi ilginç soruların bilinci anlamamıza ne kadar yardımcı olduğunu gördüğümüzde, birçok yerde olduğu gibi, açıklamaya giden bakış açısının ve yöntemin yalınlığından hayrete düşebiliyoruz. Bu hayret verici sorular, yanıtlar ve birçok öğretici deney arasında Libet’in özgür iradeyle ilgili sonuçlar çıkarılan ünlü çalışmasının ve Sperry’nin yine çok ünlü bölünmüş beyin çalışmalarının unutulmadığını da ekleyeyim.

Beynin yoğrulabilirliğinden ve bir yordama (çevirmen bunu öngörü olarak çevirmiş) makinesi gibi çalıştığından, bu süreçlerde dopaminin rolünden, yine beynin dorsal (yavaş, seri, düşünsel) ve ventral (hızlı, paralel, otomatik) sistemlerinden, vs. de söz edilmiş olmasının benim gözümde kitabın değerini epey artırdığını söyleyebilirim. 

Bu kitap tanıtımı yazısını yazarın kendi sözleriyle bitireyim: “Bu kitabın arkasında yatan düşünceyi tek bir cümle ile toparlamam gerekirse, insan düşüncesini saydam kılma arayışıdır diyebilirim.”

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About Hakan Atalay

Psikiyatr(ist) Eposta: hakanatalay.psikiyatri@gmail.com İş Tel: +90 545 227 53 36 Adres: Caddebostan Mah. Bağdat Cad. No: 239/0 Kadıköy

Tartışma

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum bırakın

Blogdaki Yazıların ve Görsellerin Yasal Kullanımı Hakkında

© Hakan Atalay ve hakanatalay.wordpress.com. 2011-2019.

Bu malzemenin bir açıklamada bulunmadan ve yazardan yazılı izin almadan yetkisizce kullanılması ve/veya çoğaltılması yasaktır. Özgün içeriğe uygun ve özgül bir yönlendirme yapılması, [Hakan Atalay]ın ve [hakanatalay.wordpres.com]un tam ve açık kaynak gösterilmesi hallerinde alıntılar ve bağlantılar kullanılabilir.

Akbank Sanat'ta Yapay Zeka ve Aşk üzerine panel.
FB TV'de Depresyon üzerine söyleşi.
Follow Psikiyatri ve Kültür on WordPress.com